[Fikret Kaplan anlattı] İşte üstad Bediüzzaman'ın sürgün hayatı

Samanyoluhaber yazarı Fikret Kaplan, Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin hayatından ilginç detayları aktarmaya devam ediyor.

Samanyoluhaber yazarı Fikret Kaplan, YouTube kanalı Sera'da üstad Bediüzzaman hazretlerini anlatmaya devam ediyor. 

Serinin 8'inci bölümünde Kaplan, Bediüzzaman hazretlerinin Kastamonu'da yaşadığı sürgün hayatını ve detaylarını  anlattı.

Fikret Kaplan'ın anlattığı bölüm: 



BEDİÜZZAMAN’IN KASTAMONU SÜRGÜN HAYATI (İkinci Medrese-i Nuriye: 1936-1943):

Bediüzzaman, Eskişehir Hapishanesi’nde 11 ay tutuklu kaldı. 27 Mart 1936 yılında herhangi bir suç olmadığına kanaat getirilerek tahliye edilmesine rağmen yine rahat bırakılmadı. 

Ellerinden bir şey gelmeyen gizli komiteciler bu sefer Üstad’ı Kastamonu’ya sürgün ettiler. Bediüzzaman, sürüldüğü her yerde çok ağır zulümlere tabi tutularak davasından vazgeçirilmek isteniyordu. Ama o hiç kimseye aldırmadan daha da bilenmiş olarak hizmetlerine devam ediyordu. 

Bediüzzaman elli dokuz yaşında yedi buçuk yıl sürecek olan Kastamonu’daki sürgün hayatına başladı.

İlk üç ayı polis karakolunda geçtikten sonra karakolun hemen karşısındaki bir eve taşındı. Onun her halini rahatlıkla takip edebilmek için de karakola bakan pencerelerine perde çekilmesi yasaklanmıştı. Serbest olmasına rağmen kendisine tam bir esaret hayatı yaşatılıyordu. Kendisini ziyarete gelenler de işkence dahil her türlü zulme ve ağır baskılara maruz bırakılıyordu. 

Bediüzzaman, “İlahi kader şimdi de burada hizmet etmemi istiyor.” diyerek kendisine reva görülen hiçbir zulme aldırmadan hizmetlerine devam etti. Sıkı takip altında tutulan Bediüzzaman’ı Allah (celle celâluhû) Çaycı Emin ile tanıştırarak dışarıyla irtibatını sağladı. Üstad, Çaycı Emin’e yatağını, yorganını sattı ve tekrar ondan kiralamak üzere geri aldı. 

Çaycı Emin her gün gelip kirasını alacaktı. Bu şekilde kimse ondan şüphelenmedi. Üstad’ın yanına her gün yatağın kirasını almaya gelen Çaycı Emin, kaderin omuzlarına koyduğu büyük vazifeyle “Nur postacısı” olmuş, Bediüzzaman’la talebeleri arasındaki irtibatı sağlıyordu.

Serbest olduğu halde hapishane günlerini mumla aratan bu ağır şartlarda, Bediüzzaman kendisine ihsan edilen İlahî görevi yapmakla meşguldü. Risaleler yazılmaya ve çoğaltılmaya durmaksızın devam etti. “Ayetü’l-Kübra Risalesi” gibi muhteşem bir eser başta olmak üzere, Üçüncü Şua’dan Dokuzuncu Şua’ya kadar olan risaleler burada yazıldı. 

Bu arada, “Bediüzzaman’ın hakkında ancak bu adam gelebilir.” denilerek, Kastamonu’ya Avni Doğan adlı zalim bir vali tayin edildi. Avni Doğan, dört yıl boyunca Bediüzzaman ve talebelerine düşmanlık adına elinden gelen her zulmü reva gördü.

Bu sıkıntılarla birlikte Bediüzzaman için sürpriz ve ikram-ı İlahî sayılabilecek bir olay meydana geldi: Asiye Hanım, Mevlana Halid Hazretleri’ne ait bir cübbeyi getirip Bediüzzaman’a teslim etti. 

“Yüz senelik mesafeden Mevlana Halid tarafından kendisine giydirildiğini” ifade eden Bediüzzaman, on dört yaşında iken kendisine icazet almanın işareti olan cübbeyi, giyememişti, bu gelen cübbeyi onun yerine kabul etti.

Hayatı boyunca yirmi üç kez zehirlenen Bediüzzaman’ı, kahramanlaştırmadan susturmak için Kastamonu’da da defalarca zehirleyerek büyük acılara maruz bıraktılar. Bazen kaldığı yere gizlice girip yemeğine zehir attılar, bazen de manavdan aldığı meyvelere zehir şırınga ettiler. 

12 Temmuz 2020 13:44
DİĞER HABERLER