15 Temmuz sonrası gasp, yağma, servet transferi ve Nurettin Canikli ilişkisi

Avukat Dr. Mustafa Yaşar Demircioğlu, 17/25 Aralık süreciyle başlayıp 15 Temmuz’la birlikte zirveye taşınan gasp, yağma ve servet transferi yöntemini kaleme aldı. Bu yöntemin son 10 yılda acı bir şekilde sürdürüldüğünü belirden Demircioğlu, yağma düzeninin başındaki ismin ise Nurettin Canikli olduğunu ileri sürdü. İşte Human Rigts Defenders e.V-Berlin'den avukat Demircioğlu'nun makalesi.

Bu ülke, başkalarının felaketleri üzerine saadetlerini bina edenlerin, komşularının yuvalarini viraneye çevirip o yuvaları gasp edenlerin, akbabaları mumla aratan açgözlü servet düşmanlarının anlatmakla bitmez tükenmez hikayeleri ile doludur. Türkiye tarihinin marazi hastalıklarından biri olan gasp, yağma ve servet transferi yöntemi son 10 yılda yoğun bir şekilde Gülen Cemaati ile irtibat ve iltisakı olduğu ileri sürülen kişi ve kurumlara yönelik olarak vahşi ve kanunsuz bir şekilde sürdürülüyor.  

Bu büyük organizasyonun, yüzmilyarlarca lira büyüklüğe ulaşan talan ve yağma düzeninin başında ise Nurettin Canikli oturuyor. 
 
Koza İpek Holding bünyesinde bulunan Angel Peninsula oteline kayyım atanmasından sonra otelin yönetiminde yapılan yolsuzluklarla ilgili Ankara 49. Asliye Ceza Mahkemesinde 2018/228 Esas sayılı davada yapılan yargılama sonunda sanık Adem Erdagöz hakkında 4 yıl hapis ve 25 bin lira para cezasına hükmedildi. Gülen Cemaati ile irtibat ve iltisakı olduğu gerekçesi ile kayyım atanan şirketlerde yapılan yolsuzluklara emsal teşkil etmesi açısından bu karar büyük önem taşıyor. Özellikle Boydak Holding CEO su olarak göreve başlatıldıktan sonra şahsi şirketine, Boydak Holding hesaplarından para aktaran Ertunç Laçinel ve bu yapılan yolsuzlukta imzası da bulunan dönemin TMSF Başkanı Muhittin Gülal in de benzer süreçlerle yargılanmaları gerekmektedir.  
 
Gerek TMSF adına hareket eden kayyımlar ve gerekse CMK kapsamında atanan kayyımların, şirketlerin yönetimi ile ilgili iş ve işlemlerinden dolayı cezai ve hukuki sorumlulukları bulunmaktadır. Şirkete kayyım olarak atanan kişi denetim veya yönetim kayyımı olması fark etmeksizin Türk Ceza Kanununun 6.maddesi kapsamında kamu görevlisi kabul edilmektedir. Kayyım sıfatını taşıyan kişiler zimmet, rüşvet, irtikap veya kamu görevini kötüye kullanma gibi kamu görevlilerine özgü suçların fali olabilecek kişilerdir. Bu kişiler, şirketi yönetirken veya denetlerken bir suçun işlendiğini öğrenirse bunu yetkili makamlara bildirmesi gerekmektedir. Kayyım bakımından görevini kötüye kullanma suçu icrai bir hareketle, örneğin yönetim kayyımının kasten şirketi zarara uğratarak kişilere haksız kazanç sağlaması şeklinde işlenebileceği gibi, malvarlığını gözetim yükümlülüğünü yerine getirmeyerek ihmali şekilde de işlenebilir. Kayyımın, görevi nedeniyle şirketi koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunmaktadır. Kayyım, şirket malvarlığını koruma ve gözetim  yükümlülüğünü ihlal edip şirket malını kendi veya bir başkasının zimmetine geçirirse zimmet suçunu işlemiş olacaktır. 

15 ARALIK 2021 TARİHLİ ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Anayasa Mahkemesi 15 Aralık 2021 tarihinde Resmi Gazete de yayımlanan kararında; 15 Temmuz öncesinde Ceza Muhakemesi Kanunu çerçevesinde Gülen Cemaati ile irtibat ve iltisaklı oldukları iddia edilen kişi, şirket ve kurumlara atanan kayyımlar ile 15 Temmuz sonrasında bu kişi, şirket ve kurumların kayyımlık yetkisini devralan  Tasarruf Mevduati Sigorta Fonu (TMSF) yetkililerinin yapmış oldukları iş ve işlemlerle ilgili hukuki, mali, cezai sorumluluklarının bulunup bulunmadığı yönünde önemli bir karara imza attı. 

Anayasa Mahkemesi vermiş olduğu kararda özetle; „Olağanüstü hâl kapsamında yapılan düzenlemeler bağlamında kayyımlık yetkisi TMSF’ye devredilen veya TMSF’nin kayyım olarak atandığı şirketleri ve ortaklık paylarını soruşturma ve kovuşturma süresince yönetmek ve temsil etmek üzere atananlar veya görevlendirilenler ile yine olağanüstü hal kapsamında yapılan düzenlemeler bağlamında 5271 sayılı Kanun’un 128. maddesine göre mal varlığı değerlerinin yönetimi amacıyla kayyım olarak atanan kişilerin olağanüstü hâl süresince yayınlanan KHK’lar kapsamında icra ettikleri iş ve işlemleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumlulukları doğmayacağına“ ilişkin düzenlemenin anayasaya aykırı olmadığına karar verdi. 

Anayasa Mahkemesi kararında da vurgu yapıldığı üzere; şirket işlerini  yönetmek için atanan kayyımın, ceza yargılaması devam ettiği sürece şirketi basiretli bir tüccar gibi yönetme yükümlülüğü vardır. Şirketin, ticari teamüllerin aksine olarak basiretli bir tüccar gibi yönetilmemesinden dolayı ortaya çıkacak zararlardan dolayı açılacak tazminat davaları öncelikle kayyıma karşı değil devlete karşı açılacaktır. Devlet, kayyım yönetimindeki şirkette ortaya çıkan zararı birinci derecede tazmin etmekle yükümlü olmakla birlikte bu zarar için kayyıma rücu hakkını da kullanacaktır. 

Verilen kararda ayrıca, yapılan kanuni düzenlemenin bir yargılama engeli getirmediği, kayyımlık yetkisini kullanan kişilerin haksızlık oluşturduğu ileri sürülen işlemleri yönünden yapılacak incelemede söz konusu işlemlerin olağanüstü hâl süresince yayınlanan KHK’lar kapsamında icra ettikleri görev gereği ifa edilip edilmediği ya da görevden kaynaklanıp kaynaklanmadığının değerlendirileceğine vurgu yapıldı.

Buna göre yapilan değerlendirme sonucunda işlemlerin olağanüstü hâl süresince yayınlanan KHK’lar kapsamında görevle ilgili olmadığı ya da bunun sınırlarını aştığının tespit edilmesi hâlinde ilgili kişilerin sorumlulukları gündeme gelecek olup, kayyım temsilcilerinin işlerin yürütülmesi bakımından ticari teamüllere uygun ve basiretli bir tüccar gibi hareket edeceklerinin düzenlendiği ve bu bağlamda Kanun’da kayyımlık yetkisi verilen kişilere olağanüstü hâl süresince yayınlanan KHK’lar kapsamında hukuka aykırı, haksız fiil veya suç işleme görev veya yetkisinin verilmediği ve verilemeyeceği ve bu kuralın haksız fiil veya suç teşkil eden eylemleri kapsamadığına vurgu yapılarak bu durumlarda ise kayyımların hukuki, mali ve cezai anlamda sorumlu olacakları bir kez daha hatırlatılmıştır. 

Anayasa Mahkemesine göre Kanun’da kayyımlık yetkisi verilen kişilere olağanüstü hâl süresince yayınlanan KHK’lar kapsamında hukuka aykırı, haksız fiil veya suç işleme görev veya yetkisinin verilmediği ve verilemeyeceği açık olduğuna göre kuralın haksız fiil veya suç teşkil eden eylemleri kapsamadığı tartışmasızdır. Bu çerçevede haksız fiil ve suç niteliği taşıyan eylem ve işlemlerinden dolayı kayyımların bir yargılama bağışıklıkları bulunmadığı gibi bu eylem ve işlemlerden hem hukuki hem de cezai sorumlulukları ortaya çıkacaktır. 

TMSF VE KAYYIM DÖNEMİ YOLSUZLUKLARINA İLİŞKİN ÖRNEKLER

Bu günlerde TMSF Tahsilat Eski Daire Başkanı Abdullah Güzeldülger in açıklamalarından, Koza İpek Holding, Boydak Grubu, Sürat Kargo Satışı, Kaynak Holding gibi şirketlerde yapılan yolsuzluklar, menfaat teminleri, şirketlerin el değiştirme süreçleri ve bu konuda TMSF den sorumlu AKP Milletvekili Nurettin Canikli nin yapmiş olduğu yasadışı işlemler kamuoyunun bilgisine ayrıntıları ile sunulmuş durumda. 

Yapılan yolsuzlukların büyük kısmı, AKP yönetimindeki medya organlarına reklam dağıtımı ile vakıflara yapılan bağışlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplam büyüklüğü 2 milyar liraya ulaşan reklam paylaşım pastasi Recep Tayyip Erdoğan tarafından yandaş medya gruplarına dağıtılıyor ve bu pastanın paylaşımında TMSF tarafından el konulan Koza İpek, Boydak gibi grupların/ şirketlerin reklamlarının yandaş medya organlarına paslanarak bu medya organlarına büyük miktarda sermaye aktarıldığı görülüyor. TMSF ise tüm bu işlerde bir kukla vazifesi görüyor. Koza Ipek Holding in bilançosu incelendiğinde ise yaklaşik 100 milyon liraya yakın bağış yapıldığı görülüyor. Bu bağışların büyük çoğunluğu AKP iktidarının yandaş vakıflarına yönlendiriliyor.  

„Fetö Borsası“ olarak da ifade edilen ve başta polis, asker, hakim, savcı gibi emniyet ve yargı personeli olmak üzere TMSF ve diğer kamu görevlilerinin bu şirketlerin yönetiminde karışmış oldukları yolsuzluklar, bu şirketlerin bünyesinde sürdürülen talan ve yağma nın da ne kadar büyük boyutlara ulaştığını göstermesi bakımından önem taşıyor.   

Örneğin Ipek ailesine ait olan Marmaris’teki Angels Peninsula oteline kayyım atanmasının ardından Otelde yaşanan büyük talan ve yağma artık mahkeme kararlarına işlenmiş durumda. İpek Koza Holding'e el konulmasının ardından kayyum heyeti, Marmaris'teki Angel's Peninsula Otel'e 9 Aralık 2015'te Adem Erdagöz'ü Genel Müdür olarak atadı. Adem Erdagöz Genel Müdür olarak atanmasının ardından yaşanan yolsuzluk olayları ise mahkeme kararlarında şu şekilde ifade edildi: 

„Otel hesabından kendisine ait olduğunu kabul ettiği ADR Dayanıklı Tüketim Malları Tic. Ltd. Şti. hesabına 80.000 TL para aktardığı, yapılan alıma ilişkin fatura bedelinin ise 23.300 TL olduğu, otelin rezervasyon hizmetlerinde kullanılmak üzere BBT çağrı merkezi ile aylık 9.500 TL ye sözleşme imzaladığını, BBT çağrı merkezinin vergi kaydının Nİ-DU Tütün mamulleri Tarım İlaçlama Öz sağlık Ltd. Şirketi adına kaytılı olduğu, bu şirketin şüpheliye ait olduğu ancak daha sonradan hissesini kardeşine devrettiği, 2016 yılı Temmuz ayına ait maaşını hem banka kanalıyla hem şirket kasasından elden aldığı, kendisine ait aracı aylık 3600 TL ye otel işlerinde kullanılmak üzere kiraladığı, gerçek değeri 74 TL olan böcek bulucu cihaz için otel hesabından 1.675 TL ödeme yaptığı, otelin kapalı olduğu dönemde traktör kiralaması yaptığı, toplamda 200 bin lirayi zimmetine gecirdigi ve yakinlarini da kayitdisi olarak otelde konaklattigi ve bu şekilde merkezi Ankara'da bulunan ATP Koza Turizm Seyahat ve Tic. A.Ş.'ye ait Angel's Marmaris isimli otelin malvarlığını idare ve yönetim yetkilerini kötüye kullandığı“ görülmüştür. 

Bu yağma ve talan işlemlerinden sonra kendisini kurtarmak adına ucuz kahramanlığa soyunan Adem Erdagöz, Cumhurbaskanı Tayyip Erdoğan’ a yazdığı mektupta; „otel arazisinde 96 ton altın gömülü olduğunu iddia ederek, “Piyasa değeri 13 milyar lira olan altının bulunmasının engellendiği, bu konuda yapılmış sismik raporların olduğu, altınların yurt dışına kaçırılmak istendiği, kendisine de susması için 5 milyon dolar rüşvet teklif edildiği, bu teklifi reddettiği için işine son verildiği” şeklinde yalan ve hezeyanlarla dolu beyanlarda bulunmuştu. Hatta kendisinin ifadesini ciddiye alan devletimiz tarafından, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından MTA ekiplerine kazı çalışması yaptırıldığı ancak altınlara rastlanılmadığı ortaya çıkmıştı. 

Angels Peninsula otelinde yaşanan yolsuzluklarla ilgili Ankara 49.Asliye Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda Adem Erdagöz toplamda 4 yıl hapis ve 25 bin lira para cezasına çarptırıldı. Koza Ipek Holding’te yaşanan yolsuzluklar sadece bununla da sınırlı değil. Abdullah Güzeldülger tarafindan açıklanan; AKP iktidari medya organları başta olmak üzere haksız surette reklam ve sponsorluk ilişkileri, personel alım işlemleri, şirketlerin hesabından yapılan haksız bağış ve yardımlar en yoğun rastlanan yolsuzluklar arasında. 

En son görev süresinin sonlarına yaklaşılırken tekrar atanabilmek ümidi ile zamanın TMSF Başkanı Muhittin Gülal, Sabah Gazetesi muhabirini de yanına alarak Akın Ipek’ in yatak odasının önünde vermiş olduğu poz da kendisini yeniden Başkan olarak atanmasına yetmemiş ve kullanım süresinin sonunda bir kağıt parçası gibi buruşturularak bir kenara atılmaktan kendisini kurtaramamıştı. Yalakalık ve isgüzarlıkta o kadar ileri giden TMSF Başkanı, Ipek Ailesine ait Incek’teki konuta, Cumhurbaskanliği forsu/armasi asılması gerektiği fikrini bile ileri sürebilmişti. Boydak Holding’in yönetiminde yapmış olduğu yolsuzluklar ayrıntılarıyla medyaya yansıyan Muhittin Gülal’in de ilerde zimmet ve görevi kötüye kullanmak gibi suçlardan yargılanacağı kesin gibi gözüküyor. 

Kayyım dönemi yolsuzlukları ile ilgili olarak suç niteliği taşıyan en önemli işlemlerin yürütüldüğü şirketlerin başında Boydak Holding yer alıyor. Boydak Holding yönetiminin TMSF’ye geçmesinin ardından Nurettin Canikli tarafından şirkete atanan CEO nun, Balkanlarda kendi sahibi olduğu şirketle Boydak Holding arasında imzalamış olduğu sözleşme ve Boydak Holding hesaplarından kendi şahsi şirket hesaplarına yapmış olduğu para transferi şu anda Kamuoyunun bilgisi dahilinde olan yolsuzluk olaylarının başında yer alıyor. Aynı CEO; daha sonra Nurettin Canikli tarafından Aydınlı Grup’a Kayyım olarak atanmasının ardından kızkardeşinin reklam şirketine milyonlarca liralik katalog çekimi nedeniyle haksız kazanç aktarmakla suçlanıyor. 

Gülen Cemaati ile irtibatı olduğu gerekçesi ile yönetimlerine kayyım atanan Vakıf Üniversiteleri de bu süreçte talan ve yağma düzeninden üzerine düşen payı almıştır. Onmilyarlarca lira değerindeki gayrrımenkullere AKP`li bürokratlar tarafından çökülürken Iletisim Başkani Fahrettin Altun, Ankara’da Turgut Özal Üniversitesine ait erkek ögrenci yurdunu kendisine İletisim Başkanlığı binasına çevirmişti. 

İpek Üniversitesinin görkemli binalarını kendilerine statü sembolü olarak kullanan Numan Kurtulmus ve eşinin Üniversiteden ellerini çekmelerinin ardından Ipek Üniversitesi binaları, şu andaki rektörü ile birlikte ortak kaset çalışması yürüten İbrahim Kalın yönetimindeki Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesine devredilmiş ve yakın zamanda Ibrahim Kalın da İpek Üniversitesi kampüsünde yapılan törenle fahri doktora unvanını ve diplomasını şahsi kariyerine ekleme fırsatını elde etmişti.  

Vakıf Üniversitelerindeki kayyım yolsuzluğu yıllar önce bu üniversitelere mütevelli heyet üyesi olarak atanan kişilerin huzur ücreti haklarına yaptıkları fahiş zamlarla ortaya cıkmıştı. İzmir 1. Asliye Hukuk Mahkemesi kararı ile Şifa Üniversitesinin kurucu vakfına yapılan atama sonrasında Şifa Üniversitesi mütevelli heyet üyeleri, azami 300 TL olması gereken aylık huzur haklarını 25 kattan fazla artırarak 8.000 TL ye çıkarmıştı. Vakıf Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliğinin, “Mütevelli Heyet” başlığını taşıyan 20’nci maddesine göre; Üniversite Mütevelli Heyet üyeliğinin fahri olduğu düzenlendikten sonra ancak Kurucu Vakıf Yönetim Kurulu kararı ile Mütevelli Heyet üyelerine toplantıya katılma yol ve huzur hakkı verilebileceği, verilecek miktarın ise bir yılda onikiyi geçmemek üzere katılacakları her toplantı için 2547 sayılı Kanunun 6’ncı maddesinde Yükseköğretim Genel Kurulu üyeleri için öngörülen ücreti aşamayacağı düzenlenmiştir. İlgili mevzuata göre Mütevelli heyet başkan ve üyelerine bunun dışında herhangi bir suretle başkaca bir ödeme yapılması ise mümkün değildir. Bu açık düzenlemeye rağmen o dönemde Şifa Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı olarak atanan Prof. Dr. Şeref Ertaş’ın ısrarlı baskıları sonucunda  Mütevelli Heyet Üyeleri  Prof. Dr. Şeref Ertaş, Prof. Dr. Behzat Özkan, Prof. Dr. Hasan Kaplan, Dr. Bilgi Orcutaş, Derya Demir, Mustafa Boyacıoğlu, Sefa Bingöl ve Betül Harmanşah a, YÖK Mevzuatına aykırı olarak 8.000 TL üzerinden aylık huzur hakkı ödemesi uygulaması yürürlüğe konulmuştu. 

Son zamanlarda kamuoyunun gündemine yansıyan en büyük sermaye transferi olayı ise Sürat Kargo’nun satış sürecinde yaşanmıştır. Sürat Kargo olayı, TMSF`nin kayyım sıfatı ile görev yaptığı; mali yapısı sürdürülebilir, kârlı ve verimli şirketlerin yasadışı yollardan yandaş işadamlarına transferine gösterilebilecek önemli örneklerden bir tanesidir. 

Yıllık 58 milyon lira kâr elde eden ve şirket değeri 1,7 milyar Türk lirası olarak hesap edilen Sürat Kargo'nun yeni sahibi Kartal İmam Hatip`ten Bilal Erdoğan’ın arkadaşı Ensar Vakfı yöneticisi Halil İbrahim Bacacı. Sürat Kargo, ihaleden sadece 3 hafta önce kurulan Port Kargo isimli sirkete 335 milyon liraya ihale edildi. Ticaret Sicil kayıtlarına göre Port Kargo ve Lojistik A.Ş, 7 Temmuz 2021'de bir başka şirketin ismi değiştirilerek kuruluyor. TMSF'nin ihale tarihi olan 29 Temmuz'dan sadece üç hafta önce. Asıl adı Port Denizcilik olan şirket, ünvanını, amaçlarını değiştirirken sermaye artırımına giderek, denizcilik ile ilgili amaçlar maddesine, kargo ve lojistik ile ilgili maddeler yerleştirilerek sermayesi 100 bin TL'den 1 milyon TL'ye çıkarılıyor. Şirketin sahibi olan Halil İbrahim Bacacı ise Ensar Vakfı'nın yanısıra TÜRGEV ile Ensar'ın ABD'de kurduğu TÜRKEN'de yöneticilik yapmış bir isim olarak karşımıza çıkıyor.

KAYYIM ATANAN ŞİRKETLER TMSF TARAFINDAN HANGİ ŞARTLARDA İHALE EDİLİP SATILABİLİR

1-Ancak Mali Yapısı Sürdürülebilir Nitelikte Olmayan Zarar Eden Şirketler Elden Çıkarılabilir/ İhale Edilebilir/Satılabilir

Gülen Cemaati ile irtibat ve iltisaklı olduğu iddiasi ile TMSF yönetiminde bulunan şirketlerin tasfiyesi hakkında 6758 sayılı Kanunun 19.maddesinde gerekli düzenleme yapılmış olup bu şirketlerin gelişigüzel elden çıkarılıp satılması, tasfiye edilmesi mümkün değildir. Zira kayyımlık müessesesi hukukumuzda ancak soruşturma ve kovuşturma aşamasında geçerli olmak üzere ve geçici olarak başvurulan bir tedbirdir. Bu şirketler veya şirketlerin hisse sahipleri hakkında daha soruşturma ve kovuşturmalar ve ceza davaları devam ederken, bu şirketlerin terörün finansmanından elde edilen gelirlerle kuruldukları veya terörü finanse ettikleri, suçun işlenmesine aracılık ettikleri veya suç işlenmesinde kullanıldıkları kesinleşmiş bir mahkeme kararı ile tespit edilmeden satişa çıkarılmaları, ihale edilmeleri ve tasfiyeleri hukuken mümkün değildir. 
6758 sayılı Kanunun 19.maddesine göre; Bu şirketlerin mali durumu, ortaklık yapısı, piyasa koşulları veya diğer sorunları nedeniyle mevcut halin sürdürülebilir olmadığının tespit edilmesi durumunda, şirketin yahut varlıklarının veya 5271 sayılı Kanunun 128. maddesinin onuncu fıkrasında belirtilen malvarlığı değerlerinin satılmasına veya feshi ile tasfiyesine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan tarafından karar verilebilir. Satış ve tasfiye işlemleri ilgili şirketin yönetim kurulu veya Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından yerine getirilir.

Madde metninden anlaşılacağı üzere Gülen Cemaati ile irtibat ve iltisaklı oldukları gerekçesi ile bir şirketin tasfiye edilebilmesi, elden çıkarılabilmesi ve satılabilmesinin tek şartı; şirketin mali durumu, ortaklık yapısı, piyasa koşulları veya diğer sorunları nedeniyle mevcut halin sürdürülebilir olmadığının tespit edilmesi durumudur. Bu şart gerçekleşmeden, mali yapıları düzgün, kâr eden, herhangi bir mali riski bulunmayan şirketlerin satılması ve tasfiye edilebilmesi mümkün olmayıp bu nitelikte olmayan şirketlerin satılması ve elden çıkarılması konusunda teklif sunan, rapor düzenleyen, tespit yapan ve karar alan tüm görevliler bu işlemlerden şahsen sorumlu olacaklardır. Zira kanun, satış işlemlerinde görev alacak kamu görevlilerini bağlı yetki ile sınırlandırmış olup buna göre ancak mali yapısı sürdürülebilir nitelikte olmayan şirketlere yönelik bir satış, ihale ve tasfiye süreci gerçekleştirilebilir. 

Bu çerçevede bu zamana kadar yönetimlerine kayyım atanan ve mali yapıları sürdürülebilir olmasına rağmen satış, tasfiye, ihale işlemleri gerçekleştirilen malvarlıkları değerlerinden dolayı ortaya çıkacak zararlardan, bu ihale kararlarını alan, yürüten komisyon ve Fon görevlileri sorumlu olacaktır. 

2- Kayyım ve Yönetime El Koyma Tedbirinin Geçici Olması Zorunluluğu

Anayasa Mahkemesine göre; sermaye şirketleri yönünden yönetimin kamu gücü kullanılarak kayyıma devredilmesi şirket ortağı ve yöneticilerin mülkiyet hakkı kapsamında tanınan tasarruf yetkisinin kısıtlanmasi anlamına gelmektedir. Ancak kayyım atama tedbiri, suç isnadı kapsamında uygulanan geçici bir koruma tedbiri mahiyetindedir. Bu tedbirle başvurucu, mevcut aşama itibarıyla mülkünden yoksun bırakılmış değildir. Dolayisi ile hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı ile, şirketin suçun işlenmesi, suça konu olması, suçtan elde edilen gelirlerle finanse edilmesi gibi bir tespit yapılmadığı sürece şirketin tasfiyesi, müsaderesi veya ihale yolu ile elden çıkartılması mümkün değildir. Sadece ceza yargılaması kesinleşinceye kadar ve üstelik masumiyet karinesine göre hareket edilmesi zorunluluğu olmasına rağmen, şirketin varlığı üzerinde geri dönülmesi mümkün olmayan, sürekli nitelikte değişikliğe gidecek tasarrufların kayyım heyeti tarafından yapılmaya çalışılması, kayyımın varlık sebebini de inkar etmesi anlamına gelecektir.  

3- Terörizmin Finansmanı veya Şirketin Suç İşlenmesinde Kullanıldığının İspatı Gerekir

Gerek Amerika Birleşik Devletleri’nin yayımlamış olduğu 2020 yılı Terörizm raporu ve gerekse başta Almanya olmak üzere Avrupa Birliği ülkelerinin hemen hemen tamamı, Gülen Hareketini bir terör örgütü olarak kabul etmemektedir. Terör örgütü iddiasi Türkiye Cumhuriyeti tarafindan AKP iktidarı tarafından ısrarla ileri sürülen bir iddia olmaktan öteye geçemememektedir.

Anayasa Mahkemesine göre el koyma ve müsadere gibi tedbirlerin; çeşitli kamu yararı amaçlarını taşıması gerekir. Buna göre söz konusu tedbirler ile suçta kullanılan, kullanılmak üzere hazırlanan veya suçtan meydana gelen eşyanın mahkûmiyete rağmen suçlunun elinde bırakılmaması, suçtan gelir elde edilmemesi, ayrıca suçla ilgili veya bizatihi suç teşkil eden eşyanın ülke ekonomisi, kamu düzeni ve güvenliği ile toplum ve çevre sağlığı bakımından arz ettiği tehlikelerin önlenmesi amaçlanmıştır. Böylece suçla mücadelede caydırıcılığın sağlanması, yeni suçların işlenmesinin önüne geçilmesi ve tehlikelilik arz eden suça konu mülkün kullanılmasının ve dolaşımının engellenmesi hedeflenmektedir. Uluslararası hukuk metinlerinde de suçla mücadelede bu gibi tedbirlerin etkin bir yaptırım olarak kullanılması gerektiği belirtilmektedir. Ülkemizin de taraf olduğu 141 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanması, Aranması, Zapt Edilmesi ve Müsadere Edilmesi Hakkında Avrupa Konseyi Sözleşmesi ile 198 sayılı Terörizmin Finansmanı ve Suçtan Elde Edilen Gelirlerin Aklanması, Aranması ve Müsaderesi Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi'nde; giderek artan ölçüde uluslararası bir sorun hâline gelen suça karşı mücadelenin uluslararası düzeyde modern ve etkin yöntemlerin kullanılmasını gerektirdiği, bu yöntemlerden birinin de el koyma ve müsadere tedbirleri olduğu ve bu alanda uluslararası iş birliğine de ihtiyaç duyulduğu belirtilmektedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşme de terörizmin finansmanının engellenmesi bakımından el koyma ve müsadere gibi tedbirlerin uygulanmasının gerekli olduğunu düzenlemektedir. 

Ancak Birlesmis Milletler Sözleşmeleri ile Avrupa Konseyi ve diğer uluslararası sözleşmelere atıf yapan Anayasa Mahkemesi, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi tarafından Gülen Hareketi mensuplari ile ilgili T.C Hükümetince iddia edilen Terör Örgütü tanımlamalarını hiçbir şekilde kabul etmediği gibi bu zamana kadar düzenlenmiş pekçok rapor ve bireysel başvurular üzerine verilen pekcok kararda gerek şahıslar ve gerekse tüzel kişiler/şirketler hakkında yürütülen tedbirlerle ilgili hukuka aykırılıkları defalarca ortaya koymus bulunmaktadır. Bırleşmiş Milletler Uluslararası Çalışma Örgütünün, kapatılan Sendikalar hakkında vermiş olduğu karar ve Venedik Komisyonunun Gülen Hareketi ile irtibat ve iltisaklı oluğu ileri sürülen tüzel kişilere uygulanan tedbirlerin hukuki olmadığı yönündeki kararları, TMSF, Vakıflar Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı gibi kamu kurumları tarafından Şirket, Dernek ve Vakıflara yönelik sürdürülen işlemlerin hukuka aykırı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. 

SONUÇ
Haklarında kesinleşmiş bir yargı kararı ile, suçun işlenmesinde kullanıldıkları, suçtan elde edilen gelirle finanse edildikleri, terörizmin finansmanında aracı oldukları herhangi bir delille ispat edilememesine ve buna karşılık tamamen ticari teamüllere göre faaliyetlerine devam ettikleri ortada olmalarına rağmen, üstelik bu şirketlerin suça karıştıklarına ilişkin olarak bu güne kadar devletin yetkili organları veya yargı makamlarınca verilmiş hiçbir karar da olmamasına rağmen TMSF/Kayyım yönetimindeki Naksan Plastik, Akfel Gaz, gibi şirketlerde, Sürat Kargo örneğinde olduğu gibi satış ve ihale işlemleri devam etmektedir.  

Anadolu Coğrafyası ve Türkiye Cumhuriyeti tarihi, 1.Dünya Savaşı sonrasında ve ardından Varlık Vergisi Kanunu yolu ile devlet destekli operasyonlar delaletiyle Ermeni ve Rum memalikinin  el değiştirmesinin acı tecrübeleri ile doludur. Yaşar Kemal’in İnce Memed`i; Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında işgal kuvvetleri ile işbirliği yapan kaypak menfaatperestlerin, savaş Türk Milleti lehine sonuçlanınca birden saf değiştirip Ermeni ve Rum mallarının yağmalanmasındaki açgözlülüklerini bu topraklarin genlerine işlemiş iflah olmaz gerçekler olarak okuyucunun idrakine sunmaktadır. Bu acı tecrübelerle aradan geçen onlarca yıla rağmen İslamcı bir iktidar elinde canavara dönüşen menfaatperestlerin Gülen Hareketi ile irtibatlı oldukları gerekçesi ile el konulan şirketlerin yağmalanmasında gösterdikleri tavır insanoğlunun daha ne kadar alçalabileceğinin acı örnekleri olması itibariyle günümüz Türkiye’sinde sürdürülen düşman ceza hukukunu anlayabilmek açısından bugün yaşanan olaylara ışık tutmaktadır. 17/25 Aralık sürecinden sonra baslayıp 15 Temmuz Darbe Teşebbüsü ile yürürlüğe konulan uygulamalarla; Türk Devlet geleneğinin bir devamı olarak büyük bir yağma ve talan sistemi sürdürülmeye devam etmektedir. 


Av.Dr. Mustafa Yasar Demircioglu
Human Rigts Defenders e.V-Berlin

26 Aralık 2021 12:57
DİĞER HABERLER