2019-2020: Bunalım yılları

''Hükümetin şu ana kadar izlediği politika serbest piyasaya müdahale ederek bu fasit daireleri kırmak. Çalışmaz. Eğer planlama ekonomisi yürüseydi, Sovyetler veya Çin başarılı olurdu. Serbest piyasa mükemmel olmayabilir, ama Ankara bürokratlarının muhayyelerindeki her türlü sistemden bin kat daha etkin çalışır.''
Atilla Yeşilada / paraanaliz.com
2019-2020: Bunalım yılları

Bugün benim için önemli, dünya için tarihi yazılacak bir gün. Çünkü üçüncü kitabıma başladım. İlk iki kitabım Muhalif Bir Ekonomistin Güncesi ve Hormonlu Büyüme Yılları Türkiye’yi dize getiren bu ekonomik bunalıma nasıl girdiğimizi anlattı. Bu makaleyle, bunalımın ne kadar süreceği ve nasıl biteceğini anlatmaya başlıyorum.

Bu bunalımın tek nedeni var:  Ekonomik cehalet ve milli kibir. Sorumlusu hepimiziz. Hemen her aklı başında ekonomistin gördüğü, ama çoğunun söylemeye cesaret edemediği kötü gidişatı öğrenmeye tenezzül etmedik. Ankara İslami fantazilerinin yarattığı komplo teorileri ve Şark kurnazlığı planları ile girdaptan kurtulacağını sanarak sorunu iyice içinden çıkılmaz hale getirdi. Türkiye hiç bir saldırı altında değil.  Tek saldırı AKP’ye yakın medya tarafından yürütülen ve hedefi beynimizi iğfal edip bizi parti propagandası dışında her şeyi inkara cesaretlendiren  akıldışılık kampanyası. Söyleyecek şeyi olanlar susturuldu, onlara kulak verecek tüm platformlar kapatıldı.  Bu inkar ve kibir bitmeden de düze çıkmak söz konusu olamaz.

Çözüm arayışına küresel konjonktürden başlamak lazım. Çünkü, arka plan sürekli  aleyhimize gelişiyor ve bu durum 2021 yılına kadar devam edecek. Bizim dünyayla birincil ilişkimiz kredi alışverişi üzerinden. Son bir yılda aldığımız kredilerin maliyeti dolar bazında 300 puan, yani %3 kadar arttı. Önümüzdeki 2 yılda en az bir 300 puan, eğer Ankara saçma sapan politikalar izlemeye devam ederse, 500-600 baz puan artacak. Bu konjonktürde Türkiye’de kredilerin ucuzlaması ve 2009-2017 döneminde sürdürdüğümüz ucuz borçlanmaya dayalı büyüme modelinin sürdürülmesi imkansız.

İkinci gerçek de şu:  TL artık değer kazansa da çok geç, bankaların kredi verecek mevduat tabanı kalmadı. Krediler şirketlerde dondu kaldı.  Sevgili hükümetimiz yordamıyla başlatılan gönüllü yeniden yapılandırma kampanyaları da dev miktarda kredinin bir kısmı artık raf ömrünü tamamlamış şirketlerde donup kalması sonucunu getirecek. Devlet ve bankaların gönüllü rızasıyla halen fiilen batık olan krediler gizleniyor. Kesin tahmin güç, ama benim kaba hesabıma göre 200 milyar TL kadar bir kredi asla geri dönmeyecek.

Bu meblağ her gün yükselecek, çünkü bir yanda ciro öte yanda tahsilat ve krediye erişim sıkıntısı yaşayan şirketler yine devletimizin cömertçe sağladığı konkordato imkanına sığınarak ödemeler çarkını iyice tıkadı.

Teknik detaydan çıkıp özel sektöre kuşbakışı göz atarsak, iki tane birbirini kötü anlamda besleyen fasit daire görürüz. Biri finans-dışı şirketler arasında, konkordato zinciri. Öteki de bankalar ve şirketler arasında, yeniden yapılandırma furyası. Devletin toplu bir çözüm planıyla devre kesici görevini ifa etmediği her gün yukarıda andığım 200 milyar TL katlanarak büyüyecek.

Bu ortamda ekonomik daralma daha yeni başladı, bilesiniz. Kapanan-daralan şirketler işçi çıkartmaya başlayacak. Onlar da  tüketim yapmayacak. Komşularının işsiz kaldığını  gören vatandaş korkudan daha az harcayacak. Üçüncü bir fasit daire daha başlıyor.

Bu daralmaya geleneksel olarak gevşek para politikası ve bütçe harcamaları artırılarak çare bulunabilirdi. Ama bu kez o yollar kapalı. Faiz indirimi derhal TL’nin değer kaybına yol açarak enflasyon ve şirketlerin borç sorununu azdırıyor. Bütçe harcamaları için borçlanmak lazım, ama bankacılık sisteminde fon kalmadığı için, Hazine’nin borçlandığı her kuruş özel sektörden esirgenen kredi olup gidiyor. Ek olarak, dış finansman sorunun çözümlerinden biri olan sıcak para düşük faiz ve gevşek bütçeye alerjik. En ufak bir yalpalama manyelinde basıp giderek kuru dengesinden çıkartıyor.

Hükümetin şu ana kadar izlediği politika serbest piyasaya müdahale ederek bu fasit daireleri kırmak. Çalışmaz. Eğer planlama ekonomisi yürüseydi, Sovyetler veya Çin başarılı olurdu. Serbest piyasa mükemmel olmayabilir, ama Ankara bürokratlarının muhayyelerindeki her türlü sistemden bin kat daha etkin çalışır.

Size çok basit bir örnekle müdahalenin nasıl ters teptiğini anlatayım. Şirketlere gönüllü olarak %10 fiyat indirin diyoruz, indirmiyorlar tabii, ama hadi indirdiler diyelim. Zaten  kar marjı sıfırlanmış şirketlerin karını daha da düşürmek kaç tanesini batırır?  Zaten bu gönüllü anlaşmaya yanaşanlar nehrin ağzındaki perakendeciler. Onlar da çalışana zam yapmayarak, tedarikçisinin ödemesini geciktirerek zammı diğer ekonomik paydaşlardan tahsil edecek. Toplumun uğradığı zarar bu yolla telafi edilemez, sadece şekil değiştirir ve bir menfaat grubundan ötekine aktarılır.

Özetle Türkiye’de bu girift bulmacayı çözecek akıl, sabır ve para yok. Tek çare IMF’yi çağırmak. Bence hükümet yerel seçimlerde alacağı darbeden sonra bu yola başvuracak.  O zaman enkazın kaldırılması, istikrar programının acı yan etkilerinin geçerek hastanın ayağa kalkması 2019 sonunu bulur. Bu süre zarfında ekonomi bayağı kan ve adele kaybettiği için de 2020’da çok yavaş bir toparlanma sürecine şahit oluruz. 

Tabii, tek adam yönetimlerinde sistemin şoklara nasıl tepki vereceğini rasyonel olarak modellemek zor. Bir alternatif de inatla bu gün kullanılan müdahaleci ve polisiye tedbirlerin iyice yaygınlaştırılarak, banka ve dev  holdinglerin tüm kararlarını devletin almasıdır. O yol Karakas’a gider. Bu deyimi çok dikkatle kullanıyorum, çünkü ne Erdoğan’ı Maduro’ya benzetirim, ne de bu güzel ülkede sokak çatışması beklerim. Kastettiğim endemik hale gelen fakirleşme ve beyin göçüdür. O zaman sistemin AKP’yi içinden atarak yeni bir iktidarla temiz sayfa açması 3 yıl kadar sürer.

Seçeneklerin azalması insan beyni için çok iyidir, geleceği daha berrak görürsünüz, ejder meyvesine bile gerek kalmaz.   Herrü olmuyorsa, merru gidilecek tek destinasyondur.

25 Ekim 2018 14:36
DİĞER HABERLER