"Allah (c.c.) şahit, her şeyim üzerine yemin ederim ki..."

Eski Fatih Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan, gazeteci Osman Özsoy'a gönderdiği mektupta havuz medyası ile yandaş gazetecilerin kendisine yönelik iftiralarına tek tek cevap verdi.

KPSS soruşturmalarında adının geçmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getiren Tekalan, "Allah(c.c.) şahit ve her şeyim üzerine yemin ederim ki, ben bu hadisenin ne olduğunu bile bilmiyordum. Hadiseyle ilgili yakından uzaktan hiçbir ilişkim yoktur. Hukuki yollara müracaatla haklarımı arıyorum." ifadelerini kullandı.


CIA ve MOSSAD ile irtibatı olduğu yönündeki iftiralara da cevap veren Tekalan, "Bu, külliyen yalan ve iftira." dedi.


İşte Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan’ın Osman Özsoy'a gönderdiği mektubun tam metni:


"Sevgili dostlarıma ve kamuoyuna mektup;

1976 yılında tıp fakültesini bitirdim. Tıp öğrencisiyken Fransa'ya bir hastaneye yaz aylarında staj yapmaya gittim. Hastanede kalırken bir pazar sabahı pencereden caddeye bakarken seyir halinde olan iki arabadan birisinin ötekisine arkadan vurduğunu gördüm. İki araba da durdu, şoförler indi. Ben Türkiye’de olduğu gibi iki şoförün kavgaya tutuşacağını beklerken, iki şoför el sıkıştı ve konuşmaya başladılar, şaşırıp kalmıştım. Şoförlerin birbirlerine karşı insani olarak davranmaları beni bir hayli etkilemişti.


1979'da da ihtisasımı tamamladım. 1981 yılında İsviçre Cenevre Tıp Fakültesi'ne İsviçre devletinin bursuyla üst ihtisas yapmak üzere iki yıllığına gittim.


Cenevre'de çalıştığım kliniğe İngiltere’den otistik çocukların tedavisinde uzman bir profesör geldi ve bir konferans verdi. Otistik bir çocuğu nasıl tedavi ettiklerini çektikleri bir filmle anlattı. Hiç konuşmayan çocuk, altı ay tedaviden sonra “anne, baba” demeye başlamıştı.


Klinikteki hocamızın bayan sekreteri bunun üzerine ağlamaya başladı. Bu durum benim gayri ihtiyari tuhafıma gitti. Çünkü yanlış bir algı olarak kafamda sadece bizim milletimizin bu gibi durumlarda duygulanıp ağlayacağını zannediyordum. Yabancılarla yeni yaşamaya, onları yeni tanımaya başlayan birisi için belki de böyle bir tecrübe normaldi.


Farklı kültürlerdeki insanları tanıdıkça onların inanç, fikir ve davranışlarına saygı göstermeyi, hadisenin sadece “ben, biz” olmadığını öğrendim. O zamanlar yabancılarla yeni tanıştığım için bu şekilde düşünmem aslında normaldi. Bu benim için bir tecrübeydi.


İsviçre dönüşü askerliğimi yaptım. Sonrasında da Kayseri Erciyes Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz kliniğinde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladım. Yurt dışında öğrendiğim her şeyin burada pratiğini yapmaya başladım ve asistanlarıma da bunları öğretmeye çalıştım.


Burada da bu kez Anadolu insanını yani kendi insanımızı  yakından tanıdım. Bu önceden tanımıyordum anlamında bir tanıma değildi tabii ki. 


Misafirperver, samimi, her şeyini paylaşan, Anadolu insanından çok şey öğrendim. Yani klinikte öğretmeye, dışarıda ise öğrenmeye devam ettim. Birisi bilimsel yetkinlikle ilgili, ötekiyse insan olma özelliği ile ilgili idi.


Günler ayları, aylar yılları kovaladı. Kayseri'yi ailece çok sevdik. Bu sevgimiz hala da devam ediyor.


1985 yılında doçent, 1991 yılında profesör oldum.


1992 yılında sekizinci Cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal beni dört yıllığına YÖK üyeliğine atadı. Bu görev mesleğimden tamamen farklıydı.


Dört yıl boyunca oradaki başkan ve üyelerle çok samimi ve verimli bir çalışma içinde olduk. Hadiselere genel olarak bakabilme gibi çok farklı konularda yeni yeni şeyler öğrendim.


2000-2005 yılları arasında Fatih Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanlığı yaptım. Yeni kurulan bir vakıf üniversitesindeki bütün zorlukları diğer mütevelli üyeleriyle birlikte samimi çalışmalar neticesinde aşabildik.


2010-2015 yılları arasında da Fatih Üniversitesi'nin rektörlüğünü yaptım. Bu görevlerimin hepsi ülkemizde yüksek öğretimi dünyadaki emsal ülkelerin seviyesine getirebilme çabasının bir parçası idi. Ve bu görevler art arda da gelince bir önceki tecrübeler çok işime yaradı.


Üniversitenin bir yandan eğitim seviyesini, mevcut öğretim üyelerimiz ve idari personelle birlikte geliştirmeye çalışırken, diğer yandan da yine beraberce uluslararası işbirliklerine önem verdik. Dünyanın çok değişik üniversiteleri ile karşılıklı anlaşmalar imzaladık, müşterek kongreler tertip ettik.


Bu şekilde hızla akan hayat da nihayetinde beni 64 yaşına getirdi.


Allah'a (c.c.) şükürler olsun, hayatımda geçen süre zarfında ne başımı öne eğdirecek ne de yüzümü kızartacak en küçük bir suçum olmadı.


17 Aralık 2013'ten sonra olmadık, akla hayale gelemeyecek yalan ve iftiralara maruz kaldık. Neymiş güya KPSS'nin baş sorumlusuymuşum.


Allah(c.c.) şahit ve her şeyim üzerine yemin ederim ki, ben bu hadisenin ne olduğunu bile bilmiyordum. Hadiseyle ilgili yakından uzaktan hiçbir ilişkim yoktur. Hukuki yollara müracaatla haklarımı arıyorum.


Yine güya CIA ve MOSSAD ile irtibatım varmış. Bu, külliyen yalan ve iftira.


Malum medya utanmadan bunları gerçekmiş gibi servis etti. Halbuki ben hayatımda CIA ve MOSSAD'la ilgili tek bir insan dahi tanımadım. Bu yalan ve iftiralarla ilgili haklarımı hem hukuken bu dünyada, hem de manevi olarak Allah huzurunda arayacağım.


Oğlum Suriyeli bir kızla nişanlandı. Yine malum medya, Esed'le bağlantımız yalanını yazdı. Derhal  genel yayın yönetmenini aradım, yardımcısı ile uzun uzun görüştüm ve bu haberin hiçbir doğruluğunun ve gerçekliğinin olmadığını anlattım. Ne yazık ki yalan ve iftiradan ibaret aynı haber, birkaç gün daha aynı mecrada yayınlamaya devam etti.


Bu kez de neymiş, aynı malum medyaya göre PKK yöneticileri ile görüşüyormuşum. Nerede deliliniz? Ne kadar büyük iftira. Ben onlarla niçin ve ne görüşeyim? Bu konuda deliliniz nerede? Hepsi bir kurgudan ibaret. Hakkımı bu konuda da arıyorum.

Allah (c.c.) şahit ve her şeyim üzerine yemin ederim ki yukarıda hakkımda yazılı iddiaların hiçbir gerçekliği ve doğruluğu yoktur.

Şimdilik son olarak da güya bir terör örgütünün idarecisiymişim.


İnsan, Allah'tan (c.c.) korkar. Benim bütün hayatım herkesin gözü önünde geçti. Ülkeyi idare edenler dahil, hâl-i hazırda  yurt içi ve yurt dışında binlerce dostum ve arkadaşım var. Bunların hepsi de beni yakinen tanırlar. 64 yaşına kadar terör belasıyla hiçbir irtibatım olmadığı halde bu yaştan sonra mı terör örgütü üyesi veya idarecisi olacağım. Hangi terör örgütü ve o örgüt ne yapmış? Bu yalan ve iftiraları ortaya atanlara  Allah (cc) izan ve insaf versin. Bunlarla ilgili haklarımı da bu haberi yapanlardan hem hukuken bu dünyada, hem de Allah (c.c.) huzurunda arayacağım.


Konu eğer normal hukuki prosedürlerle kurulmuş ve bütün dünyanın önem verdiği sivil toplum kuruluşlarına üye olmak, katkı sağlamaksa, böyle bir durum her vatandaşın en tabii hakkı olduğu gibi benim de hakkımdır. Bunlarla ilgili herhangi bir konuda şüphe varsa hukuk içinde kalınarak bunun da gereğinin yapılacağından kimsenin şüphesi yoktur. Ama yalan, iftira ve insanlık dışı davranışların ne hukukta ne de Allah (c.c.) katında yeri olamayacağı da herkesin malumudur. Hele bu konularda en temel insan haklarının çiğnenmesi asla mazur görülemez. Hiç kimsenin de bunları yapmaya ve yaptırmaya hakkı da selahiyeti de yoktur.


Diğer taraftan hakkımda çıkan tüm bu haberler ile soruşturma ve dava süreçlerini de avukatım vasıtası ile çok yakından takip ediyor, böyle bir ortamda en azından tarihe not düşülmesi adına gerekli hukuki girişimlerde bulunuyorum.


Sevgili Dostlarım ve Kıymetli Kamuoyu,


Tarihte de hep görülmüştür ki gerçekler er ya da geç su yüzüne çıkar, gizlenemez.


Bunları yazmamdaki maksat şu sıralar Türkiye’de bulunmama sebebimin, bu söylenilen yalanları yaptığımdan değil ki böyle bir durumdan Allah'a (c.c.) sığınırım, bu yaştan sonra, adil yargılanmama endişesi ile bu şekil bir yargılama sonucu gasp edilecek hukuki haklarımı arayamayacağım, arasam da bir sonuca ulaşamayacağım endişesinden kaynaklandığını bilmenizi istememdir.


İkinci olarak da tarihe bir not düşmek içindir ki gelecekte torunlarım ve onların yaşlarındakilerin suizanları olmasın, kafalarında hiçbir soru işareti kalmasın.

Üçüncü olarak da siz dostlarımın zaten bunlara inanmadığınızı ve benim terörist olamayacağımı bildiğinizi biliyorum ama “acaba” şeklinde en küçük bir tereddütünüzün kalmaması içindir.

Öğrenciliğinden itibaren çok farklı kültürlerdeki insanları tanıma imkanı bulan ve değişik vesilelerle dünyanın neredeyse her yerindeki insanları oldukları şekilde sevmeyi öğrenebilmiş birisi olarak, hiçbir insanın hakkını yememeye özen göstereceğimi de bilirsiniz.
Hukuk ve kanunlara saygı duyan ve harfiyen bunlara riayet etmeye çalışan sade bir vatandaş olarak, ülkemin gelmiş olduğu bu duruma ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Dünyanın bugün gelmiş olduğu ve herkesin birbirini olduğu gibi kabul ettiği bir devirde,ülkemde en yakın akrabalar dahil insanların bir hiç uğruna baskılara maruz kalmalarını, sindirilmelerini, kamplaştıklarını görmek, işitmek ve bunların acı neticelerini duymak, telafilerinin yıllar alacağı bir yıkıntı beni de kahrediyor.

Allah'tan dileğim şu: Güzel ülkeme bir an önce adalet ve hukuk gelir; insan hakları, demokrasi, düşünce, fikir ve teşebbüs hürriyeti teessüs eder. Bunun sonucunda; oluşan barış ortamında dünya ile entegre olarak, kendi kültürünü yaşayabilen, birbirlerine saygılı fertlerden oluşan bir toplumda, huzur içinde hem bizler yaşarız, hem de bizden sonrakilere büyük bir miras bırakmış oluruz.

Ümitliyim, çünkü insanım ve insan olma haklarından istifade etmeye çalışıyorum. Çok fazla bir şey istemiyorum değil mi?

Sağlıcakla kalın. Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan."

24 Mart 2016 15:05
DİĞER HABERLER