Bana sana göre değil, ortak akıl ve bütüncül bakış

Samanyoluhaber.com yazarı Prof. Dr. Osman Şahin 'Bana sana göre değil, ortak akıl ve bütüncül bakış' yazısını kaleme aldı
PROF.DR. OSMAN ŞAHİN


Günümüzde değişik ilim dallarına mensup çoklarının istikameti koruyamayıp önemli inhiraflar (sapmalar) yaşadıkları görülmektedir. Bunlar içerisinde özellikle ilahiyat eğitimi almış teologların aldıkları eğitim ve bilgiye rağmen bu hususta başı çektikleri söylenebilir. Bunun böyle olmasının en önemli sebepleri arasında teorik bilgilerini pratiğe taşıyamamaları ve bütüncül bir yaklaşıma sahip olamamaları zikredilebilir. 

Hadiseleri doğru okuyup doğru yorumlayabilmek için tam bilgiye ulaşılabilmesine ve bu bilgilerin hakikate ulaştırabilmesi için de kuşatıcı bir bakış açısına sahip olunmasına ihtiyaç vardır. Aksi takdirde, sınırlı bilgiyle, dar ve kısıtlı nazarlarla hakikatleri kavramak mümkün olmayacaktır. 

Birçok noktada sınırlandırılmış beşer aklının, idrakinin ve diğer kabiliyetlerinin kendi başına külli hakikatleri tam ve doğru kavrayabilmesi ise olanak dahilinde değildir. Bu noktada insanların imdadına bu sınırlardan azade olan Kur’an ve Sünnet yetişmektedir: “Evet, hakikat-i mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez. Kur’ân gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki ihata etsin. Kur’ân’dan başka da ders alıyorlar, fakat hakikat-i külliyenin, cüz’î zihniyle yalnız bir iki tarafını tamamen görür, onunla meşgul olur, onda hapsolur. Ya ifrat veya tefritle hakaikın muvazenesini ihlâl edip tenasübünü izale eder. Şu hakikat Yirmi Dördüncü Sözün İkinci Dalında acip bir temsille izah edilmiştir. Şimdi de başka bir temsille şu meseleye işaret ederiz…” (25. Söz)

Hazret-i Üstad bu örnekte denizde türlü türlü cevherlerle dolu bir hazineyi keşfetmek için yola çıkan iki türlü dalgıçtan bahsetmektedir. Birinci kısım dalgıçlar gözleri kapalıdır ve el yordamıyla defineyi bulmaya ve anlamaya çalışırlar. Bunlar defineden ellerine geçen cevher ne ise bütün hazineyi ondan ibaret zannederler ve kendi dar ilimlerine dayanarak bazı neticelere ulaşırlar. Bu grup Kur’an’a ve Sünnet’e dayanmadan hakikat cevherlerini keşfetmeye çalışanlardan oluşmaktadır ki bunların muvazeneyi koruyabilmeleri ve doğru olarak hakikatleri tespit edebilmeleri mümkün değildir. 

Diğer taraftan Kur’an ayetleri de o hakikatler hazinesini keşfe çıkmaktadırlar ama gözleri açık olduğundan ve hazinenin tamamını bütün detayları görmekte olduğundan yanlış yapmazlar ve hakikati tam anlamıyla tespit edip ortaya koyabilmektedirler. Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu hakikatlerin anlaşılması noktasında da bütüncül bir bakışa sahip olunması, gerekli maddi ve manevi donanımlara ve ilimlere muvaffak olunması gerekmektedir. İşte, bu noktada bütün bunlara sahip olan peygamber varisleri imdadımıza yetişmektedirler.

Bu realitelere rağmen, bu peygamber varislerine başvurmayıp onlardan uzak duranların ve hele hele, onlara karşı düşmanlık ve mücadele içerisine girenlerin doğru yoldan sapmayıp hidayette kalabilmeleri ve kayıp üstüne kayıp yaşamamaları mümkün değildir. Bunlar, kendileriyle beraber onlara uyanların maddi ve manevi felaketlerine, ebedi bir hayatı onlar hakkında cehenneme çevirmeye sebep olurlar.   

Alınan kararların ve ulaşılan neticelerin isabetliliği Kur’ân aklına ve mantıkiliğine uygunluğu ile test edilmelidir.  Bu hususta bütüncül bakışa sahip olanlardan istifade edilmelidir: “Bazı insanların bulundukları yer itibarıyla, ‘Burayı ben iyi bilirim.’ diyebilecek tecrübe ve birikimleri olabilir. Fakat hadiselere mahrutî ve bütüncül bir nazarla bakan insanların olabileceği de hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bu konumdaki insanlar, sadece söz konusu hususa bakmakla kalmaz, onun başka yerlerle olan münasebetini de hesaba katarlar. Ayrıca bazı kimselerin kendi bulundukları konumdan bakarak maslahat olarak gördükleri bazı uygulamalar, hakikatte maslahat olmayabilir, kim bilir belki o, sadece maslahat görünümündeki maslahat-ı merdudedir.

Aslında bir insanın “bana göre” deyip de aldığı bir kararın, söylediği bir sözün makul olduğunu iddia etmesi, o şeyin makul olduğu mânâsına gelmez. Çünkü makulün “bana göre”si olmaz. Makul demek, ortak aklın kabul ettiği hakikat demektir. Hususiyle makul, Muhasibi’nin ifadesiyle, Kur’ân aklının, Kur’an mantığının kabul ettiği hakikattir. Dolayısıyla bir insan herhangi bir düşüncesinin makul olup olmadığını test etmek istiyorsa, onu önce Kitap ve Sünnet’in kriterlerine vurmalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde insanın makul olarak gördüğü düşünceler her zaman için, nefis hesabına söylenmiş sözler olabilir.” ("Merkez Muhit Hattında İstikamet Çizgisi ")

Bütüncül bakışa sahip olanlar meseleye dar bir açıdan bakmayıp bütün boyutlarıyla ele almaktadırlar. Onlar “bana göre” deyip de kendi indi mülahazalarından ziyade o işin nefsü-l emirdeki, hakikatteki durumunu ortaya koymaya çalışırlar. Ortak akla, Kur’an ve Sünnet kriterlerine uygun olmayan ve insanın kendi mülahazalarına dayanarak aldığı kararlar veya düşünceler makul veya geçerli kabul edilemezler: “Usûlde hata etmemek için her düşünce Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha ile test edilmelidir. Hazreti Üstad der ki: “İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız dalalet başına düşer, hakikat zannederek kafasına giydiriyor.”…

Yapılan işler ve ortaya konan düşünceler Kur’ân makuliyetine ve mantıkîliğine bağlanmalıdır. Şayet, insan bu makuliyeti ve mantıkîliği kendisi doğrudan doğruya Kur’an-ı Kerim’den alamayacaksa, bu konuda bütün cehdini ortaya koymuş selef-i sâlihînin içtihatlarını takip etmelidir.”  "Hakta ittifak ve istikâmet" 

İslâm, cemaatle, istişareyle ve kollektif şuurla hareket etmeyi emretmektedir ki hatalar ve yanlışlar minimize edilebilsin: “Aynı şekilde bir idarecinin yanlışa en uzak, doğruya en yakın bir sonuca ulaşması da “biz” demesi, ortak akıl ve kolektif şuurla hareket etmesiyle mümkündür. Hasılı, günümüzde yapılan hizmetlerin katlanarak büyümesi için önde görünen insanların kendilerine rağmen yaşaması ve “Benim aklım, benim düşüncelerim, benim kavrayışım… Bana yeter.” mülahazasından vazgeçerek, söyledikleri her sözü, verdikleri her kararı sistemli bir düşünceye bağlaması gerekir. 

Evet, hadisin ifadesiyle “âdil imam” olmak isteyen bir idareci, çevresindeki insanların düşüncelerine kıymet vermeli, meşveret etmeli, yerine göre kendi düşüncelerinden vazgeçmesini bilmeli ve böylece makul ve mantıkî olanı bulmaya çalışmalıdır. Şayet meseleler bir heyetin mütalaa ve müzakeresine havale edilirse, fikir alışverişiyle hakikat ortaya çıkacak ve böylece yanılmaların da önüne geçilmiş olacaktır. Fakat hangi alan ve hangi branşta olursa olsun, iş şahsî inisiyatiflere bırakılır ve şahsî inisiyatifler kullanılarak hareket edilirse, yanlışlıklar da kaçınılmaz olacaktır.” ("Merkez Muhit Hattında İstikamet Çizgisi ")

Çalışmanın bundan sonraki kısmında, peygamber varislerinin Allah’ın (CC) inayet ve keremiyle, ifrat ve tefritten uzak olarak hakikatlerin tespitinde ne kadar isabetli ve Kur’an ve Sünnet’e tam mutabakat içerisinde hareket ettiklerinin bazı örneklerini Hazreti Bediüzzaman Said Nursi ve Fethullah Gülen Hocaefendi üzerinden vermeye çalışacağız. İnşaallah sonraki yazıda konuya devam edelim.

28 Kasım 2022 15:22
DİĞER HABERLER