Bediüzzaman'ın hürriyet ve demokrasi anlayışı

Bediüzzaman hazretleri Münazarat adlı eserinde “gerçek hürriyet ancak meşru bir demokrasi ile olur” buyurur
CUMA KARAMAN 

Bediüzzaman hazretleri Münazarat adlı eserinde “gerçek hürriyet ancak meşru bir demokrasi ile olur” buyurur. Aksi ise din adamları ve ideolojik guruplar insanların üzerinde sulta kurar onları istismar ederler ve topluma nifak hakim olur der. 

Meseleye hak ve hürriyetler açısından baktığımızda bugün din devletinden bahsedenlerin ve belli bir ideolojiyi esas alan ulusal ırkçıların Ortadoğu coğrafyasını nasıl cehenneme çevirdikleri ise ortada. Maalesef bundan sonrada bunlar gözyaşı ve kandan başka insanlara verecekleri bir şeyleri yoktur. Çünkü iktidarlarını bu iki unsurun dökülmesi üzerinden devam ettiriyorlar. Gerçek bir hak ve hürriyete dayalı demokratik sistem istemedikleri bir gerçek. Bunlardan biri din elden gidiyor yaygarasına sarılırken diğeri ise laiklik olarak Kemalizim elden gidiyor demeye başlıyor. İki takım şeklinde oynuyorlar. Üçüncü bir guruba hayat hakkı tanımıyorlar. Dincilerin devletçi, devletçilerinde dinci görünmeleri bunun en canlı örneklerindendir. Sonuç olarak suçlular ittifakı olarak bu hep böyle devam ediyor.
 
Dinin asıl hedef gayesi toplumda ahlak ilkelerini yani iyilik ruhunu, yönetim ve idarede ise adaleti hakim kılmaktır. Kur’an’da adalet mutlak olarak ifade edilmiş. Belli bir tanım getirilmemiştir. Onu insanlara bırakmıştır. Zaten adaletin temel ilkeleri hiç bir zaman değişmezler. Dini açıdan adaletin keyfiyetini bir Peygamberimizin (s.a.v) söz ve uygulamalarından diğeri ise vahyin ilkelerinden faydalanmak suretiyle hayatımıza ancak tatbik edebiliriz. Ahlak ve adalet hiç bir din veya bir ideoloji ile sınırlı değildir. Burada evrensel ahlak ve adalet ilkeleri esas alınarak bütün inanç guruplarını kapsayacak şekilde uygulanmalı. Buna bağlı olarak kültürlerin örflerin adetlerin ve geleneklerin yaşanması sorun teşkil etmediği gibi yaşamaları için yardım edilmeli.
 
Dinin devlet ve demokrasiye bakışı
 
İslam dinin temel referansları olan kitap ve sünnete belli bir yönetim modeli ve şekli yoktur. Bu kaynaklar bize sadece genel ilkeleri vaz ettiklerini görüyoruz. Bu temel ilkelere baktığımızda açık nas, gelenek ve akli ilkeler olarak karşımıza çıkarlar. Gelenek özünde tarihselliği taşıdığından dolayı zaman olarak sınırlıdır. Geriye vahiy ve akıl kalıyor. Ulema nas ile akıl çatıştığında aklın tercih edileceğini ittifakla üzerinde karar kılmışlar.

Yine İslam dininin vaz ettiği prensipler açısından şunu ifade etmek isterim. İslam’da itikat, ibadet, muamelat ve ahkam daireleri vardır. İtikatla ilgili esaslar dinin değişmez sabiteleridir. İbadetlerin şekil olarak ifa keyfiyetleri zaman ve mekan açısından şartların değişmesiyle değiştikleri de bir gerçek. Geriye muamelat ve ahkam kalıyor. Muamelat olarak müminlerin iyi bir iktisat ve ekonomik modeli ortaya koymaları kendi tercihlerine bırakılmıştır. Din toplumun kültürel yaşamına dokunmamış. Farklılıkları bir zenginlik olarak görmüştür. Irk din dil gibi unsurları dayatma olarak cahiliye adeti görmüş ve menetmiştir.

Ahkama gelince uygulamada fert ve toplum maslahatını esas almış. Uygulamada adaletin şart olduğunu vurgulamıştır. Bütün bunlarda nas ve aklı esas olarak ele almıştır. Maalesef bugün hakim olan dini bazı aşırı anlayışlara göre ahkamda örneğin kısas yerine maslahat olarak af etmek yerine illa kesmeyi isteyen anlayış sahipleri hukukun bugünkü problemlerini görmeden aklın rolünü yok sayarak geçmişteki bazı uygulamaları din kabul etikleri gerçeğine karşı problemleri çözmek yerine daha da problemler doğurmuştur. Yani daire-i ahkam daire-i itikadın önüne geçti. Hatta bu guruplar itikadi esaslarda bile değişikliğe giderken ahkam konusundaki ısrarlarını anlamak için kahin olmaya gerek yok. 

Din toplumların zamanla gelişeceğini göz önünde bulundurarak bir yönetim modelini dayatmamış gelişen çağın şartlarına göre toplumun refah ve huzuru için bunu insanlara bırakmıştır. Bediüzzaman hazretleri son vahiy olan Kur’an’dan sonra vahiy gelmeyeceğine göre insanlar işlerini hal etmede adalet akıl ve meşveret ilkelerini esas alarak herkesin hak ve hürriyetlerini içine alacak bir hukuk sistemine ciddi ihtiyaçlarının olduğuna dikkatleri çeker. Geçmişteki dinin beş temel esası olan akıl, din, can, mal ve nesil güvenliği gibi esaslarına birde hürriyeti ekleyerek sorunun din devleti değil hukuk devleti olmayı vurgulamıştır. İnsanın hür olarak dini yaşaması için demokrasiye ihtiyaç olduğu ve hukukun dinleri dilleri ve kültürleri kuruduğu gerçeğine vurgu yapar. Zaten bütün bunların yaşanması ancak böyle bir sistemde mümkün olabilir.
 
O zaman bizim vahiy ve akıl ilkelerinden çıkarmak istediğimiz yönetim modellerinde nelere dikkat etmemiz gerekli hususu çok önem arz etmektedir. Veya yeni bir yönetim modelini ortaya koyarken nelere dikkat etmemiz gerekir.
 
Burada önemli bir hususa dikkatleri çekmek istiyorum. İslam’da yönetimler dokunulmaz değiller. Çünkü toplumsal zaruretler değişmeyi ve yenilenmeyi zaman zaman isterler. Bundan dolayı yönetim dayatması kabul edilemez. Toplumun bütün katmanları üzerinde çalışarak en iyi ve en uygun uygulanabilir bir yönetim modeli ortaya koymak gerekir. Kişi, gurup, kabile ve aile çıkarlarına göre değil halkın genel çıkar ve yararına göre bütün bunlar yapılmalı. 
 
Toplumun temel zaruri ihtiyaçların sürekli olarak değişebileceğini düşünmeden kati değişmez ilkeler kurallar vaz etmek. İnsanı çağın birçok nimetinden men etmek olur. Gelişmeyi engellemektir. Toplumu dar bir alana hapsetmektir. Bir diğer husus küreselleşen dünyada hayatın gelişen gerçeklerinden ayrı yaşamak adeta imkansız hale gelmiştir. Hayatın gerçekleri ile uyum sağlamayan yönetimler diğer yönetimlere göre çok daha problemli ola gelmişlerdir.
  
14 Mart 2023 14:46
DİĞER HABERLER