[Cuma Karaman] Kürt ve Zaza aydınları (5)

Samanyoluhaber.com yazarı Cuma Karaman 'Kürt ve Zaza aydınları' serisinin beşinci yazısını kaleme aldı
Cuma Karaman- Samanyoluhaber.com 

Kürt ve Zaza aydınlarını ve çektikleri çileleri birkaç yazıya sığdırmak mümkün olmasa da bu çabamın bir hatırlatma babından kabul edilmesini arzu ediyorum. Kürt Sorunu denildiğinde çoğunlukla Zazaları da kapsamasına rağmen, ne yazık ki, Zazalardan Kürtler kadar dahi bahsedilmez. Oysaki Zazalar geçmişi çok eski çağlara dayanan köklü bir millettir. Sümer tabletlerinde de Tevrat’ta da bu milletten “Zaza” adıyla bahsedilmektedir. Behistun yazıtlarına göre Milat’tan önce 542 yılında Pers Kralı Dara’nın (Darius) Yukarı Fırat ve Dicle Havzası’nı “Zazana” şeklinde adlandırdığı görülmektedir. Milat’tan önce 401 yılına ait tarihi kayıtlar ise Zazalar tarafından kurulan Susa şehrinden bahsetmektedir. 

Tarihi kaynaklara göre Şupani (Sophene) Zaza Krallığı’nın başkenti Palu (Şemşat) yöresinde kurulmuştur. Tarihi araştırmalar bu krallığın bugünkü Palu sınırları içerisinde Murat Nehri’nin güneyinde olduğunu göstermektedir. Sözkonusu bölge bugün hala yerel halk tarafından Arsamosata (Arsamoşat) adıyla anılmaktadır. Onikinci yüzyılda yaşamış olan Suriyeli ünlü Arap tarihçi Yakut ibn-‘Abdullah el-Rumi el-Hamavi (1179-1229) de Arsamoşat kentinin bu bölgede kurulu olduğunu yazmaktadır. Şupani Krallığı devrinde inşa edilen Şemşat Kalesi Palu’ya bağlı Haraba (Xiraba) Köyü’nde bugün hala ayaktadır. 

 Kaygusuz Abdal’ın 1340’lı yıllarda yazdığı bir şiirinde bahsettiği Zazalara, Seyit Rıza’nın da mensupları arasında yer aldığı Kureyş Aşireti’nin 1329-1330 tarihli şeceresinde de rastlamaktayız. Osmanlı salnamelerinin birçoğunda da tarihçilerin Ariyan ırkından olduğunu söyledikleri Zaza halkından bahsedilmektedir. Bugün konuşulmakta olan Zazaca, Zerdüştlüğün kutsal kitabı olan Avesta’ya en yakın dildir. Kelime ve terkipler açısından oldukça zengin olan bu dil, Partça ve Pehlevice dilleriyle aynı özelliklere sahiptir.

Evliya Çelebi de meşhur Seyahatnamesi’nde Zaza milletinden bahseder. Sözkonusu Seyahatname’yi Arapça’ya çeviren ilk kişinin Siverekli Zaza Muhammed Ali Avni olması da kaderin güzel bir cilvesidir. Yaptığı çevirilerle El Ezher Üniversitesi tarafından saygıyla anılan alim ve bilge bir zat olan Muhammed Ali Avni, Mısır Kralı tarafından Devlet Onur Ödülü ile taltif edilen bir Zaza aydınıdır. Şeref Han (Şerefxan) tarafından 1597 yılında Farsça kaleme alınan ve Kürt sülalelerinin ayrıntılı tarihçesini içeren Şerefname’yi de Arapça’ya çeviren Muhammed Ali Avni’dir. Birçok dilde yazıp konuşabilen bu entelektüel şahsiyet günümüzde maalesef hak ettiği ölçüde tanınmamaktadır. 

Öte yandan, Mısırlı Profesör Hasan Zaza da Zaza kökenli önemli bir ilmi şahsiyettir. İlk Zazaca mevlidin yazarı Ahmedê Xasî (Hasi) iken, bir başka Zazaca mevlit yazarı da Süreq (Siverek) Zazalarından Müftü Osman Babij Efendi’dir. Bu mevlitlerle birlikte Palu’nun Beyhan (Hun) beldesinde yaşayan Molla Mehmet Ali tarafından kaleme alınan Zazaca mevlit bölgede yaygın şekilde okunmaktadır.

Bu arada, Şeyh Said hadisesinden sonra abisi ile birlikte Suriye’ye göçmek zorunda kalan Elazığ-Maden doğumlu Dr.Nurettin Zaza’yı da unutmamak gerekir. Dr. Zaza, 1988 yılında İsviçre’nin Lozan kentinde vefat etmiştir. Diller ve Dinler Tarihi gibi pek çok esere imza atan Profesör Hesenê (Hasan) Zaza da önemli bir alim ve sosyologdur. Doktorasını Sorbon Üniversitesi’nden alan bu zat, birçok üniveristede hocalık yapmıştır. Babası Mehmet Tevfik Efendi de Londra’da üniversite eğitimi aldıktan sonra Mısır’a dönmüş ve orada meşhur bir tiyatrocu olmuştur. 

Hayatı yokluklar içinde geçen Zaza edebiyatçı ve şair Mela Ehmedê Palo da önemli bir entelektüel şahsiyettir. Konu şairlerden açılmışken Alevi bir Zaza aileye mensup olan Türk şiirinin önemli şairlerinden Cemal Süreya’yı anmadan geçmek olmaz. 

Bu yazıdaki niyetim Zaza kimliği üzerinden yeni bir politik tartışma başlatmak değil, sadece tarihi bir gerçeği dile getirmek ve Zazaların münhasıran bir millet olduğu gerçeğine vurgu yapmaktır. Köklü bir geçmişleri olan ve binlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan Zazaların dil ve kültürleri, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki tüm engellere rağmen, şifahi olarak nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelmiştir. 

Gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet dönemlerinde Zazaca olan birçok yerleşim yerinin isimleri değiştirilmiştir. Mesela, Xerpêt’in (Harput) ismi önce “El-Aziz” şeklinde, daha sonra ise “Elazığ” şeklinde değiştirildi. Belki de Urartular döneminden kalan Palu Kalesi’ndeki kitabe büyük bir mihrap gibi bu milletin geçmişini günümüze taşıdığı içindir ki “Palu”ismini bir türlü değiştirememişlerdir. 

Birçok yabancı araştırmacı, tarihçi ve linguist, dikkatlerini çeken Zaza milletinin yaşadığı bölgelerde ciddi araştırmalar yapmış olmasına rağmen, ne yazık ki, Zazaların kendi başına bir millet oldukları gerçeği sadece Türkler tarafından değil, Kürtler tarafından da inkâr edilegelmiştir. Üstelik sadece inkarla da yetinilmemiş, zaman zaman soyları da yeryüzünden silinmeye çalışılmıştır. Bu çabanın en bilinen örnekleri Dersim ve Koçgiri (Sivas) katliamlarıdır.

Dersim Katliamı

Sözkonusu bu bölgelerde geçmişten günümüze ekseriyetleAlevi Zazalar yaşamakta, yörenin otokton halkının çok az bir kısmı ise kendilerini “Kırdki” diye adlandırmaktadır. İşte bu halklara Cumhuriyet döneminde çok ciddi zulümler yapılmış, öndegelen dedelerin ve kanaat önderlerinin pekçoğu ya katledilmiş ya da tehcir edilmişlerdir. Bu coğrafyada zulüm ve katliamların bugün bile sonu gelmemiştir. Özellikle 1937-1938 Dersim Katliamı’nın acıları hala tüm yakıcılığını korumaktadır. 

Genel Kurmay’ın resmî arşivindeki belgelerde, 13.806 insanın katledildiği Dersim Soykırımı’ndan “temizlik harekatı”şeklinde bahsediliyor. Yalan ve çarpıtmalarla dolu bu belgeler, kitaplar ve basında yer alan bilgiler Dersim Soykırımı hakkındaki gerçekleri ifadeden uzaktır. Doğacak bebekler ileride hak iddia etmesinler diye hamile kadınların bile karınlarının süngülenerek gerçekleştirilen katliamları bunlar yazmazlar. Bu gerçeklerin peşine düşenleri, dile getirenleri ve araştıranlarıysa anında terörist ilan ederler. Köylerin havadan bombardıman edilmesi, kaçarak mağaralara sığınan halkın gaz verilerek katledilmesi, geride kalan kız ve erkek çocuklarının Anadolu’nun değişik bölgelerine sürgün edilmesi, kız çocukları subaylara hizmetçi olarak verilirken, erkek çocuklarının evlatlık verilmesi yoluyla gerçekleşen zulümler açık bir soykırım niteliğindedir.  

Bu vesileyle Dersim Katliamı’nın hala hayatta olan şahitlerinden olan Ali Dede’den dinlediklerimin bir kısmını burada sizlere aktarmayı bir görev biliyorum. Dersim Katliamı sırasında 11 yaşında olan ve Dersim’in hayatta kalan diğer çocukları gibi yaşadığı yerden koparılarak ülkenin Batı illerindeki bir aileye evlatlık olarak verilen Ali Dede’nin anlattıklarını birebir yazmaya ne kalemler kifayet edebilir ne de kalpler kaldırabilir. Anlattıklarını dinlerken acı ve hüzne gark olmuş, hem benim hem de Ali Dede’nin adeta nutku tutulmuş, bir müddet konuşamaz olmuştuk.

Dersim’de yaşanılanlar tarihe “Şark Islahat Planı” diye geçen projenin bir parçası. Toplu katliamların, keyfi idamların ve kitlesel sürgünlerin adı hâkim zihniyet tarafından “ıslahat” konulmuş. Başka söze gerek yok gerçi ama biz yine de Ali Dede’nin bana anlattıklarına biraz kulak verelim. 

Sözlerine “Evladım, bugün 94 yaşındayım, ama o gün yaşadıklarımı hergün hala yaşıyorum” diye başlayan Ali Dede, şöyle devam ediyor: “Daha onbir yaşındasınız ve sizi annenizden, babanızdan, kardeşlerinizden ayırmışlar, meçhule giden bir trene bindirmişler. Dört gün süren sıkıntılı bir yolculuktan sonra Manisa istasyonuna varıyorsunuz. Yol boyunca pislik içindesiniz. İstasyona indiğinizde başlarınızı sıfır traşa vuruyorlar. O esnada başımızdan dökülen canlıları anlatamam. Sonra sizi (hiç tanımadığınız, bilmediğiniz) birilerine veriyorlar. Gerçi beni alan adam merhametli biriydi. Tam onbeş sene yanında kaldım. Hala her sene onun ve eşinin mezarını ziyarete gidiyorum. Ailemden geri kalanların beni bulması ve kardeşlerimin beni kabullenmesi kolay olmadı. Tabii aradan seneler geçmiş. Beni ancak vücudumdaki bir işaretten tanıyabildiler. Benim gibi niceleri bu zulme maruz kaldı. “İki Tutam Saç - Dersim’in Kayıp Kızları” belgeselini izleyenler vahşetin boyutunu göreceklerdir.”

Bu minval üzere anlattıklarını dinledikçe Ali Dede’nin ve benzerlerinin başlarına gelenlerden ötürü bir taraftan acı içinde kahrolurken diğer taraftan bu kıymetli büyüğümün yaşadığı acıları ahir ömründe depreştirdiğim için biraz da pişman oldum. 
24 Aralık 2021 17:20
DİĞER HABERLER