[Cuma Karaman] Kürt ve Zaza aydınları-2

Bugün hala pek çok insan Kürtleri ve Zazaları okumamış, eğitimsiz ve cahil gördükleri için Kürt aydınlarından bazı önemli şahsiyetlerin hayat hikayelerinden kısaca bahsedeceğim.

CUMA KARAMAN 

Değerli ve kıymetli okuyucularım 

Niyetim yazılarımda bir milleti yüceltmek başka bir milleti yermek değildir. Ülkemizin en büyük ve en önemli hale gelmiş bir probleminin yıllarca yapılan ihmal ve inkar politikalarına dikkatleri çekmektir. Doğrusu bu ceberut sistemden sadece kürt ve zaza milletleri zulüm ve mağduriyete uğramadılar. Bu sistem kendi öz milletine ve diğer bir çok milletle acı dramları yaşatmıştır. Bunu ifade etme zarureti şundan dolayı hasıl oldu. Bu seri yazılarımda dile getireceğim gerçeklere tarafsız bakılıp okunmasını ve burada niyetimin asla bir ideolojiyi kabul ettirmek ve savunmak olmadığını ifade etmeyi saygı ve sevgilerimle bilgilerinize arz etmek isterim...
 
Geçmişten günümüze fikir ve duruşlarıyla içinden çıktıkları Kürt ve Zaza halklarının üzerinde ciddi müteessir olmuş bazı Kürt ve Zaza aydınlarının kısa özgeçmişlerini ve mücadelelerini dile getirmeye çalıştığım bu serinin ikinci yazısında Osmanlı’nın son yılları ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında etkili olmuş bazı şahsiyetlere değineceğim. Bu şahsiyetlerin ve yakınlarının maruz kaldıkları baskıları, zulümleri, tehcirleri konu edineceğim. Bugün hala pek çok insan Kürtleri ve Zazaları okumamış, eğitimsiz ve cahil gördükleri için Kürt aydınlarından bazı önemli şahsiyetlerin hayat hikayelerinden kısaca bahsedeceğim.

Bu minvalde, serinin ilk yazısında bazı isimler zikretmiş ve merhum Abdurrahim Zapsu’nun Bediüzzaman Said Nursi’yle birlikte yaşadığı Sibirya esaretinden bahsetmiştim. Dondurucu Sibirya kamplarında esaret altındayken Zapsu boş durmamış, yazılar ve şiirler de kaleme almıştı. Yoğun vatan hasretini dile getirdiği şiirlerinden biri olan

 “Eşqa welat”’ın ilk kıtasışöyleydi: “Bihar hat şîn bûn gîya / Û li ber kirin xemilîn çîya/ Geştan bikin ser kanîya / Ji xreyrî di çit şibhê zîya / Beraq, pak û safîya /Eşqa welat! Eşqa welat! Te cerg û meylakême pat.” (Musa Anter, Hatıralarım.)

Bu bölümde ise, büyük bir Kürt aşireti olan meşhur Bedirxani (Bedirhan) Bey’in ailesinden kısaca bahsedeceğim. Bedirxan Bey, Osmanlılar döneminde hem yurt içinde hem de yurt dışında çok etkin roller almış güçlü bir şahsiyetti. Botan başta olmak üzere Mezopotamya’da adına hutbe okutan, sikke bastıran bir beydi. Çok geniş bir aşiret olan Bedirxaniler, bölgedeki yönetim bakımından Kürtler adına en etkili hanedan olmuştu. Bu aşiretin diğer önemli özelliğiyse bölgede yaşayan diğer etnik gruplarla yakın akrabalık ilişkisi içerisinde olmaları ve Kürt kültürü üzerinde büyük etkilere sahip olmalarıdır. Mesela, halen kullanılan Kürt alfabesi Celadet Ali Bedirxan tarafından hazırlanmıştır.


Bedirxan Aşireti’nin tarihsel ve toplumsal niteliklerini Musa Anter’in (Ape Musa) hatıratından takib edebiliriz. Anter’in Bedirxan Bey’in en küçük oğlu Bedirxan Raşim Murat Bey’in ağzından anlattıkları şöyle:

 
“Bedirhani ailesi, maalesef, üçe bölündü. Bir kısmımız memur olduk; anti politik olduk. Birçok ağabeylerim paşa, vali, hâkim oldular ve zamanının hükümetlerine dayandılar. Mesela, ağabeyim Osman Paşa, Hüseyin Ali Paşa, Ali Şamil Paşa, Şam Valisi Galip Bey gibi. Bir kısmı ananevi Kürtlük ve Kürtçülüklerini sürdürdüler. Tabi onlar Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldılar; ağabeyimin oğulları Kamuran ve Celadet gibi. 

“Bazı yeğenlerim de Atatürk’e yamandılar. Hatta biri çok yakını ve maarif bakanı oldu; Vasıf Çınar gibi. Bu Çınar soyadını da Atatürk, Bedirhaniliği kaybettirmek için bulup Vasıf’a demiş ki, ‘Sizin aileniz çınar gibi dallı budaklıdır. Tüm ailenizin soyadını Çınar yapıyorum.’ Ancak Tahir Ağabeyimin çocukları her nasılsa bu Çınar’ın dışında kaldılar. Onlar da Kutay soyadını aldılar. İşte bu Cemal ve Kenan Kutay oradan geliyor.”

Bedirxani Aşireti’nin büyük bir kısmı, Osmanlı döneminde Cizre’den İstanbul’a, oradan da Girit’e sürgün edilmiştir. Bedirxan Bey ise gittiği Suriye’de vefat etmiştir. Aşiret’in bir kısmı Irak’a sürgün edilirken, diğer bir kısmının iskanına ise Kürdistan’a dönmemek şartıyla Anadolu’nun birçok yerinde Sultan Abdulhamit döneminde müsade edilmiştir. Bu geniş ailenin bazı mensuplarının yurtdışına gittiklerini, oralarda evlenip aileler kurduklarını, opera ve sinama aracılığıyla Kürt kültürünün yurt dışında tanıtılmasına öncülük ettiklerini görüyoruz. Örneğin, Abdurrezzak Bey’in Polonyalı eşinden olan kızı Leyla Hanım, Almanca eserlerindeki karakterlere Kürt isimleri vererek kendi milli kültürünü dünyaya tanıtmaya çalışmıştır. 

Konu kültürden açıldığında sinemamızın “Çirkin Kralı” merhum Yılmaz Güney’i yad etmeden geçemeyiz. Yılmaz Güney’in babası Siverekli bir Zaza, annesi ise Varto Kürtlerindendir. İbn-i Haldun’un “coğrafya kaderdir” tespitini doğrularcasına acı dolu hayatlar yaşayan Doğu ve Güneydoğu halklarının yaşadıkları zorlukları oynadığı veya yönettiği filmlerle Beyaz Perde’ye aktarmayı vazife bilmiştir. Yılmaz Güney’in bu çabası halk kitlelerinde büyük beğeni ve takdir görmüş, kendisi de çok sevilmiştir. Öyle ki, adı hep yaşasın diye insanlar çocuklarına Yılmaz ismini koymuşlardır.

Bu yazılardaki amacım ne bir aşiretin ne de Kürtlerin tarihini uzun uzadıya anlatmak değildir. Siyasette, medyada, akademide ve sosyal hayatta tarihi, dili ve kültürüyle tüm varlığı inkâr edilen bir milletin varlığını hem inkarcılara hem de bilmeyenlere hatırlatmaktır. Unutmayalım ki, Osmanlı çok kültürlülüğü esas aldığı, tek dil, tek din, tek ırk, tek millet sapkınlığına sapmadığı için uzun yüzyıllar boyunca ayakta kalmayı başarmıştı. Ne zaman ki, farklı halkları ve kültürleri yok saymaya, üzerlerinde baskı kurmaya başlayıp farklı olanlara ağır vergiler saldı işte o zaman çözülmeye, dağılmaya başladı ve nihayetinde yıkılarak yok oldu. 

Yerine kurulan Cumhuriyet de maalesef bu ayrımcı ve baskıcı uygulamaları olduğu gibi miras alarak çok daha ileri boyutlara taşıdı. Bedirhan Bey gibi zatların evlatlarına, torunlarına düşman muamelesini reva gördü. Kürtleri ve Zazaları sırf Kürt ve Zaza oldukları için hakir gördü, dışladı, kendi dillerini konuşmak ve o dillerde eğitim alıp resmi işlemlerini o dilde yapmak gibi en temel vatandaşlık haklarından mahrum bıraktı. Kürtçe ya da Zazaca konuştukları için insanlar hırpalandı, hapishanelere atıldı. Kürtçe müzik dinleyenlere cezalar verildi, merhum Ahmet Kaya ve benzeri sanatçılara saldırılar hiç eksik olmadı. 

Oysaki çok zengin ve rengin kültürlere sahip olan bu milletlerin katkıları dışlandıkça, kendilerini ifade etmelerinin önünde engeller çıkarılıp sesleri ve nefesleri bastırıldıkça her alanda bir kültürel çoraklaşma baş gösterdi. Hâkim zihniyet ülkeyi tek renge ve tek çeşide mahkûm ettiği oranda kültürel açıdan ülke fakirleşti, monotonlaştı, tek düzeleşti, neşesini ve cıvıltısını yitirdi. Hal böyle olduğu halde bu yapılanları bir zenginleşme ve medenileşme çabası gibi görmek ve göstermeye çalışmak, ancak ve ancak, kesif ve bağnaz cehaletin ne kadar sınır tanımaz olabileceğinin bir göstergesinden başka bir şey değildir.

Twitter: https://twitter.com/cumakaraman3


10 Aralık 2021 14:20
DİĞER HABERLER