'Demek sen de aynı ailedensin ha...'

Samanyolu Haber yazarı Ercümend Perver zulüm günlüğü tutmaya devam ediyor. Perver Hocaefendi'nin uzaktan akrabasının yaşadıklarını üçüncü bir gözden yazdı.

Çok uzun zamandır göremediğim samimiyet ve ihlasından şüphe etmediğim bir ağabeyimizle akşam namazı cami çıkışında karşılaştık. Sevinmiştim en az gurbetteki ailemi görmüş kadar. Ama bir o kadar da şaşırmış ve üzülmüştüm. Sevinmiştim zîra; uzun zamandan beri görmediğim bir ağabeyimi görmüştüm. Üzülmüştüm; bu ağabeyimin gördüğümdeki hal-i perişaniyeti idi. Avurtlar çökmüş. Beli bükülmüş. Her zaman neşeyle etrafına tebessümler yağdıran adam gitmiş adeta yaş daha altmış olmadan pir-i fani bir ihtiyar hali almıştı. Gerçi şu son süreçte vicdan sahibi herkesin unutup ihmal ettiği şeydi tebessüm. Ama bu ağabeyimiz adeta çökmüştü. 

Selam verip kucaklaştıktan sonra; koluna girip ısrarla bizim fakirhaneye davet ettim. Gelmek istemiyordu. Çünkü dertleşecek; kim bilir kaç defa anlattığı dertleri yeniden deşilecek, belki tam da kabuk bağlamak üzere olan yaralarını yeniden kanatacaktım. 

Gözlerime yalvarır gibi baktı “Ne olur beni bırak da gideyim” der gibiydi. Ama ben uzun zamandır göremediğim bu muhteremi hasret gidermeden bırakma niyetinde değildim. “Abi” dedim. “Ne olur evim hemen şurada çay olmazsa da bir acı kahve lütfen” Israrlarıma dayanamayıp “Gidelim bari bu kadar ısrar ettiniz sizi kırmayayım” Bayramlık alınmış fakir çocuk gibi sevindim. Hemen telefon edip hanıma çay demlemesini, çok değerli bir misafirimle eve geleceğimi söyledim. Hanım her zaman bu tür sürprizlere alışık olduğu için “Misafir kimdir” diye sormadı bile. Zira misafirin hepsi azizdir bizde. İster ağa ister maraba. 

Bu aziz misafirin bana tanıdığı süreyi verimli kullanmak için hemen sohbete koyuldum. “Ağabey! Anlat bakalım bu hal nedir neyin nesidir seni şen şakrak bir fıtrattan somurtan ihtiyara dönüştüren” “Malum” dedi.

-Şu son süreç insanda yaşama sevinci bırakmadı ki tebessüm edebilelim. 
-Abi ne çektiğini bilemiyorum ama az çok tahmin edebiliyorum. 
-Tahmin edemezsin kardeşim tahmin edemezsin… 

Gerçekten de; nasıl bir zulme maruz kaldığını anladığımda tahminlerin çok ötesinde zulümlere maruz kalmıştı. 

-Ağabey anlat da bilelim. Dertler paylaşıldıkça küçülür derler. 
-Belki kısmen doğrudur ama benimkiler anlattıkça büyüyor be kardeşim.
-Ağabey sen bi anlat biz onun sağından solundan kırpar belki küçültürüz inşallah.

“Malum” dedi. 

-Biz hizmet hareketinin mimarına uzaktan akrabayız. Şu malum sahte darbe tiyatrosundan sonra bizin dayı oğlunu içeri aldılar. Adamcağız altmış sekiz yaşında yüzde yetmiş özürlü. Birçok tabii ihtiyacını karşılamaktan aciz. Yengemizden Allah razı olsun her türlü ihtiyacını karşılıyordu evindeyken. Adamcağızın şekeri var, tansiyonu var, prostatı var. Dert namına yok yok. 

-Eee 
-Eesi biz de haber alır almaz bir avukat arayışına girdik. Aramaz olaydık derdimize dert eklediler. Kime gittiysek kabul etmediler etmedikleri gibi bir sürü hakaretamiz ifadelerle bizi kovdular. Bir gün ziyaretine ben de gittim. Sordular “Neyi olursun?” ben de “Dayısının oğluyum” dedim. Orada gençten biri “Hele sen şöyle gel bakalım” dedi. Beni emniyetin içinde küçük bir odaya aldılar. İçerde sağında solunda kan lekeleri olan bir sandalye ve sehpadan az büyük bir masa vardı. “Otur” dedi. Kaşları çatık öfke kusar gibi. Oturdum.  

-Demek sen de aynı ailedensin haa.    
-Evet. Dayımın oğlu olur. 
-Ne iş yapıyorsun sen? 
-Öğretmenim
-Vay vay vaay! Demek öğretmensin dedi. Arkasından sözümü tamamlamadan sol yanıma ağır bir yumruk indirdi. Ben birdenbire gelen bu darbeyle sandalyeden düştüm. Gözlüğüm kırıldı, burnum kanamaya başladı. Ve bu insanlıktan nasipsiz bir taraftan da ağır hakaretler ediyor, bağırarak düştüğüm yerde tekmelenmeye devam ediyordu. Neye döndüğümü şaşırdım. Niçin dayak yiyordum anlayamadım. Meğer tek suçum Fethullah GÜLEN’E uzaktan akraba olmakmış. Adamlar; affedersiniz adam değil de, insanlıktan nasipsiz bu zavallı da ganimeti fırsat bilip hazır bir akrabasını buldum hıncımı alayım demiş. 

Camiden eve gelinceye kadar ağabeyin çektiklerinden kısmen haberdar olmuştum. Eve girdik; hanım da ailecek tanıdığımız bu abiyi hoşâmedi ile karşıladı. Biz salona geçtik ağabey yolda yarım kalan mevzuyu anlatmaya devam etti. 

-İşte öyle. Meğer bunca zaman bize iltifatlar yağdıranlar, çocuklarını okul ve dershanelere yazdırmak için bizim önümüzde taklalar atanların içinde bize karşı nasıl bir kin, nasıl bir hınç birikmiş anlayamadık kardeş. Düşündüm de Efendimiz (SAV) diyor ki; Bir kalpte iki şey bir arada bulunmaz: “Kin ve İman” biri varsa öbürü yoktur. Bize biriken kini görünce daha çok işimiz var dedim. Biz de zannettik ki Türkçe olimpiyatlarına gelenler bizi seven, bize hayran olanlar. Meğer adamlar bedava eğlenmek, beleşten konser dinlemeye gelirlermiş. Yoksa nerede o statları doldurup taşıran yüz binler...? Hele o işin parlamentodaki her daim destekçileri, başındaki parlamenter ve yüzlerce bürokrat. Allah aşkına sizde hiç mi tuz ekmek hatırı yok? Siz bizi herkesten iyi tanıyorsunuz. Bize atılan iftiraları nasıl hazmeder ve bir de iftira atanlara destek olursunuz? 

Dudakları titrerken gözlerine yaşlar seğirtmiş yanakları ıslanmaya başlamıştı. 

-Peki ağabey sonra oradan nasıl çıktınız? 
-Hemen çıkamadık. Günlerce saçma sapan sorular, sorular, sorular. Yemek yok, su yok, uyku yok. Yâni psikolojik olarak bitirip, her dediklerine “He” demememizi, bu zamana kadar ne kadar suç varsa hepsini “Ben işledim” dedirtecek kadar baskılar. Dışarıda gün müdür gece midir? Saat mefhumu kalktı ortadan. Ailemin olanlardan hiç haberi yok. Biz dayıoğlunu ziyaret etmeye gidiyoruz diye çıktık evden. Meğer aileme benim orada olmadığımı söyleyip bir azap da onlara yaşatmışlar. Onlar da beni tam yirmi dokuz gün, gece gündüz aramışlar. İnsan ölüsüne bir gün ağlar, iki gün ağlar. Ama kayıp olunca insan; geride kalana cehennem azabı kardeş. Eşim, çocuklarım ağlamaktan gözleri kurumuş. Adeta yaşayan bir ölü olmuşlar geride.

-Abi o halde yirmi dokuz gün mü kaldınız?
-Evet yaa. 

Allah’ım bu nasıl insanlıktı böyle. Bırak insanlığı hayvanlık bile bu yapılanların yanında bir mertebedir. Şimdi daha iyi anlıyorum, Rabb'imin Kur’an’da “Belhum adel” diye tarif ettiği zümreyi. Mutfağa çayları getirmeye gittiğimde gözyaşlarım yanağımdan sızıyordu. Hanım “Hayırdır” dedi. 

-Ne oldu? 
-Senlik benlik bir şey yok. Abiyle dertleştik. Çektiklerini duyunca ağlamamak elde mi…?

Aslında bu hikayelerin binlercesi yaşanıyordu içerde. Ama bunlar bizim duyduklarımızdı. Bir de karanlıkta kalan gün yüzü görmemişleri vardı. Onlar da mahşere kalacak orada görülecek bilinecekti. Zîra öyle şeyler duyuyoruz ki bu son süreçte; yaşananları insanın ne yüreği kaldırır ne midesi. 

Çayları içtik abi kalkmaya niyetlenince rica ettim. 

-Abi bir de bizim memleketin güzel bir kahvesi var müsaade edersen size ikram etmek istiyorum. Beş dakikada hazır. 

Israrıma dayanamadı. “Pekâlâ” dedi. Hemen mutfağa geçtim hanıma “Acele tarafından bi menengiç kahvesi yap” talimatını verdim salona abinin yanına geçtim. 

-Sahi abi! Sormayı unuttum sizi hangi rüzgâr attı bizim mahalleye. 
-Üsküdar’a geçmiştim baktım ezan da okunuyor akşamı kılıp yola öyle devam edeyim dedim. Yani geçiyordum uğradım.

Kahvemizi de içtikten sonra abi müsaade de istedi kalktı. Sokağın başına kadar uğurladım abiyi. 
Eve dönerken düşündüm acaba abinin başına gelenler benim başıma gelseydi, bu zalimlerin istediği her türlü iftiraya alet olmamaya dayanabilir miydim? Eve dönerken dilimde şu dua vardı “Allah’ım sen bize götüremeyeceğimiz yükü yükleme”  Amin.

Ercümend PERVER 

03 Ocak 2017 17:29
DİĞER HABERLER