[Fikret Kaplan] 'Hocamı çok üzdünüz, çok..!'

Mehmet Özyurt, 1976 yılında Bornova’daki Büyük Cami’ye imam olarak tayin edildikten sonra Hocaefendi de aynı camide vaiz olarak vazifeye başlamış ve böylece iki güzel insan birbirilerini yakından tanıma imkanı bulmuştu…

FİKRET KAPLAN- SAMANYOLUHABER.COM 

Yürekleri aşkla yakacak sözcüklerle konuşuyordu hatip minberden… İnsanlığa Hizmet çağrısını duymayanlara sitem ediyordu:

- Üzdünüz Hocamı! Çok üzdünüz, çok!

- Ömrünü insanlık için nakış nakış huzur dolu günler örmeye adamış Hocamı üzdünüz!… Hafakandan hafakana girerek sürekli dertlerle iç içe yaşayan nebî gönüllü diğergam Hocamı kırdınız! 

Sonsuza hep açık duran gönül penceresinden kendisini dinleyen cemaate demet demet güzellikler sunuyordu Mehmet Özyurt Hoca… ama her seferinde gözleri dolu dolu sözlerini evirip çevirip Hocaefendi’nin üzülmesine getiriyor, onun hissiyatını tam paylaşarak, duygularını seslendiriyordu:

- Üzdünüz Hocamı!”

Mehmet Özyurt, 1976 yılında Bornova’daki Büyük Cami’ye imam olarak tayin edildikten sonra Hocaefendi de aynı camide vaiz olarak vazifeye başlamış ve böylece iki güzel insan birbirilerini yakından tanıma imkanı bulmuştu…  

Bu tanışma Mehmet Özyurt için bambaşka bir hayatın kapılarını aralamak demekti… Cemaate beş vakit namaz kıldırmaktan ve sadece ilmihal dersleri yapmaktan… heyecandan yoksun vaazlar, hutbeler okumaktan ibaret değildi yüklendiği vazife artık… ‘Kardeşlerim’ bahtiyarlığına ermek için yapılması gereken her şeyi üstlenmek demekti Hocaefendi’yle dost olmak…  

Anadolu’nun ümitsiz kışını bahara çevirecek kardelenler peşinde koşturmaktı… Binbir ümit tomurcuğunun toprağın altında kara düşecek cemreyi beklediği o günlerde, ümitten mahrum gönüllere ümit aşılamaktı…

Karın, dolunun şiddetinden; tipinin ve boranın yakıp kavuruculuğundan şikayet etmemekti… Bunlardan etkilenmeyecek fidanlar yeşertmekti… Gecesi sabah aydınlığında, gündüzü Cennet gibi rengârenk bahçeler oluşturmaktı…

Efendiler Efendisi Aleyhissalatü vesselam gibi iğneyle kuyu kazımaktı… 

Her türlü dünyevî isteği Rabbine, Efendisine ve dinine karşı vefasızlık kabul eden Hocaefendi’yi çok farklı görmüştü Mehmet Özyurt…

Onun ileri seviyedeki hak ve hakikati anlatma cehdini, dine ve insanlığa olan hizmet aşkını, himmet ve meşguliyetini kimsede görmemişti… 

Hocaefendi, hülyalardaki yarınlara doğru köprü inşa eden…Üstad Bediüzzaman gibi güzel insanların kervanından bir zattı... Bu ayardaki zatlar, bütün hayatlarını sıyam ve kıyamda geçirmişler; yaşatmak için yaşamışlardı… İşte o güzel insanlardan biri hayattaydı ve yanıbaşındaydı… İnsanlar nasıl olur da onu anlamaz ve üzerlerdi… İşte Mehmet Özyurt’un sitemi bundandı…

Aklı başında, kalp ve vicdan taşıyan insanlar bu hakikatleri nasıl olur da görmez ve iftiraya başvururlardı… Hem de onun eserlerinde İslâm dünyasının âh u efgânını, şevk u tarabını duyup dinlemek mümkünken…

Hayatı bu kadar hassas yaşayan bir gönlü nasıl anlamazdı insanlar:

“Dışarıda bir ev tutacak, çoluk çocuğa bakacak imkânlarım helal yoldan olmadığı mülahazasıyla ben dünyaya doğru adım atmadım. Hayatımın, gençliğimde ilk üç senesini bir caminin penceresinde geçirdim; altı senesini Kestanepazarı’nda iki metre boyu, iki metre de eni bir tahta kulübede… Allah’a binlerce hamd u sena ederim. Ben o talebenin yemeğine bir kaşık çalmadım. Buna yedi cihan şahittir. Abdest alırken talebelerin takunyalarına ayağımı basmadım. Orada banyo vardı, onlardan birine girip yıkanmadım. Talebenin hakkıdır, benim hakkım değil. Her gün altı saat derse girdim, cumartesi pazar da dahil. İdarecilikle gece talebenin başında bulundum. Üç tane insana, mütalaacıya birer maaş veriyorlardı. Onların mesailerini de üstlendim ama hiçbir ücret almadım. Tenezzül etmedim dünyaya. Yirmi küsur yaşımdayken ayağımın ucuna kadar gelince milletvekilliği, “Allah Allah, dedim, beni böyle komik mi buluyor bu insanlar?...”

Dindar insanlar olarak bilinen bazı kimseler her fırsattan yararlanıp Hocaefendi’yi yalnızlaştırma çabasına giriyorlardı. Özellikle 1971’deki hapis hayatından sonra ‘Yıkılıp gitmeye mahkum bir adam!’ iftiralarını sürekli canlı tutmaya gayret ediyorlardı. Hocaefendi’nin söylediği yeni şeyler ve toplumun önüne koyduğu yeni hizmet alanları, bu kişilerden tepki görüyordu. Hocaefendi’yi yalnızlaştırmayı amaçlıyor ve onun küsüp Erzurum’a dönmesini hedefliyorlardı. İzmir’deki o sıkıntılı günleri anlatırken, “Ağlatan meselelerin olmadığı gün yok gibiydi. Bir hafakan basar, gecenin ikisinde üçünde dışarı çıkar saatlerce yürürdüm” diyor Hocaefendi.

Bu etkiler, sonraları biraz kırılmış olsa da yine Bornova’ya ulaşıyordu… Ve bir gün yine bu hazımsızlığı getirmişlerdi camiye… 

“O camide (Bornova’daki Büyük Cami’de) vaaz ettiğim sürece hutbeyi de hep bana bırakırdı (Mehmet Özyurt). Bir gün, bazı şeylerden rahatsız olup da kürsüden indiğimi ve minbere de çıkmadığımı görünce Cuma hutbesini kendisi okumuş ve sözlerini evirip çevirip benim üzülmeme getirmişti…Hissiyatımı tam paylaşarak duygularımı seslendirmiş, cemaate sitem ederek ‘Üzdünüz Hocamı’ diye inlemişti."  

Mehmet Özyurt’un da Hocaefendi nazarında çok kıymetli bir yeri vardı… “Gelecek nesillerin Mehmet Özyurt Hoca gibi hasbî ruhları tanıması ve onların izinden yürümesi gerektiğine inanıyorum." diyor Hocaefendi… “Çünkü, onlar, ömürlerinin her anına bir örnek hal, tavır ve davranış sığdırmış insanlardır…Mehmet Hoca, öyle farklı bir çizgi takip etti ki, kendi kriterlerim açısından, tanıdığım onca insan arasında Allah’a onun kadar yakın pek az kimse gördüm diyebilirim. O, ufku engin bir alimdi; düşünce dünyasıyla aksiyonu at başıydı."

Mehmet Özyurt Hoca, Bornova’daki caminin yakınında bir ev tutmuştu. Her Cuma günü yemek hazırlıyor, İzmir dışından Hocaefendi’nin vaazlarını dinlemeye gelen insanları kendi evinde misafir ediyordu. Yemek vesilesiyle Hizmetle ilgili bazı hakikatlerin anlatılmasına da zemin oluşturuyordu. Cuma akşamları ise sohbetlere devam ediyordu…

Yine, 11 Şubat 1983 Cuma akşamı Ahmet Akdoğan'ın evinde Mehmet Özyurt ve arkadaşları sohbet için toplanmışlardı. 
Ama Bediüzzaman’ı Kastamonu’da hükümete iftirayla haber veren bazı inançlı insanlar, Mehmet Özyurt’un o dersini de şikayet etmişlerdi… 

Ders daha yeni başlamıştı ki…polisler ellerinde ağır silahlarla sanki bir eşkıya yerini basıyor gibi hiddet ve şiddetle eve baskın yaptılar. "Kıpırdamayın! Kıpırdayan beyninden kurşunu yer!" diyerek ortalığı velveleye veriyorlardı… 

Hiçbir tepki göstermeyen bu güzel Hizmet insanları emniyete götürülüp hücrelere konuldular. Birkaç gün sonra daha başkaları da evlerinden alınıp getirildiler. 

28 gün süren hücre hapsinde çok ağır işkenceler uygulandı. Özellikle Mehmet Özyurt ile M. Ali Şengül Ağabey’e… 

O ağır işkencelerden sonra bilhassa Mehmet Özyurt Hoca'nın sırtının derileri parça parça dökülüyordu... Ayaklarının altındaki derileri perişan olmuştu, bu vefatına kadar devam edecekti. Eşi Şükriye Hanım, onun hapiste ne kadar büyük zulümlere maruz kaldığını şu sözlerle özetliyor:
"Çıktığında ayaklarını kimseye göstermiyordu."

Mehmet Özyurt, bir şaki gibi takip edilecek.. tevkif edilecek, tahkir görecek, türlü ithamlara maruz kalacaktı. Ama o "İman hem nurdur hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam bütün kainata meydan okuyabilir" hakikatini kavramış olarak yaşayacak ve geriye dönüş, tökezleme, tereddüt manalarına gelebilecek her türlü eylemden uzak duracaktı.

Serbest bırakıldıktan bir müddet sonra 11 Nisan 1983 günü memuriyetine son verildi. O, "Bunda da bir hayır var" diyerek, iman hizmetlerini devam ettirmek amacıyla Diyarbakır'a taşındı. Kenar mahallelerin birinde hırpani bir ev tuttu. Eşyaları azdı. Eşi Şükriye Hanım'ın bileziklerini satarak geldikleri Diyarbakır'da, kıt kanaat geçiniyorlardı.

Sokak sokak dolaştı Diyarbakır’ı Mehmet Özyurt. Neredeyse selam vermediği kimse kalmadı. Talebeler için ev arıyor; ama bulamıyordu. Karar verdi, bir gece ansızın kendi evini birkaç mahalle ilerisinde bir gecekonduya taşıdı. Eşyaların yarısını da o eski evde bırakarak oraya öğrencileri yerleştirdi. İlk ev böyle vücuda geldi. Aynı yöntemle ikincisi, üçüncüsü oluştu.

Mehmet Özyurt, kendisine teklif edilen yardımları kabul etmiyordu. Eşi bu durumu şöyle açıklıyor:
"Diyarbakır'a gittikten sonra evimize bir yıl meyve girmedi. Bir tanıdık evimize meyve getirince Mehmet Hoca ona, 'Neden getirdin. Bir yıldır eve meyve almıyorduk. Alışmışlardı. Şimdi tekrar isteyecekler.' dedi."

Yılları hizmet aşkıyla geçen bu insan hiç durmadan sürekli koşturdu. Çünkü omuzlarında farzlar üstü farz bir iş olduğunu iyi bilmekteydi. 

Ne yazık ki, 17 Temmuz 1986'da Hürriyet Gazetesi:
"Kara Tehlike-İrtica... Şeriatçı hoca öğrencilere kanca attı" diye bir manşet atıyordu.
Haberin kaynağı olan davacı ve iftiracı M. Yavuz yıllarca Mehmet Özyurt’tan hep iyilik gören birisiydi. Hürriyet'in muhabirinden bolca para alarak bir kağıt imzalamış ve bu delil olmuştu. Hürriyet Gazetesi’nin bu haberi üzerine Mehmet Özyurt’u tutuklayıp Diyarbakır Cezaevi'ne kapattılar. Bundan sonrası hem Hocaefendi hem de samimi gönüller için çok zor olacaktı… 

Devam edecek

Not: Kıymetli Dostlar, 18 Eylül Mehmet Özyurt’un vefat yıldönümü… O tarihe kadar 5 bölümden oluşan bu yazı dizisini sabrınızı fazla zorlamadan inşallah 2-3 bölümle özetlemeye gayret edeceğim. Hürmetle…

07 Eylül 2021 16:54
DİĞER HABERLER