Göz yaşartan acı bir hatıra

Gecenin sessiz karanlığında, genç adam başını yere koymuş, yüreğini yakan hicranla ağlıyordu. Hazin bir sesle dua ediyor, için için yalvarıyordu:
Bir Şem’a ki Mevla Yaka...

Fikret Kaplan - SAMANYOLUHABER.COM 


Gecenin sessiz karanlığında, genç adam başını yere koymuş, yüreğini yakan hicranla ağlıyordu. Hazin bir sesle dua ediyor, için için yalvarıyordu:

- Ey bizi hiçbir zaman terk etmeyen Rabbimiz, şu renk atmış simalarımıza, şu tekleyen nabızlarımıza, şu ritmi bozulmuş kalplerimize ve şu yürekler acısı hâlimize merhamet buyur! İçinde bulunduğumuz şu kahredici sıkıntılardan bir çıkış yolu göster ve dirilmemize izin ver! Çaresizlikle kıvranırken dahi ümitle çarpan sinelerimize, yaşlarla dolan gözlerimize, utançla kızaran yüzlerimize şefkatle teveccüh buyur, bir kez daha kapı kullarını bağışla...

Genç adam, teheccüd vaktinde bir çocuk masumiyetiyle Hakk’a inanmış ruhlara, onların dağınık ve perişan hallerine, ardından bütün insanlığa uzun uzun dua etti. Dünyayı kucaklayacak enginlikte bir merhamet ve şefkatle içini döktü İlâhî dergâha. Akıl taşıyan herkesin yaratılış hakikatleriyle buluşması için Rahman’a yalvardı.
O, sevgi ve hoşgörüye açık birçok insanla dünyayı dostça paylaşmanın ve etraftaki kine, nefrete, düşmanlığa rağmen barış adacıkları oluşturmanın peşindeydi. Ve bu azmini de dualarıyla takviye ediyordu. 

Rahmet deryasına daldırdığı ellerini seher vaktinde yüzüne sürdü. Gözyaşlarını elinin tersiyle sildi, kalktı. Tam cevşenini eline alıyordu ki, bir çığlık sesiyle irkildi. Küçük kızı yine kâbus görmüş olmalıydı. 
Aralık duran kapı kanadını usulca iterek kızının karyolasına kadar gitti. Şefkat ile onu seyretti. Saçlarına hafifçe dokundu, eğilip başına bir buse kondurdu. Bir sene evvel, ölüm uykusuna yatmış olan annesine ne kadar da benziyordu.
Yavaş yavaş kıvılcımlanan bir hatıra onu geçmişe, eşi ve çocuğuyla birlikte yaşadığı zamana götürdü. Birlikte paylaştıkları üzüntüleri, sıkıntıları hatırladı. Acı tecrübelerle tattıkları huzur dolu günleri… Hicretle başlayan ve onun etrafında örgülenen hizmet günleri canlandı gözünde.
Kalbi hüzünle doldu. Ruhunun hassas noktasının coşmasından korktu, yüzünü maziden çevirdi. Kızının uyuduğuna kanaat getirip tam dönüyordu ki kızı yine bağırdı: 
- Anneciğim…anneciğim! Beni bırakma!.. bırakma ne olur! 
Genç adam, çocuğu, alelacele kucakladı, bağrına bastı:
-Buradayım, bak, Nilüfer… kızım korkma…rüya gördün….bak yanındayım.
Kızcağız babasının boynuna sıkıca sarılmış gözleri kapalı sayıklıyordu:
-Anne..anneciğim! Ölme...anneciğim!
-Yavrum, bak babanım ben… yanındayım korkma!

Gözleri yaşardı genç adamın. Bir yıl önceki kederli tabloyu olduğu gibi anımsıyordu: Hanımı Hatice, hastalığının artık son günlerinde yatağında oturmuş, dua ederken küçük Nilüfer gözleri yaşlarla dolu bir hâlde koşa koşa gelmiş, yatağa atlayarak minicik kollarını annesinin boynuna dolayıvermişti.
-Ne oldu yavrum? Ne oldu sana, söyle bakayım? diye sormuştu Hatice şaşkınlık içinde. Kızcağız annesine daha da sıkı sarılarak:
-Anneciğim, sen ölmemişsin…hayır, hayır sen ölmemişsin! 
-Yavrum!.. Benim güzel kuşum, anlamıyorum? Ne demek istiyorsun?
Kızcağız başını kaldırıp dikkatlice annesinin yüzüne bakmıştı:
-Şey… Selma Abla… Nurdan Abla’ya…ııım…diyordu ki, ‘Hatice fazla yaşamaz, diyorlar… Zavallı yakında ölecek’… Ama sen ölmeyeceksin değil mi anne?
Kadın, birden içinin boşaldığını zannetmişti. Yanaklarından süzülen gözyaşlarına engel olamamıştı. 
- …..
Nilüfer, annesinin yüzünü avuçları içine alarak hayretle ona bakakalmıştı:
- Anneciğim! Niye ağlıyorsun? Ölme sakın olur mu? Ölme anneciğim!...
Hatice, cevap verememiş sadece başını sallamakla yetinmişti. Fakat kızcağızın perişan halini görünce kendisini konuşmaya zorlamış:
- Allah bilir kızım… Her şey Allah’ın elinde… Allah bizim için ne dilerse en hayırlısı odur, demişti.
- Sonra bana kim bakar… kim saçlarımı tarar… bana kim yemek yapar… anne… anne neden ağlıyorsun?
Ne diyeceğini bilememişti anne.
- ..…
- Bizi bırakıp gitme anne!..
Kadıncağızın başı öne düşmüş, elleriyle yüzünü kapatmıştı.
Çocukcağız o küçük kafasıyla bir şeylerin olumsuz olduğunu kavrayınca o da hıçkırıklara boğulmuştu.
Kadın boğazına düğümlenen hıçkırıkları temizleyerek yumuşak bir sesle konuşmuştu:
- Allah müsaade ettiği müddetçe yanında olacağım yavrum, tamam mı? Ama şunu da sakın unutma: Hepimiz bir gün mutlaka öleceğiz… ve öbür tarafta yani ahirette tekrar bir araya geleceğiz. Sadece birimiz önce diğerimiz sonra oraya gelecek. Onun için ben ya da baban… hangimiz önce öbür taraf giderse sakın arkadan çok üzülme, olur mu? Bak, söz ver bakayım bana…
Sonra da kızının gözyaşlarını eliyle silmiş ve içine çeker gibi onu defalarca öpmüştü.  
Ve hastalığın pençesinde günden güne daha da erimişti Hatice. Bu zor günlerinde ne babası ne de annesi gelebilmişti yanına. Zira, daha önce hayır için verdikleri kurban ve sadakaları terörist olarak hapse atılmalarına neden olmuştu. Hem onlar ve hem de onlar gibi hapsedilen, işkence gören, ezilen, hicret yollarında vefat eden hizmet sevdalılarının haberlerini duydukça üzüntüden hastalığı iyice ağırlaşmıştı. Kısa bir süre içinde de göçüp gitmişti bu fani dünyadan. Varlıklı bir ailenin tek kızı olmasına rağmen gençliğini bu gurbet diyarda yokluk içinde bitirip tüketmişti.

Genç adam, bu acı hatıranın etkisiyle kızının yanağını öptü, saçlarını okşadı ve usulca yerine yatırdı.
- Bugün annenin mezarına gideriz, olur mu?
Evet, anlamında minicik bir baş sallaması.
-Hem annene söz vermiştin, değil mi? Üzülmeyeceksin diye… Unutma! Eğer ağlar ya da üzülürsen annen uyuduğu yerde daha çok üzülür, biliyorsun… Hadi benim güzel kuzum, sen güzelce uyu, ben namazımı kılayım, tamam mı? Vakit çok az kaldı…

Derin bir sessizlik.

Fecir zamanında seccadesinin başında huşuyla kulluğunu ilan etti genç adam. Ardından başını öne eğdi, hiçbir dileğin geri çevrilmediği Dergah’a kaldırdı ellerini. Gönlünü tutan biricik sevdasını acz ve fakr içinde bir kere daha sundu Ezel ve Ebed Sultanı’na.
Pencereden içeriye süzülen günün ilk ışıklarıyla birlikte ellerini yüzüne götürdü, ayağa kalktı. Bir kutuya bağlı olan seyyar elektrik düğmesini kapattı. Bu, A…’daki öğretmen bir arkadaşının tavsiyesiyle araba aküsü kullanarak evin içine kurduğu elektrik şebekesiydi. Bulunduğu ülkede elektrik büyük bir jeneratörden karşılanıyordu. Başkent gibi bir şehre bile günde ancak iki üç saat elektrik verilebiliyordu. Üç saat kadar da su… Fedakâr öğretmenler durumlarından şikayet etmek yerine çözüm yolları üretmişlerdi.
Genç adam, namazın ardından bir kanadı cam, diğer iki kanadı ise üç katlı naylon brandayla çakılmış olan pencereden dışarıyı izledi. Sonra oradan ayrılıp salonun köşesindeki yer minderine oturdu. Dün ne yaptığını, bugün ne yapacağını düşünmeye başladı. Bir şey arar gibi gözlerini salonda gezdirdi. Yeri kaplayan ince bir halıfleks, duvar kenarlarına dizilmiş birkaç minder ve yastık. Tam karşı köşede derme çatma eski bir sehpa… hepsi bu kadar. Sehpanın üzerine birçok dosya, mektup ve evrak konulmuş.
Üstteki dosyayı eline aldı, kapağını çevirdi. Gazete fotokopileri ve değişik evraklardan oluşan dosyanın başına bir mektup iliştirilmişti:
“Kıymetli Tahir Bey!
Okulunuz hakkında ikinci bir dosya daha hükümetimize ulaştırılmış. Ülkenizin resmi bürokratları bizzat buraya geldiler. Çok şeyler anlattılar. Dinlerken ‘İnsanlığın yararına olan bu hareketi nasıl anlayamamışlar?’ diye hayret ettim. İki ülke ilişkilerinin bozulmayacağını bilsem, o adamları hemen gönderirdim. ‘Biz onları yıllardan beri takip ediyoruz, en küçük bir art niyetlerini görsek derhal kapatırdık.’ dedim. Siz ve arkadaşlarınız çok dikkat edin. Kosova, Ukrayna ve Azerbaycan’daki gibi hadiselerin başınıza gelmesinden korkuyorum. Kapılar ardında ne dönüyor, bilmiyorum. Dosyanın bana gönderilen bir kopyasını size gönderiyorum. Bir bakın. Yarın saat 11 ile 14 arasında herhangi bir saatte mutlaka bekliyorum.  B… K…”

Dosyaya konulan Türkiye’deki gazete kupürlerinin fotokopilerini okuyunca kaşlarını çattı Tahir Hoca. Kendilerine hizmet madalyası verilmesi gereken adanmışlara ülkelerinden gelen bu baskıların sebebi neydi? Dünyanın dört bir bucağında, on binlerce kilometre uzakta her ırktan insanların Türkçe konuşması kimlerin hoşuna gitmezdi? Kim engellemek isterdi, sahabenin fedakârlığını bu asırda başka bir şekilde ortaya koyan hizmetleri. Anadolu esnafının hayır duygusunu… Burs miktarı maaşla çalışan fedakâr öğretmenlerin alın terini…
Devletine, milletine, hükümetine dünya çapında itibar kazandıran yiğitlere, kim terörist iftirasını yapıştırmak isterdi?
Peygamber yolu olan bu hizmet yolundan insanları vazgeçirmek için, şeytanın dürtüleriyle hiç durmadan uğraşıyorlardı. Fakat bütün bunlar ne Tahir Hoca ne de arkadaşlarında katiyen bir sarsıntı meydana getirememişti. Allah’tan hiçbir zaman ümidini kesmemişti genç adam. 
Şiddetli rüzgârların arkasından rahmet bulutlarının geleceğine inancı tamdı. İnsanoğlu kaç defa musibetlere yenik düştüğü aynı anda sürpriz baharlarla karşılaşmamış mıydı? Hakk, inayetini gönderince ne olmazdı ki! Birden büyük bir hakikati daha hatırladı:
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz; çünkü Allah'ın rahmetinden ümidini kesen ancak kâfirler güruhudur." (Yusuf Suresi, 87)

Genç öğretmen, elindeki dosyayı yere koyarken o gün, bu şehirde yapacağı işleri aklından geçirdi. Yeni günden çok büyük umutlar bekliyordu.

Tahir Hoca, o gün öğretmen arkadaşlarıyla buluştu. Art niyetli insanların bilinçli olarak etrafa yaydıkları bir söylentiye göre okulları kapanacaktı. Böyle bir şeye ihtimal vermiyorlardı. Ama yine de söz verdiler birbirilerine, okulları kapansa bile bu toprakları terk etmeyeceklerdi. Hareketi, hamleyi, gayreti durdurmadan, Allah’ın izni ve inâyetiyle alternatif yollar, yöntemler oluşturarak yollarına devam edeceklerdi… İftiralarla, yalanlarla uğraşıp zamanı israf etmeye gerek yoktu. Dedikodularla zamanı israf etmenin hesabını sorardı Allah.
Aynı güneşe bakan aynı davanın kara sevdalıları olarak yılgınlığa düşmeden, yıkıcı eleştirilere hiç iltifat etmeden ihlasla hizmetlere omuz vereceklerdi. Bediüzzaman’ın, Risale-i Nur’un değişik yerlerinde ifade ettiği gibi hizmet-i imaniye ve Kur’âniye dairesi içindeki bütün kardeşlerinin sevaplarına ortak olmak hiç durmadan yürüyeceklerdi. (Lem’alar, s.206 Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstûr; Kastamonu Lâhikası s.67).

Tahir Hoca, gelecek güzel günlerden çok ümitliydi. Cebr-i lütfi olarak dünyanın dört bir tarafına serpiştirilen hizmet erlerini ve onlara kucak açan ensarın destansı kahramanlıklarını duydukça daha bir heyecanlanıyordu. Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğardı. Allah’ın yanında olduğu, zahîr bulunduğu bir meseleyi, dünyanın bütün şeytanları toplansa, O’nun izni, müsaadesi olmadan engelleyemezdi. 
Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmezdi. 




04 Ocak 2019 16:43
DİĞER HABERLER