Haftanın Bamteli sohbeti yayınlandı...

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde ' Allah Rasûlü, her sahada insan-ı kâmil olduğu gibi, Allah’a teveccüh ve niyaz açısından da O’nun hayatı âdetâ dua ile örgülenmiş mükemmel bir danteladır.' dedi
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin son Bamteli sohbeti Herkul.org sitesinde yayınlandı... 


Hocaefendi Bamteli sohbetinde şunları söyledi 

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in çok tekrar ettiği dualardan biri şöyleydi:  “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, saygıyla ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım.”

   “Allah’ım, faydasız ilimden Sana sığınırım!”

Bu istiâze, Sahih-i Müslim’de olduğu gibi, çok hadis kitabında da rivayet edilmektedir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği zaman, vird-i zeban ettiği (dile doladığı) hususlardandır. Onu çokça dillendirmiş, durmuştur.

Bu duanın/istiâzenin ilk maddesi: “Allah’ım, faydasız ilimden Sana sığınırım!” Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, amele dönüşmeyen ve ameli besleyen bir oksijen, âdetâ bir kuvve-i inbatiye olmayan ilim, kurumaya mahkûmdur;“… (Onların durumları) tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer…” (Cuma, 62/5) fehvasınca, sahibinin sırtında, onun belini çatırdatan bir yükten başka bir şey değildir.

Dahası, daha tehlikeli bir yanı vardır onun; kimisi onunla çalımlara girer, gururlara girer, ucublara girer, insanlara tepeden bakmaya çalışır -hafizanallah- ve böylece şeytanî bir yola kendisini salmış olur. Daha doğrusu şeytanî düşüncenin çağlayanına kendisini salmış olur; bir daha da sahil-i selâmete çıkamaz.

Efendimiz, başta böyle tehlikeli bir şeyden Allah’a sığınıyor: ? “Allah’ım, fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım.” Hem de “inne-i te’kid” (te’kid ifade eden “inne”) ile, “Mutlaka/şüphesiz, ben…” diyor. Muzârî kipi, mütekellim-i vahde; “Sana sığınırım her zaman; şimdi, sonra, daha sonra, daha sonra, sürekli Sana sığınırım, Sana dehalet ederim, Senin himayen altına girmek, Senin inâyet seralarının içinde bulunmak isterim!” Öyle anlamak lazım.

Aynı cümlede beyanındaki fiil de yine muzârî kipinde gelmiştir. Böyle olması itibarıyla, “Bugün, yarın, öbür gün.. kimseye faydası olmayan.. bir insana Allah’ı anlatmayan.. Peygamber’i sevdirmeyen.. gerçekten “dindar” haline getirmeyen.. bir yönüyle onu hayvaniyetten çıkıp cismâniyeti bırakıp kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmeye sevk etmeyen faydasız ilim, fayda vermeyen ilim. İşte ondan Sana sığınırım!” manasındadır. Demek ki öyle bir ilimdense, cehalet daha iyi!.. Teologların, tekrar ededurdukları, dile doladıkları ve onunla kendilerini peyledikleri “ilim”. Allah, öyle ilimden, bizleri muhafaza buyursun!..

   “Allah’ım, haşyet duymayan, huzurunda bulunuyor olma şuuru içinde saygıyla ürpermeyen bir kalbden Sana sığınırım!”

İkinci olarak; “Aynı zamanda huşûu olmayan kalbden Sana sığınırım!” “Mü’minler, muhakkak kurtuldu ve gerçek mazhariyete ulaştılar. Onlar, namazlarında (Allah’ın huzurunda bulunuyor olmanın şuuruyla) tam bir saygı, tevazu, içtenlik ve teslimiyet içindedirler.” (Mü’minûn, 23/1-2) Bir iç saygı, Allah’a karşı; bir iç derinlikle O’na karşı edepli, saygılı olma; belki bir kalb titreyişi içinde bulunma.

Hadîs-i şerifin ifade buyurduğu gibi, “Kalbde haşyet olsa, o, tavır ve davranışlara da akseder!” Esasen, bunlardan birisi, dışa vurmuş bir şeydir “haşyet”; diğerine gelince, magmalar gibi kalbde fokurdayıp duran bir şeydir, “huşû”. İnsanı rükû şekliyle iki büklüm, asâ gibi iki büklüm hale getiren, “Yetmedi!” deyip başını yerden yere sürdürüp secde ile O’na en yakın ânı yakalamaya sevk eden duygu…

Kaldırır başını, “Olmadı!” der; bir kere daha!.. Hata ediyorsa şayet, bir kere daha!.. Sonra “Oldu!” kabulü ile oturur, Cenâb-ı Hakk’a tahiyyâtta bulunur. el-Hüccetü’z-Zehrâ’da anlatıldığı üzere, Cenâb-ı Hakk’a tahiyyâtta bulunur ve sonra Allah’ın tahiyyâtını almış gibi, Efendimiz’e olan o tahiyyâtı almış gibi, kendisi de onu tekrar ederken, kendini muvâcehe önünde görüyormuşçasına Efendimiz’e  “Ey Nebî, Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi Sana olsun!” der.

Huşû, bu; böyle bir huşûun olmamasından, derin iç saygının bulunmamasından, fokur fokur iç kaynamasından mahrumiyetten, Allah’ım, ondan da Sana sığınırım!.. O, yukarıya atıf buyurulduğundan dolayı, yine “E’ûzu” ile, yine “innî” te’kidi ile; yani şöyle demek oluyor:  Allah’ım, şüphesiz/tereddütsüz sığınma üzerine sığınma, müzâaf sığınma, mük’ab sığınma, mük’ab der mük’ab sığınma, bütün sığınmalar ile Sana sığınıyorum! Huşûu olmayan, fokur fokur kaynamayan, Senin korkun ile tir tir titremeyen bir gönülden Sana sığınırım!..

   “Allah’ım, doyma bilmeyen nefisten Sana sığınırım!”

Diğer bir husus -ki bunların arasındaki telâzuma daha sonra temas ederiz: “Doyma bilmeyen nefisten…” Bu dünya, “dâru’l-lezzet” değil, “dâru’l-ücret” değil, “dâru’l-hizmet”tir. “Tatmaya izin var, doymaya izin yok!” diyor Hazreti Pîr, bu mevzuda.

Hususiyle günümüzde, insanlar yeme-içme mevzuunda ölçüsüz olduklarından dolayı, onun tabiri ile “tenevvü-i et’imeden gelen sun’î iştah” ile başka mahlûklar gibi yiyip-içip yan gelip kulağı üzerine yatmak, bir ahlak-ı sâbite haline gelmiş. Evet, günümüzde öyle yiyip içip yan gelip yatan ekser insanlar, Allah Rasûlü’nün şu hadis-i şerifine tam muhatap: “Siz ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır.” En çok, en çok korktuğum, haşyet duyduğum şey, karınları hesabına yiyip içip yan gelip yatan insanlar. Sonra, yakîn azlığı… Demek ki onu tevlîd ediyor, orada telâzüm var; o, gaflet verdiğinden dolayı, öyle bir dimağda, öyle bir latife-i Rabbâniyede haşyet olması katiyen söz konusu olamaz. Doyma bilmeyen o nefis, yedikçe yer, yedikçe yer, yedikçe ver.

Hâlbuki lezâiz çağırdıkça, insan “Sanki yedim!” demeli; “Sanki yedim!” demeyi âdet edinen, bir mescidi, bir camiyi yemedi. “Sanki Yedim Camii,” öyle yapılmış derler. Hazreti Pîr de bunu devrik cümleler ile ifade ediyor. “Sanki yedim!” diyerek, kocaman bir camiyi yememiş oluyor.

Evet, “Tatmaya izin var, doymaya yok!” Nefse yedirdikçe, “Daha bir! Daha bir!” der, “Hel min mezîd!” der, “Daha yok mu?” der, “Hem min mezîd!” der, “Daha yok mu?” der. Tenevvü-ü et’imeden  gelen, değişik yeme türlerinden gelen bir sun’î iştah ile, doyma bilmeyen bir nefis ile yeme üzerine bir eğilir ki, Allah gözünü doyursun!.. Bu, yukarıdaki o kalb haşyetine mani, o da aynı zamanda nâfi olacak “ilim”e mâni.

   Allah Rasûlü, her sahada insan-ı kâmil olduğu gibi, Allah’a teveccüh ve niyaz açısından da O’nun hayatı âdetâ dua ile örgülenmiş mükemmel bir danteladır.


01 Ocak 2018 14:28
DİĞER HABERLER