Hidayet Türkoğlu'na açık mektup!

Hidayet Türkoğlu'na açık mektup!
Samanyoluhaber.com yazarlarından Behram Kılıç yaşanan son olaylara değinerek "Hidayet Türkoğlu'na mektup" isimli bir yazı kaleme aldı...
İşte Kılıç'ın "Hidayet Türkoğlu'na mektup" isimli çarpıcı yazısı;

Sevgili Hidayet 2 ya da 3 yıl önceydi. İstanbul Başakşehir Burç Koleji’nde karşılaşmıştık. Adına organize edilen Basketbol ve Spor Okulları’nın anlaşmalı olduğu okullardan biriydi bugünkü adı Fatih olan Burç Koleji. Okulda pırıl pırıl çocuklarla iç içeydin. Geleceklerine katkı amacıyla da basketboldaki birikimlerini onlarla paylaşmıştın. Sonra senin bir fotoğrafını gördüm Kanada’daki günlerine ait. Oradaki Türk öğrencileriyle bir aradaydın. Yüzünde ülkenin adını Kanada’da duyuranlara karşı bir hayranlık var gibiydi. 
                
Sonra tekrar Amerika’ya döndün. Ülkenden kışları ve baharları uzak kaldın. Belki haberin olmadı ama buralar senin olmadığın o mevsimler çok değişti. 2013’ün 17 Aralık sabahında yolsuzluklar ve hırsızlıklarla uyandık. Ve bunun ortaya çıkmasına içerleyenler karşı saldırıya geçti. Onlara göre suçlu yolsuzluk ve hırsızlık yapan kendileri değil, bunu ortaya çıkardıklarına inandıkları cemaatti. Ve cemaatin okullarına, dershanelerine, yurtlarına, kreşlerine kadar saldırdılar. Hatta hızlarını alamadılar, yurt dışında o gittiğin gördüğün okulları oraların yetkililerine şikayet ettiler. Üşenmeden Meksika’ya gittiler, Etiyopya’ya gittiler, Güney Kore’ye ve daha onlarca ülkeye. Hatta Arnavutluk’ta okulları kapatın, size cami yapalım bile dediler. Düşünebiliyor musun, okulları kapatın cami yapalım….Şaka değil bu. O hani sana yüreklerini açan öğretmenler var ya onlara hain dediler, casus dediler. Pırıl pırıl Anadolu evlatlarına türlü türlü hakaret ettiler. Ama her gittikleri yerlerde boylarının ölçüsünü aldılar. Okullara da öğretmenlere de dokunamadılar. 

Hani anlaşma yaptığın o Başakşehir Burç Koleji var ya o okulla da saldırdılar. Hatta bu ve benzeri okullara çocuklarını gönderen velilere meydanlardan bas bas bağırdılar: Buralara çocuklarınızı göndermeyin’ diye. Bunu engelleyemeyince okullara polis eşliğinde maliyeci, itfaiyeci, vergici, milli eğitimci hatta ve hatta Tarım İl Müdürlüğünden bile memurlarla baskınlar yaptılar. Utandıkları için bu baskınların bir bölümünü gece yaptılar. Utanmadıkları zamanlar da ise gündüz. 
                
Sevgili Hidayet bu olayların bir kısmı sen yokken oldu, bir kısmı da sen başını kuma gömdüğün vakitlerde. Herkesten sen olmasını bekleyemezsin ki. Yine aynı ülkede seninle beraber ter döken bir evladımız senin kadar duyarsız kalamadı bu yapılanlara. Çıktı vicdanları yaralayan bu hareketler karşısında ‘el insaf’ diye haykırdı. Haykırdığı için buradaki vicdansızların hedefine oturdu. 

Ama ses çıkartmayıp 2 basket atıp, milyonlarca avroyu cebe indirmeye devam da edebilirdi. Lakin herkes kahraman olamaz ki. Muhammed Ali’yi bilirsin, hani Vietman savaşına gitmeyen Muhammed Ali’yi. Hani verilen madalyayı nehre atan Muhammed Ali’yi. Eğer o savaşa gitseydi ya da o madalyayı denize atmasaydı Muhammed Ali olabilir miydi? Onun döneminde en az onun kadar büyük şampiyonlar var ve hiçbiri onun kadar saygı görmüyor biliyor musun? 
                
Sevgili Hidayet; sen özgürlükler ülkesinden geliyorsun. Düşüncenin suç sayılmadığı, düşüncesinden dolayı insanların ötekileştirilmediği bir ülkeden. Bugün senin ülkende düşüncesinden dolayı insanlar ötekileştiriliyor. Hain, haşhaşi, casus damgası yiyor. Hem de bunları söyleyen ülkenin en tepesindekiler, hani birlikte fotoğraf çektirdiğin isimler. Mesela sen ‘Efendim, siz bu okulların idarecilerine, öğretmenlerine hain, casus diyorsunuz ama ben bu okullarla çalıştım, hatta gittim ziyaret ettim. Hiçbir hainliklerini göremedim. Bilakis ülkemizi oralarda çok güzel temsil ediyorlar. Onlara hangi bilgi ve belgelerle  hain diyorsunuz’ diye soramadın. Soramazsın zaten. Bunu soracak insanın beklentisiz olması, rüzgara göre şekil almaması gerekir çünkü. 
                
Sen soramadın ama bari soranları hedef almasaydın. Sevgili Hidayet, bir abisi olarak Enes Kanter’e ‘kafası çalışmıyor’ demen ‘birilerinin etkisi altında demen’ onun hür düşüncesine ve özgür iradesine saygısızlık etmen beni bir hayli şaşırttı.

Hatta daha da ileri giderek ‘Milli takım kariyerini bitirirdim’ demen, sana hiç yakışmadı. Enes Kanter’in geçmişte hataları olabilir. Gençliğine verirsin. Zaten Harun Erdenay’ın 25 Nisan’daki açıklamalarından anladığımız kadarıyla o da bu hataları unuttuklarını ve Enes’i Milli Takıma alacaklarını söyledi. Açıklaması aynen şöyleydi Erdenay’ın: 

Enes Kanter, bu sene yapılacak Avrupa Şampiyonası’nda kesinlikle forma giymek istediğini bize söyledi. Bu kriz aşıldı’. Sordun mu Harun Erdenay’a böyle söyledin de niye Enes’i kadroya almadınız diye? Biliyor musun Erdenay, Amerika’ya bir profesyonel elemanını göndererek Enes Kanter’le görüştürdü. Sadece orada şöyle bir detay vardı. Enes’e sosyal medya hesaplarından ülkedeki sorunlar ile ilgili twit atmamasını istediler. Ama kabul edersin ki bu istek düşünceye ipotek koyma anlamına geliyordu. Çevresinde yangın olan bir insana yangınla ilgilenme demek gibi bir şeydi. Sevgili Hidayet sana böyle bir telkinle gelselerdi ne yapardın? Ya da şöyle sorayım: Bir sporcuyu milli takıma tercih ederken, düşüncesine mi yeteneklerine mi bakardın? Nitekim Enes Kanter düşünmeye devam etti. Düşündüğü  için de A Milli Basketbol Takımına alınmadı. Bunu; sen, ben hepimiz biliyoruz. Ama bir farkımız var, sen ‘Enes’e düşünme’ diyen taraftasın. Ya da düşünecekse de senin gibi düşünmesini isteyenlerin tarafında... 
                
Sonra ‘onu milli takıma almazdım’ sözün. Çok ayıp. Ne yapmış Enes? Doping mi yapmış? Anladın değil mi meseleyi? İkinizde ülkemizi NBA’da temsil ettiniz. İkiniz de tarihe geçtiniz. O, NBA tarihinde en yüksek kontrata imza atan Türk sporcusu oldu. Sen ise NBA tarihinde doping yapan ilk Türk sporcusu. 20 maçlık cezaya itiraz bile etmedin. Yanlış yapabilirsin ki yaptın ve bitti. Şimdi birileri çıkıp senin için ‘doping yapan bir sporcunun milli takımda ne işi var?’ diye sorarsa hatta daha da ileri giderek ‘rakibe, takım arkadaşlarına saygı duymayan, emek hırsızlığı yapan bir sporcu’ derse… Bundan rahatsızlık duymaz mısın? 
                
Sevgili Hidayet sen özgürlükler ülkesinde yaşadın. Ne diyordu Amerika Başkanı Barack Obama, ‘Toplumsal olaylar karşısında sporcular konuşmalı’. Hatırla olayı, polis şiddetiyle hayatını kaybeden Afro-Amerikan Eric Garner’ın son sözü olan ‘Nefes alamıyorum’ kelimelerini tişörtüne yazdıran ve maça çıkan, NBA’nin ünlü oyuncusu LeBron James’in Amerika Başkanı Barack Obama tarafından takdir edilmesi olayını. 

Şöyle diyordu Obama: “İyi paralar kazanan sporculara tek bir misyon yüklüyoruz: Sadece sessiz kal ve görevin neyse onu yap. LeBron bu hareketiyle “En az sizin kadar ben bu toplumun bir parçasıyım” dedi. Böyle bir tutumu daha çok sporcuda görmek isterim. Sadece bu konuda değil, başka toplumsal konularda da sporcular söz söylemeli”.
                
Sevgili Hidayet; 1960 Roma Yaz Oyunları’nda kazandığı madalyayı, siyahlara hizmet vermediği gerekçesiyle bir restoran çıkışında Ohio Nehri’ne atan Muhammed Ali’yi aynı hareketi bugün yapsa eleştirirdin değil mi? Ya da Amerikalı siyahların sivil hakları için mücadele eden beysbolcu Jackie Robinson’u. Ya da siyahlara uygulanan ayrımcılığın ortadan kalkmasını isteyen ve bunla ilgili 1968 Meksika Olimpiyatlarında yumruklarını havaya kaldırarak o unutulmaz protestolarını yapan Tommie Smith ve John Carlos’da eleştirirdin değil mi? Bu insanlar o zamanki hakim gücün yanlışını haykırıyorlardı. Ayrıntıya girmeden söyleyeyim; ikilinin bu eylemleri infial oluşturmuş ve olimpiyat köyünden kovulmuşlardı. Ama sonrasında ne oldu biliyor musun Sevgili Hidayet, 1998’de yani protestolarının 30’uncu yıl dönümünde ikisine de birer onur ödülü verildi.

@bkilic

01 Ağustos 2015 16:27
DİĞER HABERLER