İmana rağmen işlenen cinayetler

Samanyoluhaber.com yazarı Prof. Dr. Osman Şahin 'Kin, nefret ve düşmanlık üzerinden tahrip' serisinin onuncu yazısını kaleme aldı
PROF. DR. OSMAN ŞAHİN


KİN, NEFRET VE DÜŞMANLIK ÜZERİNDEN TAHRİP 10

Kin, nefret ve düşmanlık duygularından korunabilmek için insanın mahiyeti ve bu mahiyete yerleştirilmiş bazı duyguların bilinmesi, hadiselerin görünen yüzlerinin arkasındaki görünmeyen hakikatlerin hesaba katılması çok önemlidir. 

Günümüzdeki ifritten süreç yaşanırken Hizmet insanlarına sahip çıkmaları gereken diğer Müslüman grup ve cemaatlerin Tiran ve avenesi yanında yer almaları ve dolayısıyla da yapılan zulümlere ortak olmaları gibi insaniyetle, Müslümanlıkla, insaf ve hakperestlikle telif edilemeyecek bu cinnet halleri karşısında hayal kırıklığı yaşanmaması ve sahip oldukları imanlarına rağmen bazılarının bu derecede sukut yaşamaları karşısında insanın dehşete kapılmaması çok zordur.

İçinden çıkılması çok müşkül olan bu meseleleri anlayabilmek ve dolayısıyla daha dengeli değerlendirmeler ve yaklaşımlar sergileyebilmek için On üçüncü Lem’a muhakkak surette başvurulması gereken bir şaheserdir. Bu Lem’a başından sonuna kadar dikkatle mütalaa edildiğinde akla gelebilecek en zor sorulara cevaplar bulunup meseleler açıklığa kavuşturulabilmektedir.   

Üstad Hazretleri Onüçüncü Lem’a’nın Beşinci İşareti’nde insanların sahip oldukları imana rağmen nasıl yanlış yollara girebildiklerine dair önemli tespitler yapmaktadırlar: “Acaba îmân varken, Cenâb-ı Hakk’ın o kadar şiddetli tehdidâtına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl îmân gitmiyor? “Şeytanın hilesi, cidden zayıftır.” (4/76) sırrıyla şeytanın gayet zayıf desîselerine kapılıp Allah’a isyan ediyor? Hattâ benim arkadaşlarımdan bazıları, yüz hakikat dersini kalben tasdik ile beraber benden işittiği ve bana karşı da fazla hüsn-ü zannı ve irtibâtı varken, kalbsiz ve bozuk bir adamın ehemmiyetsiz ve riyâkârâne iltifâtına kapıldı, onun lehinde, benim aleyhimde bir vaziyete geldi. “Fesübhânallah!” dedim, insanda bu derece sukût olabilir mi? Ne kadar hakikatsiz bir insan idi, diye o bîçâreyi gıybet ettim, günaha girdim.

Sonra, sâbık işaretlerdeki hakikat inkişâf etti, karanlıklı çok noktaları aydınlattı. O nur ile, –lillâhilhamd– hem Kur’ân-ı Hakîm’in azîm terğibât ve teşvikâtı tam yerinde olduğunu, hem ehl-i îmânın desâis-i şeytâniyeye kapılmaları, îmânsızlıktan ve îmânın zayıflığından olmadığını, hem günah-ı kebâiri işleyen küfre girmediğini, hem Mu’tezile mezhebi ve bir kısım Hâriciye mezhebi “Günah-ı kebâiri irtikâp eden kâfir olur veya îmân ve küfür ortasında kalır.” diye hükümlerinde hatâ ettiklerini, hem benim o bîçâre arkadaşım da yüz ders-i hakikati bir herifin iltifâtına fedâ etmesi, düşündüğüm gibi çok sukût ve dehşetli alçaklık olmadığını anladım. Cenâb-ı Hakk’a şükrettim, o vartadan kurtuldum. Çünkü sâbıkan dediğimiz gibi, şeytan cüz’î bir emr-i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. Kuvve-i şeheviye ve gadabiye ise, şeytanın desîselerine hem kâbile, hem nâkile iki cihaz hükmündedirler.”

Üstad Hazretleri kendisinden ders almış, bunları kabul ve tasdik etmiş ve kendisi ile irtibatta çok ileri olan bazı arkadaşlarının maneviyatsız ve bozuk bir adamın iltifatlarına ve sözlerine aldanarak kendisine karşı cephe almaları karşısında çok büyük hayal kırıklığı yaşamışlar ve insanların bu kadar alçalabilmelerini anlamakta zorluk çekmişlerdir. Böyle davrananlar hakkında bir takım kötü düşüncelere kapılmaktan kendilerini alamamışlardır. 

Fakat daha sonra 13. Lem’a’nın başındaki ilk dört işarette ele alınan hakikatler kendisine açılınca, aslında bu durumun düşündüğü gibi insanın çok alçalmasından kaynaklanmadığını görmüşlerdir.  Şeytan’ın küçük şeylerle bile insanı yoldan çıkarabildiğinden, tahribin çok kolay ama tamir ve inşanın çok zor olmasından, insan nefsinin Şeytan’ı dinlemeye ve iş birliğine uygun yaratılmasından ve insanın mahiyetine yerleştirilmiş olan ve faydalı şeyleri elde etmesine ve zararlılardan korunmasına yardımcı olması için verilen duyguların (kuvve-i şeheviye ve gadabiye) Şeytan’ın hilelerine kapılmaya ve ondan gelen telkinleri kabul etmeye hazır olmalarından dolayı insanlar bu hallere düşebilmektedirler.

Bu sırra binaen, Mu’tezile ve bir kısım Hâriciye mezhebindekilerin düşündüğü gibi, büyük günahları işleyen insanlar kâfir olmazlar veya iman ve küfür ortasında kalmazlar. Dolayısıyla bu realitelerin farkında olmalı ve hemen insanları karanlığa mahkûm etmemelidir. 

İradeyi dinlemeyen duygu ve latifeler

Hazret-i Bediüzzaman 6. İşaret’te konuya yeni bir açılım daha getirerek, insanın mahiyetinde bulunan ve kontrol edilemeyen bazı duygular sebebiyle de insanların yanlışlara girebileceklerini, bazı hallerde bundan sorumlu bile tutulamayabileceklerini ama Şeytan’ın vereceği vesveselerle bunu insanın aleyhine nasıl tehlikeli bir şekilde kullanabileceğini ifade etmektedirler: “Hem insanın letâifi içinde teşhis edemediğim bir-iki latîfe var ki, ihtiyar ve iradeyi dinlemezler; belki de mesuliyet altına da giremezler. Bazen o latîfeler hükmediyorlar, hakkı dinlemiyorlar, yanlış şeylere giriyorlar. O vakit şeytan o adama telkin eder ki: “Senin istidâdın hakka ve îmâna muvâfık değil ki, böyle ihtiyarsız bâtıl şeylere giriyorsun. Demek senin kaderin, seni şekâvete mahkûm etmiştir.” O bîçâre adam, yeise düşüp, helâkete gider.”

Aynı husus Mektubat’ta şu şekilde ele alınmakta ve işlenen günahın günah olduğunun inkâr edilmemesi şartıyla affedileği ifade edilmektedir: "Madem insanda bazı letaif var ki, teklif altına giremez; o latife hâkim olduğu vakit, tekâlif-i şer'iyeye muhalefetiyle mes'ul tutulmaz; ve madem insanda bazı letaif var ki, teklif altına girmediği gibi, ihtiyar altına da girmez; hattâ aklın tedbiri altına da girmez, o latife, kalbi ve aklı dinlemez; elbette o latife bir insanda hâkim olduğu zaman (fakat o zamana mahsus olarak) o zât, şeriata muhalefette velâyet derecesinden sukut etmez, mazur sayılır. Fakat bir şart ile ki, hakaik-i şeriata ve kavaid-i imaniyeye karşı bir inkâr, bir tezyif, bir istihfaf olmasın. Ahkâmı yapmasa da, ahkâmı hak bilmek gerektir. Yoksa o hale mağlub olup, neûzü billah, o hakaik-ı muhkemeye karşı inkâr ve tekzibi işmam edecek bir vaziyet, alâmet-i sukuttur!"

İnsanın mahiyetinde öyle duygular var ki bunlar ihtiyar ve irade ile kontrol altına alınamamakta, kalbi ve aklı dinlememektedirler. Bunlar bazı hikmetlere binaen insanın mahiyetine yerleştirilmiş şeylerdir ve yeri ve vakti geldiğinde insan üzerinde etkili olmaktadırlar. Buna binaen, insanlar bu duygular hükmettiği zamanlardaki işlediklerinden mesul bile tutulmayabilirler. Böyle zamanlarda, imana rağmen hakkı dinlememe ve yanlış yollara girilebilmesi mümkündür. 

Bu durum insanları bulunduğu manevi makamdan aşağı düşürmemektedir, çünkü mazereti vardır. Ancak burada kaybeden olmamak için iki hususa dikkat etmek gerektir. Birincisi, bu hallere düşünce vesvese ile insanın ümitsizliğe kapılarak kendisinin iyi şeylere liyakati ve kabiliyeti olmadığı düşüncesi ile helakete sürüklenme tehlikesidir. İkincisi ise imanına rağmen, dinin koyduğu emir ve yasaklara riayet etmediğinden dolayı dinin hükümlerine karşı bir inkâr arzusu, hafife alma veya karşıt fikirlere tarafgirlik gibi duyguların uyanması sebebiyle insanın gerçekten kaybetmesi tehlikesidir.

Büyük günahlar işleyenler nasıl mü’min kalabilir?

Ayrıca, Onüçüncü Lem’a Yedinci İşaret’te de “Günah-ı kebîreyi işleyen, nasıl mü’min kalabilir?” sorusunun cevabında daha detaylı tespitler yapılmaktadır: “Sâniyen, nefs-i insâniye, muaccel ve hazır bir dirhem lezzeti, müeccel, gâib bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azâptan daha ziyâde çekinir. Hem insanda hissiyât galip olsa, aklın muhâkemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı, ileride gayet büyük bir mükâfâta tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük bir azâb-ı müecceleden ziyâde çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor belki inkâr ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall-i îmân olan kalb ve akıl susarlar, mağlûp oluyorlar. Şu hâlde kebâiri işlemek, îmânsızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlûbiyetinden ileri gelir. Hem sâbık işaretlerde anlaşıldığı gibi, fenâlık ve hevesât yolu, tahribât olduğu için gayet kolaydır. Şeytan-ı ins ü cinnî, çabuk insanları o yola sevk ediyor. Gayet cây-ı hayret bir hâldir ki, âlem-i bekânın nass-ı hadîsle sinek kanadı kadar bir nuru, ebedî olduğu için, bir insanın müddet-i ömründe dünyadan aldığı lezzet ve nimete mukâbil geldiği hâlde; bazı bîçâre insanlar, bir sinek kanadı kadar bu fânî dünyanın lezzetini, o bâkî âlemin, bu fânî dünyasına değer lezzetlerine tercih edip, şeytanın arkasında gider. İşte bu sırlar içindir ki, Kur’ân-ı Hakîm, müminleri pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdit ve teşvik ile günahtan zecr ve hayra sevk ediyor.”

Hazret-i Bediüzzaman’ın On üçüncü Lema’da çok enfes bir şekilde ortaya koyduğu bu realiteler hesaba katılarak hadiselere ve insanların kabul edilemeyecek davranışlarına bakıldığında, insanlar kolay kolay karanlığa mahkûm edilmeyecek, bu insanlardan ümit ve alaka kesilmeyecek ve onları kazanma adına her türlü fedakârlık, ceht ve gayret ortaya konabilecektir. 
05 Eylül 2022 13:53
DİĞER HABERLER