Kabe'nin içinden yükselen ses: 'Ehliyet ve Adalet!'

"Allah size, emâneti/yetkileri ehline yani alanında bilgili, kabiliyetli ve güvenilir/dürüst olan kimseye vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor…""Bakın, Allah size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, bilendir." (Nisa, 4/58)
DR. SELİM KOÇ 

Acaba Allah Resûlü'ne Kâbe'nin içinde ayet nazil oldu mu? diye merak edenleriniz var mı? Evet Kabe'nin içinde nazil olan sadece tek bir ayet var. Evet! yanlış okumadınız sadece bir ayet. O da Nisa Sûresi’nde, "ehliyete/liyâkate" ve "adalete" vurgu yapan şu ayet: "Allah size, emâneti/yetkileri ehline yani alanında bilgili, kabiliyetli ve güvenilir/dürüst olan kimseye vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor…" Ayetin fezlekesi ise "Bakın, Allah size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, bilendir." şeklinde tamamlanıyor. (Nisa, 4/58) İşte liyâkat ve adaletin bir bütün olarak zikredildiği bu ayet, İslâm'ın hem bir özü-özeti hem de ahkam ayetlerinin esasıdır.
 
Ayetin Nuzül Seyri:

Allah Resûlü Mekke'yi fethettiğinde Kâ'be'nin kapısının anahtarları Osman İbn Talha'daydı. Asırlardır "Hicâbe" veya "Sidâne" de denilen Kâ'be'nin imar, bakım, temizlik görevinin yanında Beyt'i açma ve kapama vazifesini onlar yapıyordu. Peygamber Efendimiz Osman İbn-i Talha'yı çağırtarak kendisinden Kâ'be'nin anahtarını getirmesini istedi. Hz. Osman (r.a), anahtarı alıp getirmek için hemen annesinin yanına koştu. Ancak annesi anahtarı vermek istemedi. Bu sefer Osman elini kılıcına götürerek, "Anne! Allah'a yemin olsun ki  ya derhal verirsin ya da şu kılıcım kınından hemen çıkacaktır!" diye sertçe bir tepki gösterdi. Bunun üzerine işin ciddiyetini anlayan kadın oğluna anahtarı teslim etti. (Bkz. Müslim, Hac 83) O da koşarak geldi ve onu Peygamberimize verdi.
 
Bu arada Kâ'be'ye girmek için kullanılan basamaklı merdiven de hazır edilmişti. Allah Resûlü, Kâ'be'nin kapısını açtı. Kureyşliler kapının açılması karşısında bir şaşkınlık daha yaşadı. Zira onlar, hicâbe görevini üstlenen kimsenin haricinde Kâ'be'nin kapısını kimsenin açamayacağı gibi batıl bir inanca sahipti. (el-Hattab er-Ruaynî, Mevâhibu'l-Celîl, IV/511 ) Halbuki Mekke kapılarını açmış onu buyur etmişti. Şimdi yıllardır bu günleri bekleyen Kâ'be mi kapısını açmayacaktı? Aslında tam bu esnada Kabe'nin ve hem içine hem de dışına yerleştirdikleri putlarının artık Muhammed'i çarpacağını bekliyorlardı. Halbuki Ka'be O'na kapılarını büyük bir sevinçle açmış ve bağrına basmıştı. 
 
Böylelikle bir tabu daha yıkılmıştı. Her attığı adımla Kabe'nin çevresindeki putlar birer birer devrildiği gibi her sözü ve icraatıyla da insanların zihinlerindeki bin bir çeşit tabular üst üste yıkılıyordu. Allah Resûlü içeri girerken yanına Osman İbn-i Talha, Üsame İbn Zeyd ve Bilal'i aldı ve ardından kapıyı kapattı. (Bkz., Buhari, Hac 51.52; Meğazî 48; Daha geniş bilgi için bkz., İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, III/541)
 
Efendimiz, Kâ'be'nin İçinde

Peygamber Efendimiz Beytullah'ın içine girince bütün köşelerinde ve duvarlarının önünde durarak tekbir getirdi ve Allah'a hamd etti. Bu arada orda gördüğü bir güvercin heykelini kaldırttı. Yine orada Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. İshak'ın tasvirleri olarak duvarlara çizilmiş bazı resimler gördü. Hz. İbrahim diye resmedilmiş tabloda, İbrahim'in elinde fal okları da bulunuyordu. Peygamberimiz, dedesi Hz. İbrahim'in böyle gösterilmesi karşısında "Allah, bu büyük iftirayı atan/bu yalanı çizen kimseyi cezalandıracaktır. Zira Hz. İbrahim asla fal okları çekmemiştir." buyurdu ve za'feranlı su isteyerek hepsini sildirtti.
 
Daha sonra Kâ'be'nin içini temizleten Allah Resûlü, Müstecâr'a yakın yerdeki iki direk arasında iki rekat nafile namaz kıldı. Sonra Müstecâr'a ilerleyip alnını ve yüzünü oraya yaslayarak dua etti. Yaklaşık bir saatten fazla içeride kalan Peygamber Efendimiz, daha sonra çıkmak üzere Kâ'be'nin kapısını açtı. (es-Sâlihî eş-Şâmî, Sübülü'l-Hüda ve'r-Reşâd, V/239)
 
Allah Resûlü Kâ'be'den Çıkıyor

Resûl-i Ekrem (aleyhissalati vesselam) kapıyı açınca Kâ'be'ye girmek isteyenler oldu ve hafif bir izdiham oluştu. Hz. Halid İbn Velid bu izdihamı engellemeye çalışıyor ve insanları sessizliğe davet ediyordu.
 
Allah Resulü kapıyı açmadan önce bütün Kureyşliler metaf alanını doldurmuş; kendilerine yapılacak muameleyi merak ediyor, haklarında verilecek hükmü bekliyorlardı. Kısa bir süre, bekleyen kalabalığı süzen Rahmet Peygamberi, sözlerine tevhid inancını nazara vererek başladı ve Mekke'lilere şöyle hitab etti: "Allah'tan başka ilah yoktur. O, birdir ve ortağı yoktur. O, vaadini yerine getirmiştir. O, kuluna yardım etmiş ve tek başına düşman ordularını bozguna uğratmıştır."
 
Hamdini bu şekilde tamamlayan Peygamber Efendimiz bu kez onlara şöyle sordu: "Ey Kureyş topluluğu! Ne dersiniz, hakkınızda ne karar vereceğimi düşünüyorsunuz?" Tedirgin bir şekilde bekleyen Kureyşliler, hep bir ağızdan: "Biz, hakkımızda hayırlı bir karar vereceğini düşünürüz. Zira Sen kerîm bir peygambersin. Kerîm bir kardeşsin ve kerîm bir kardeşin oğlusun. Şimdi güç senin elindedir." Onların bu cevapları üzerine "Rahmet Peygamberi" şöyle karşılık verdi: "Ben size, kardeşim Hz. Yusuf'un, kardeşlerine dediği gibi derim: 'Bugün size kınamak yok, Allah sizi affetsin! Şüphesiz ki O, merhametlilerin en merhametlisidir.' Haydi şimdi gidiniz hepiniz hür ve serbestsiniz." Ardından konuşmasına şöyle devam etti: "Dikkat ediniz! Bugün Cahiliye dönemine ait her türlü faiz işlemleri kaldırılmıştır. Her çeşit mal ve kan davaları ve övünme vesileleri şu iki ayağımın altındadır. Kaldırdığım ilk kan davası da amcamın oğlu Rabîa İbn Hâris'in kan davasıdır. Câhiliye döneminden de sadece sidâne ve sikâye hizmetleri muhafaza edilecektir." (Burada verilen hutbe daha uzundur. Aslı için bkz., es-Sâlihî eş-Şâmî, Sübülü'l-Hüda ve'r-Reşâd, V/242)
 
Allah Resûlü konuşmasını tamamlayınca aşağıya indi. Buradaki fetih konuşmasında hac ve Mekke idaresiyle ilgili sidâne ve sikâye dışında bütün görevleri kaldırdığını ilan etti. Şimdi fetihten sonra bu iki önemli hizmet/görev kime ve hangi kıstasa göre verilecekti?  

 


Anahtar Kime Verilecek?

Allah Resûlü merdivenlerden aşağıya doğru inerken, "Allah size emanetleri  ehline;  alanında yeterli bilgiye sahip, güvenilir ve kabiliyetli/tecrübe sahibi olana vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder. Allah bununla size ne de güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah Semi' ve Basîr'dir." ayetini okuyordu. Bu ayet kendisine Kâ'be'nin içinde daha yeni nazil olmuştu. Kâ'be'nin anahtarı da elindeydi. Aslında bu ayet, anahtarın kime verilmesi gerektiğini de açıkça ifade ediyordu. O da bu ayetin işareti ve Cibrilin delaletiyle anahtarın kime verilmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Ancak merdivenlerde durakladı ve Kâ'be'nin anahtarını göstererek: "Bu konuda bir şey söyleyecek, konuşacak kimse var mı" diye sordu. Hz. Abbas, Hz. Ali ve Haşimoğullarından bir grub hızlıca ayaklarının üzerine doğrularak, ellerini uzattı ve sikâye göreviyle birlikte Hicâbe'nin de kendilerine tahsis edilmesini istedi. (İbn-i Sa'd, Tabakât, V/12) 

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) onların bu isteklerine karşı bir şey demedi. Bilakis, "Osman İbn-i Talha nerede?" diye sordu. Osman İbn-i Talha'ya hemen haber verildi, o da geldi. Sidâne görevinin yeniden kendisine verilip verilmeyeceğini kendisi de merak ediyordu. Birkaç asırdır yaptıkları Kâ'be hizmeti ve ona bağlı olarak yürüttükleri Kâ'be'yi açıp kapama işi Hz. Abbas'ın isteğiyle Abbasoğullarına verilecek miydi? Huzura varmış el-pençe divan durmuş, "Buyurun Ya Rasulallah! Beni emir buyurmuşsunuz!" demişti.
 
Emanet Ehline Teslim Ediliyor

Allah Resûlü, herkesin merakla bekleyişleri arasında Kâ'be'den çıkarken okuduğu ayeti tekrar okudu ve, "Ey Osman! Bu anahtar senin hakkındır. Aynı zamanda bugün iyilik ve vefa günüdür." buyurdu. (İbn-i Hişam, es-Sîre, IV/35; İbn-i Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, VIII/79 ) Ardından anahtarı ona doğru uzatarak "Ey Osman! Buyurun. Allah'ın size verdiğini alınız." dedi. (İbn-i Sa'd, Tabak'at, V/13) O, anahtarı teslim alırken amcasının oğlu Şeybe İbn Osman da yanındaydı. Efendimiz sözlerini tamamlarken onlara şu müjdeyi de verdi: "Ey Ebu Talha evlatları! Dedelerinizden kalan bu emaneti sizde ebedi kalmak üzere alınız. Bunu sizin elinizden ancak zalim olan kimse almaya kalkışabilir." (İbnu'l-Esîr, Usdü'l-Ğabe, s. 823) "Ey Osman! Allah sizi, Beyt'ini muhafaza hususunda emin ve ehil buldu ve bu emaneti size verdi. Kâ'be vesilesiyle size gelecek şeylerden ma'ruf çerçevesinde yiyebilirsiniz de." (İbn-i Sa'd, Tabakât, V/13)

Efendimiz sözlerini tamamladıktan sonra, "Bir de Ey Osman! Anahtarı hemen saklayınız!" diye emretti. (İbn-i Sa'd, Tabakât, V/13) Bu cümlelerle artık emanet ehline teslim edildiği gibi, kıyamete kadar Kâ'be'nin anahtarlarının kimin uhdesinde kalacağı da belirlenmiş oluyordu. Bu şeref sadece onlara ait olmayacak, gelecek nesilleri de Allah Resûlünün tavzifiyle bu şereften hissedar olacaktı.
 
Kendisine Haksızlık Yapana, Haksızlık Yapmayan Nebi

Allah Resûlü Osman İbn-i Talha ve amcasının oğlu Şeybe ile konuşmasını tamamlamıştı. Hz. Osman anahtarı saklamak için ayrılmış ve bir miktar yürümüştü. Tam o esnada Allah Resûlü tekrar kendisine seslendi. Osman tekrar geri geldi. Bu kez Peygamberimiz ona hicretten önce aralarında geçen şu olayı hatırlattı. Hatırlar mısın ey Osman! Her pazartesi ve perşembe günleri Beyt'in kapısı açılır ve isteyenler içeri girerdi. Bir gün herkes Kâ'be'ye girerken beni engellemiş ve içeri girmeme mani olmuştun. O gün ise bu davranışın karşısında sana şöyle demiştim: "Ey Osman! Bir gün sen beni, bu anahtarı benim elimde ve onu istediğim kimseye vereceğim bir konumda göreceksin!" Bunun üzerine sen "O zaman Kureyş helak ve zelil olmuş demektir" diye cevap vermiştin. Ben ise sana, "Hayır! Kureyş asıl o zaman gerçek değerine kavuşacak ve aziz olacaktır" demiştim. Bu hatırlatmalar üzerine o günlere giden Hz. Osman İbn-i Talha bir kere daha duygulandı ve adeta imanını tazeleyerek, "Evet Ya Rasûlallah! Şehadet ederim ki Sen Allah'ın Resûlüsün." diye karşılık verdi. (İbn-i Sa'd, Tabakât, V/11)  Osman, yaptığı zulüm ve haksızlıklar karşısında büyük bir mahcubiyet yaşarken, Allah Resûlü zalimlere karşı bile adaletten ayrılmamak gerektiğinin en güzel misallerinden birini sunuyordu.
 
İşte o günden bugüne hicâbet vazifesi Osman İbn Talha ve Şeybe İbn Osman'ın soyundan gelen kimseler tarafından yürütülmekte… Sikâye görevi ise artık Kâbe'nin yönetimi tarafından deruhde edilmektedir.
 
Emaneti Ehline Vermeyen Millet, Kıyametini Beklesin!

Allah Resûlü Kur'ân'ın "emanetleri daima ehline teslim etme" vurgusunu farklı vesilelerle dile getirir ve bu hususta tahşidat da bulunur. Bir gün ashabıyla birlikte sohbet ederken bir bedevî gelir ve "Ya Resûlallah! Kıyâmet ne zaman kopacak?" diye sorar. Ancak Efendimiz konuşmasını kesmez devam eder. Bunun üzerine sahâbîlerden biri "Peygamberimiz onun sorusunu duydu, fakat soruyu beğenmedi." der. Bir başkası ise "Hayır, sorusunu duymadı." diye  yorum yapar. Biraz sonra Allah Resûlü sohbeti tamamlayınca "Kıyâmet hakkında soru soran şahıs nerede?" buyurur. Bedevi ayağa kalkar ve "Buradayım ey Allah'ın Resûlü!" der. Efendimiz ona "Emanet zayi edildiği zaman kıyameti bekle!" buyurur. Bedevî, "Emanet nasıl zayi edilir?" diye sorunca Efendimiz, "Emanet, ehil olmayan kimseye verildiği zaman kıyameti bekle!" buyururlar. (Buharî İlim 2, Rikâk 35)

Dolayısıyla istihdamda ilmi, kabiliyeti, tecrübeyi, ahlakı, başarıyı, adaleti, hukuku sonuçta liyâkati rafa kaldırıp bunların yerine akrabalığı, yandaşlığı, yakınlığı ya da bir gruba/partiye vs aidiyeti koyanlar bir milletin ancak kıyametini hazırlar; onları topyekun kaosa, fitneye ve ateşe sürüklerler.
 
Sonuç: Emaneti ehline teslim etmeyen hakiki mümin olamaz

Emanet, onu taşıyabilecek ve temsil edebilecek vasıflara sahip kişilere teslim edilirse ancak adalet gerçekleştirilebilir. Aksi takdirde naehil ellerde hem emanet hem de adalet zayi olur gider. Adaletin kaybedildiği bir ülkede ise iman da İslam da, ihsan da ahlak da, Hak da dindarlıkta hülasa her şey kaybedilir. Bütün değerlerin altüst olduğu böyle bir ülkede artık zulüm hakim olur. Zulmün sonu ise helak edilmektir. Onun için adaleti ikame etmek isteyenler önce millete ait bütün işleri ehline/liyâkat sahiplerine teslim etmelidir.
 
Kur'an ve sünnetin verdiği "ehliyet ve adalet" düsturlarına riayet etmeyenler emanete ihanet eder ve asla gerçek mümin olamazlar. Zira Allah Resûlü’nün ifadesiyle münafıklığın alametlerinden birisi de "emanete ihanet etmektir." (Bkz. Buhârî, İman 24; Müslim, İman 107, 108) Mümin olmanın şiarı ise emanete riayet ve buna bağlı olarak adaleti gerçekleştirmek bir de Allah'a, Resûlü’ne ve müminlere verilen sözleri yerine getirmektir: "Ve o müminler ki, kendilerine gerek Allah’ın, gerekse insanların verdiği emânetleri en güzel şekilde korur, verdikleri sözü de mutlaka yerine getirirler." (Müminun 23/8)

Evet, emaneti ehline teslim etmeyen adil olamayacağı gibi hakiki mümin de olamaz. Fetih günü Kabe'nin içinden Allah ve Resûlü’nün bütün insanlığa verdiği tevhid mesajının yanında ikinci büyük mesaj ehliyet ve adalet mesajıdır. Ehliyet ve adaleti zayi edenler zamanla tevhidi de zayi ederler. Allah Resûlü’nün "Emanet anlayışını kaybeden imanını, sözünde durmayan da zamanla dinini kaybeder." (Bkz. Ahmed İbn Hanbel, Müsned, III/135 (12567); Münzirî, et-Terğîb ve't-Terhîb, IV/77)  ikazı, bu tehlikeyi net bir şekilde haber verir.
12 Nisan 2023 14:06
DİĞER HABERLER