Kültür mirasımızın münevverleri -2

Tarih bir akışkanlık içinde süratle akmaya devam ediyor. O akışkanlık ve hareketlilik hadiselere farklı boyalar çalıyor, farklı tınılar yüklüyor.
M. ERTUĞRUL İNCEKUL

Allâme Hamdi Yazır, Metâlib ve Mezâhib

Tarih bir akışkanlık içinde süratle akmaya devam ediyor. O akışkanlık ve hareketlilik hadiselere farklı boyalar çalıyor, farklı tınılar yüklüyor. Geçmişin servetlerini geleceğin kazanımları ile buluşturabilenler için yepyeni ufuklar açılıyor. Çağın rengine renk katma şansını elde edebiliyoruz. Kültür dünyamız ve insanlık tarihine katkıda bulunan şahısları tanımak, eserlerini okumak bize günümüz ve gelecek adına yepyeni fikirler, ilhamlar veriyor, kapılar, koridorlar açıyor.

Yakın tarihin şüphesiz en göze çarpan münevverlerinden birisidir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (1878-1942). Antalya’nın Elmalı ilçesinde doğdu. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Meclis-i Mebûsan'a Antalya mebusu olarak girmiştir. Elmalılı tefsiri diye bilinen yakın dönemin en önemli tefsirlerinden Hak Dini Kur’an Dili eseri, siyaset alanındaki etkinliği, felsefe ile ilgili çalışmaları, ahlâklı, erdemli yaşamı ile “Allâme” unvanına layık görülmüştür. Çağı iyi okuyabilmiş, çizgisini yitirmemiş bir münevverimizdir. Türkçenin yanında Arapça ve Farsça ile şiir yazacak kadar üst seviyede bir bilgiye sahipti. Ancak yazılarında sade bir Türkçe kullanmıştır. Bunların yanı sıra Fransızca'yı 6 ayda öğrenmiştir. Fransızca'dan tercüme ettiği Paul Janet ve Gabriel Seailles‘in Felsefe Tarihi'ne önsöz niteliğinde Metâlib ve Mezâhib kitabını yazmıştır. Dönemin sosyal bilimlerine vakıf olmuş, içtimai çalkalanmaları iyi okumuş bu istisna dimağın yazmış olduğu Metalib ve Mezahib kitabının satır aralarından Avrupa Felsefesi ve 1900’lerin ilk çeyrek asrını okumaya çalışalım;

“Avrupa uyanışı 14. Yüzyılda başlar. Aristo’dan Dekart’a, Dekart’tan Kant’a gelinceye kadar felsefi fikirde vaki olan büyük ilerlemeler, hep yeni bir yol bulmak ve eşya hakkında yenilik getiren bir görüş keşfetmek ve geçmişteki nazariyeler yerine, o zamana kadar konulmamış yeni nazariyeler ikamesine girişmekten ibaret değil midir? Yeni bir felsefe, bilgi ve vücûd nazariyesinin şekil değiştirmesinden başka bir şey midir? Evet, meseleler aynı hudut içine konulmuş olarak kalmış değildir.”

Felsefe alanında çalışmaya yeni başlayanların bir ruh buhranına düşeceğini anlatır. Ruhu dağılanın hakikat ile bağı kesilir, fikir dinamik görülse de vicdani itkan kalmaz. Her şeye ayrı bir görüş ile bakmak, fikri yapının oturmaması, devamlı görüş değiştirmekle hakikat bulunması güçleşir. Vicdan ve vücûd irtibatı kesilirse şahsiyet dağılır, der. Bu yüzden, ilim ve felsefede malumat yığmak değil, bilgiler ve ilimler arası bağları kurup, yeni yeni terkiplere, fikirlere, buluşlara ulaşabilmektir. Yoksa kalabalıklar içerisinde herkesin elini tutan bir çocuk gibi hep farklı yönlere gidebilir ve hedefe hiç bir zaman varamayız, kayboluruz. 

İlimler akli ve nakli ilimler olarak ayrılırlar. Akıl nakle, nakil ise akla ihtiyaç duyar. Ustasız sanatkar, hocasız alim ne kadar kabiliyetli olsa da tam anlamıyla başarılı olamaz. İlimlerin nakilci yönünden ziyade günümüzde akılcı yönüne bakmak gerekir. Sentezci, kritik eden akıllar yeni yeni oluşumlar, fikirlere ulaşabilirler. Tabii ki sağlam bilgiye dayanan referans kaynaklarına, vahyin aydınlığında bir akıl günümüz problemlerine çözümler üretebilecektir. “Eşari’yi bilmeyen Razi’yi, Newton’u tanımayan Einstein’dan bir şey anlamaz.” Sözü ile Allâme Hamdi Yazır geçmişi bilmeyenin geleceği olmayacağına vurgu yapar.  Ayrıca, “değişiklikler çabuk olabilir, fakat terakki bir hayli muhafazakardır.” der. 

Branşlaşmaya dikkat çeker önsözünde, eskiden bir filozof matematikçi, biyoloji uzmanı , hekim olabiliyordu ama şimdilerde içtihadın bölünmesi ve sadece ferdi dehaların yeterli olamayacağı, cemiyetlerin, organizelerin olmasının zaruretine dikkat çeker. Felsefe ve dini ilimlerin ahenkli olmasının gerekliliğini yazar. Bir memleketin hepsi dindar olabilir, fakat hepsinin âlim olması muhaldir. Avamında ne din ne de ilim olmayan cemiyetler çöker, der.” Milliyet aslında içtimai vicdandır, toplumu bu vicdan ayakta tutar. Milletin terakki etmesi de bu vicdan genişliğine bağlıdır. Her devletin bir milleti vardır ama her milletin bir devleti olmayabilir.”

Ayrıca kitabında şu ifadelere yer verir “Felsefenin sonu (Din Felsefesi) olmuştur. Felsefe hikmet demektir. Din felsefesi yapmak bir din koymak demek değildir. Hak dinini tanıtanlar ise hakimler değil, peygamberler ve evliyadır. Filozoflar, Peygamberlerin talimatını, öğrettiklerini izah ve tatbiki ile hakim ve veli olabilirler. Dine karşı çıkan filozoflar genelde noksan idraklerinden veya hakikati göremediklerinden dinle mücadeleye girişmişlerdir. 18. Asrın maddeci ve dinsiz filozofları Büchner gibiler, madde atomlarını ayıran, hareket ve hareketsizlikleri sağlayan ilişkilileri idrak edemedikleri için inkara gitmişlerdir. Kant gibi filozoflar ise tenkid yoluyla felsefeyi feda etmiş olduğu halde, dini veya bir Yaratıcı güç olduğunu inkar etmemişlerdir.”

Felsefenin Ahlak ilmini, Hikmet ilmini ameli yönüyle İslam tasavvufuna benzetir. Pozitivistlerin ilk dönemde dini bir tarafa bırakmalarına rağmen sonradan vicdanlarında mahkum olduklarını ve yeni bir din arayışı ile Tanrı yerine İnsan, Arz ve Feza(uzay) olarak üçlü din çıkardıklarına değinir. Böyle bir uydurma dini de eski Paganizm adetlerine benzetir. Spencer ise getirdiği öğretilerle Fransa’nın temelinde olan Pozitivist Dini, bir anlamda laikliği ağır eleştirilerde bulunmuştur. Tüm bu çalkalanmalar insanlık ailesinde ahlâki derin yaralar açmıştır, tıpkı günümüzde olduğu gibi. Fenni gelişmeler maalesef insanların zulmüne, kinine, nefretine, şiddetine engel olamamıştır. Maneviyat boşluğu bu kaosu artırmış ve dünya savaşlarına, dünya krizlerine tıpkı günümüzde olduğu gibi sebep olmuştur, olmaktadır. 

Kitabın bir başka bölümünde Hamdi Yazır, Auguste Comte gibi Pozitivizmi savunanların insanı tanrı yerine koyduklarını ama onların bile, taptıkları insanların arzularını, isteklerini sormaları gerektiğini vurgular. Bunun içindir ki; Allah’ı bilmeyenler, mabudlarını kendi önlerine dikmek ve ondan ilham almak isterler. Peygamberlere ve vahye dayanmayan bütün batıl inançlar buradan çıkmıştır. Çünkü din ve inanma hissi doğuştan vardır. 

Hristiyanlık ve Felsefe Tarihi için şunları ifade eder; “Bu suretle, bugünkü Hıristiyanlık, varlığını, ilim ve felsefenin teyid ve tasdiklerinden değil, beşer hissiyatının Hakka olan meyilinden başka diğer temayüllerle devam ettirebilmektedir. Denebilir ki, bugünkü Hıristiyanlık zararını bilerek şarap içmeğe benzer. Keyif için ekseriya insan aklının kıymetine hücum eder. İslâmiyeti pozitivist olmakla itham eyler. (Alexandre Bain) nin dediği gibi, ilmin kaçtığı çelişmeleri beğenerek alkışlar. Onda güya bir sanat şiiriyeti görür. Hakikatta, insan aklı hakikata hâkim olmadığı gibi dine de hâkim değildir. İnsan aklı, mutlak hakikatı ihâta edemediği için, bütün ilâhî hakikatları ve kudretleri kendisinden çıkarmağa kalkışırsa, küstahlık etmiş olur. Fakat, ilâhi kudretin muhâle taalluk etmediğini anlar. Akıl için en büyük muhâl alâmeti tenakuzdur. Akıl, mutlak hakkın bütün hududunu çizemez. Fakat, akıl demek, mutlak hakkın mutlak muhalden ayrıldığı hududu bilmek demektir. Akıl, hakikatte tenakuz bulamayacağı gibi dini bilgilerde de tenakuz bulamaması lâzım gelir. Çelişen bir kaziye, akıl nazarında anlaşılmamış değil, bâtıl olduğu anlaşılmış ve reddi icap eden bir şeydir. Akıl buna karşı aczini değil, kudretini görür. Icâz ile tâ'cizin büyük farkı vardır. Tenakuz, aklı âciz hale getirmez, taciz eder, rahatsız eder. Acze düşmek karşısında akıl ve vicdan emre hazır ve mahfuz kalır.” Hasılı aklın idrak konusundaki kusuru mümkün olmayanlar sahasında değil, mümkün olanlar sahasındadır. İlim ve din birbiri ile çelişmez.

Duygu ve akıl birbirine zıt düştüğünde insan karakterinde bunalımlar meydana gelir. Hisler irade üzerinde baskın olduğu için akıl ve ilim mağlup olabilir, o yüzden vicdan birliği çok önemlidir. İnanç ve aşkın birleşimi, düşünce ve aksiyon bütünlüğünden ısrarla bahseder. Akli lezzetler kalıcı, hissi lezzetler geçicidir. Akılcı olmayan, düşünmeyi meleke haline getiremeyen ruhlar günlük neticelerle çok uğraşırlar, o yüzden çabuk modaları geçebilir, basit hadiseler karşısında yıkılabilirler. İnsanlık yenilikten hoşlanır. Ama yenilik ölümün yeniliği değil, hayatın yeniliği olmalıdır. Büyük şair Lebid; Her yeninin bir tadı vardır fakat ben ölümün yenisini tatsız buldum, demiştir. 

Yine his ve akıl dengesini enfes özetler,” Sırf hissi vicdan ile yürüyenler, küçük tecrübelere bağlı kalıp elem ve lezzetlerin esasından ve neticelerinden gafil bulundukları gibi sırf akli vicdan ile yürüyenler de, küçük tecrübelerin verdiği görme zevkinden gafil ve aklın esasında gizli hissi tecellilerden de mahrum olurlar. Çünkü akıl, mücerret bir zihniyetten ibarettir. Zihin ise, bizzat hâdiselere şâhit olan bir vicdan değil, vicdanın mâzi kıymetini hâizdir. O zihniyetin hal ve istikbal ile münasebetidir ki asıl vicdan zevkini teşkil eder. Meselâ, akıl bir kere Allah'a götürür. Fakat o akla karşı olmayan hissi vicdandır ki; günlük hâdiseler ile buluşmanın zevkini tazeler durur. Hisleri kapanmış olan, sırf aklın işi, sönük bir geçmiş intibain hayal gölgesinde donup kalmaktadır. İlk idrak neşvesini veren intibain temeli ne kadar zaman aşımına uğrarsa o neşve o nisbette söner, yerine kasvet gelir.” 

Dinin yenilenmesi ile ilgili Allâme Hamdi Yazır, din bir tekamülü tamamlayıp mahdut, sınırlı bir süre için gelmiş bir din değildir, kıyamete kadar kendini yenileyecek dinamiklere sahiptir, der. Ayrıca peygamber varisi olan alimler için tecdit ölçüsü olarak şunu verir; “Yenilik yapacak olan, birliği kırmayacak, şikakı arttırmayacak, işin esasını inkâr etmeyecek, teferruatı asıldan ayırmayacak, istikametten sapmayacak, mücerret heveslere kapılarak ümmetin vicdanını yabancı vicdanlar gibi yapmağa çalışmayacak ve ümmetin şahsiyetini ortadan kaldıracak bid'atlere yol açmayacaktır. Yenilik bize nefret değil sevgi aşılayacak, korku ve endişe değil güvenlik getirecektir. Her asrın tarihini güzelce zaptetmek ve o tarihte, şer'i sebep ve illetlerin ameli kıymetlerini ve içtimai neticelerini tetkik ve bu suretle geçen asrın bir fezlekesini yapıp gelecek asrın ihtiyaçlarını tespit etmektir.” 

Finali İslam âleminin içinde bulunduğu musibetlerin, büyük çalkantıların, sükûtların yine büyük uyanışlara, heyecanlara sebep olacağına olan inancı ve temennisi ile tamamlar.
29 Kasım 2022 13:06
DİĞER HABERLER