Kur’an makuliyetinde ve aklîliğinde

Sahabe Efendilerimiz Kur’an’ın canlı tefsirleri olarak, Kur’an’ın feyzi ve nuru ile bir anda zâhirden hakikate geçen şanslı nesildir.

Abdullah Aymaz | samanyoluhaber.com

Kur’an-ı Kerim, Cenab-ı Hakkın bütün isimlerinin en azam tecellisiyle insanlığa inmiş bir kitaptır. Cenab-ı Hakkın geçmiş ve geleceği içine alan sonsuz ilminin de bir yansımasıdır. 300 bin 620 harf ile yani sayılı ve sınırlı harfler ile sınırsız mânâlar ifade eder. O, her asırda tazedir, hem de turfanda ve taptâze… Onun için ilim-fen ve akıl asrı olan çağımızda, insanlığın Kur’an’a ihtiyacı her zamankinden çok daha fazladır.

Bizzat Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor ki: “Eğer dağlar yürütülecek olsaydı, Kur’an’la yürütülürdü, yeryüzü paramparça olup da ölüler konuşturulabilseydi, o da yine bu Kur’an ile olurdu.” (Ra’d  Suresi, 13/31)

Biz, Kur’an’ın canlı tefsirleri Sahabe Efendilerimizle kısa bir anda gerçekleşen olaylara bir bakalım: “Her biri, birer kalb ve ruh kahramanı olan Sahabî topluluğu, Kur’an’ın feyyaz (çok feyizli)  ve bereketli ikliminde neş’et etmiş (yetişmiş) aşkın bir cemaattir. Onlar, arzın büyük bir bölümünde derin bir tesir icra etmişlerdir ki, DAĞLARI  SÖKÜP  ATMA, CANSIZ  CESETLERE HAYAT  OLMA  ve  ARZI  SEMÂYA  BAĞLAMA  ölçüsündeki bu harika işte, onlarla boy ölçüşecek bir başka toplum göstermek mümkün değildir. Kur’an’a gönül veren, O’nun semâvî disiplinleriyle yoğrulup şekillenen; daha doğrusu, ruhta, mânâda KUR’ANLAŞAN  bu insanlar, (hakkı bâtıldan ayıran)  Furkan ile olmazları oldurmuş; ölü ruhlara ebedî var olmanın yollarını açmış; arzın şeklini değiştirmiş; temas ettikleri toplumlara ötelerin zevkini duyurmuş; düşünceler üzerindeki zincirleri kırmış; ağızlardaki fermuarları çözmüş; hilkatteki müstesna yeri açısından insanoğlunu yeniden Allah’ın oturttuğu tahta oturtmuş; ona yitirdiği itibarını iâde etmiş; kainat, eşya ve insanı yeni baştan yorumlamış; tekvînî emirlerle (fen-teknik ve teknoloji ile ilgili Allah’ın koyduğu kanunlarla),  teşrîî (dînî hükümleri ifade eden) kurallar arasındaki o derin ve sırlı münasebeti bir kere daha vurgulamış; kalb, irade, his ve şuurun nihâî gayelerini belirleyip ortaya koyarak, insan ruhundaki izâfî, nisbî ve potansiyel değerlerin  inkişaf ettirilme usûl ve esaslarını harekete geçirip düz insanı, İNSAN-I  KÂMİL  olmaya yönlendirmiş ve böylece ona, gözünün iliştiği, duygularının ulaştığı, kalbinin hissettiği herşeyde Kudret ve İradesi Sonsuz’un mevcudiyetini duyurmuş ve herşeyi götürüp, gerçek sahibine bağlamıştır.” (M. Fethullah Gülen, Kur’an’dan İdrake  Yansıyanlar)

Sahabe Efendilerimiz Kur’an’ın canlı tefsirleri olarak, Kur’an’ın feyzi ve nuru ile bir anda zâhirden hakikate geçen şanslı nesildir. Elbetteki Efendimizin (S.A.S.) himmetiyle en büyük velilerden bile daha yüksek bir  mevki kazanmışlardır. Onların Efendimizin (S.A.S.) huzur ve sohbetinde kazandıkları bu konumu başkaları 40 sene riyazat ve zikirle kazanamazlar. Bunda şüphe yok…
Cenab-ı Hak, onların bir izdüşümü olarak, Efendimizin (S.A.S.) evlatlarından ve çıraklarından Üseysî bir yolla kana kana, doya doya Kitaptan ve Sünnetten istifade etmiş olan İki Büyüğümüzün  hârika rehberliği altında bulunuyoruz. Şahit olduk ki, bütün baskı ve tehditlere rağmen ülkemizde eğitim adına, elit yetiştirme adına, hakka ve hukuka riayet hesabına kısa zamanda çok büyük hizmetler oldu. Hârika inkişaflar meydana geldi. Hasetler, kinler, garazlar ve hiç bitmeyen gayızlar bu gelişmeleri bir türlü hazmedemedi. Bildiğimiz gibi bir patlama yaşandı. Ama kader pek çok kabiliyeti, cebr-i lütfî ile dünyanın her tarafına birer tohum gibi saçtı…

Fakat bütün bunlar kaderin nihâî hedefi için yeterli değildi ki, daha büyük bir şey gerekiyordu. Onun için koronavirüs problemi karşımıza çıktı. Bütün bir insanlık problemi olduğu için hangi ırktan, hangi dinden, hangi renkten olursa olsun bütün insanlar bir araya geldiler. Bu geliş sun’î, gösterişten ibaret bir birliktelikten ibaret değil. Fakat, samimî, fıtrî ve içten. İşte bu durum esas istenen beklenen, sulhü umumiyi gerçekleştirecek cinsten… Onun için bizim hepimizi düşünce olarak, anlayış biçimi olarak aklî, mantîkî ve evrensel düzeyde ortak güzelliklerde birleştirecek kökü ve özü semavî gerçeklere bağlı hakikatlara ihtiyaç var. Bu hususta Büyüklerimizin kitaplarını, düşünceleri zaten bu zamana kadar kimlere takdim etmişsek takdirlerle, tebcillerle karşılaşmıştık. Çünkü o feyizli ve ilhamî eserler, akıllara ve ruhlara hoş geliyor. Kalbleri ve vicdanları besliyor. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri yüz sene önce “Vicdanın ziyası dînî ilimlerdir. Aklın nuru ise medenî fenlerdir.” demiş ve bütün meseleleri bu ikisinin bileşimi olarak, takdim etmiştir. Onun için anlattığı herşey insanların hem kafasına hem de kalbine hoş gelmektedir. Akıl ilim ve fen çağının insanlarının bekledikleri işte bu gerçeklerdir. Evet imanın yeri kalb ve vicdandır. Ama akıl, kalbe gelecek şüphelere karşı bekçi ve süpürgeci durumundadır. Cenab-ı Hakkı hâşa boşuna yaratmış değildir. Onun için aklın da tatmin edilmesi gerekmektedir. 

İşte insanlara lazım olsa kalbi, vicdanı beyni tatmin edecek eserler bunlardır. Cenab-ı Hakka imana ve ubudiyet zemin hazırlayan bu koronavirüs ile nadas edilip biçilmeye hazır hale getirilen dünyada bütün insanlığa Anadolu mahsülü bu Külliyat ve Pırlanta serisinin çok iyi tanıtılması gerekiyor. İşimize bakalım. 

04 Mayıs 2020 10:02
DİĞER HABERLER