Samanyoluhaber.com yazarlarından Hüseyin Odabaşı, 'Kur'an cemaati' başlıklı yazısında önemli noktalara işaret etti.
Din düşmanları veya modern yorumcular veya seküler mantığın esiri olanlar, dinimizin hayatta karşılığı olmadığını savunurlar.
Dinimizin hayatta karşılığının olmadığını savunmak, Kuran’ın günümüzde geçerliliğini yitirmiş olmasını savunmakla aynı anlama gelir. Çünkü dinimizin temel noktaları her şeyi ile Kuran’a dayanır.
Ortadoğu'da çok Müslümanlar hatta toplumlar, milletler, devletler vardır, fakat Kuran’ı kendine esas alıp da hayatını ona göre yaşayan coğrafyası belli bir topluluk yoktur. Eğer ideal manada Kuran’a cemaat bir topluluk olsaydı, Bediüzzaman Hazretleri; “Kuran cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem” serzenişinde bulunmazdı. (Tarihçe -i Hayat, İsparta Hayatı) Aslında bu serzeniş günümüze ulaşan fakat asırları aşan bir serzeniştir:
“Peygamber der ki, ‘Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey haline getirdi.'" (Furkan, 25/30)
Bugün asıl dert şudur dostlar! Kuran günümüz insanına hitap ettiği idrak edilemediğinden ve anlaşılamadığından veya bu irtibat koparıldığından, Kur’an’ın öğretilerine göre küçük de olsa bir dünya veya topluluk yoktur. Yani Kuran cemaatsizdir.
Şekli ve sistematik olarak Kuran’ın günümüzün nesline ulaşamayışının yani irtibat kopukluğunun en büyük sebebi, “örgün eğitim” sisteminde Kuran kaynaklı dini öğretiye kesinlikle yer verilmemesidir. Kuran’ı ve dinimizi anlama yaşı ve zamanını geçirdikten sonra daha sonraki yaşlarda Kuran’ı derinlemesine anlayıp kavramak ise mümkün olmaz. “Ağaç yaş iken eğilir” atasözü din ve Kuran eğitimi için de geçerlidir.
Üstadımız günümüzde neden Kuran müçtehitlerinin çıkamayacağını anlattığı 27. Söz’de, o günkü eğitim sistemine atıfta bulunarak günümüzün dâhi zekaya sahip alimlerin yüz senede elde edemeyecekleri seviyeyi geçmiş zamanın 10 yaşındaki Süfyan İbn-i Uyeyne gibi müçtehitlerin rahatlıkla ulaşabildiğini belirtir. Yani Süfyan İbn-i Uyenye bugün yaşasaydı 10 yaşında elde ettiği içtihadi seviyeye ulaşabilmesi için şimdi 100 sene çalışması gerekirdi.
“Şu zamanda birisi 4 yaşında Kuranı hıfzedip, alimlerle mübahase eden Süfyan İbn-i Uyeyne olan bir müçtehidin zekasında bulunsa, Süfyan’ın içtihadı kazandığı zamana nispeten on din zekasında bulunsa Süfyan’ın içtihadı kazandığı zamana nispeten on defa fazla zamana muhtaçtır. Çünkü Süfyan’ın ibtida-yı tahsil-i fitrisi sinn-i temyiz zamanında başlar.” (Sözler, sf, 642)
Evet, o devirde zamanın meyli o yöndedir ve eğitim altyapısı dinin ve Kuran’ın hızlı bir şekilde idrak edilmesine olanak tanıyacak şekildedir. Bugün ise tefsirden doktora yapan bir hocanın ulaştığı Arapça bilme seviyesine o zamanlarda 10 yaşındaki bir talebenin ulaşması rahatlıkla mümkündü. Evet, günümüzde bir terakki vardır fakat bu terakki daha çok dünyayı elde etmeye yöneliktir. Halbuki çoğu zaman dünyayı derinlemesine bilmek ve ona müteveccih olmak, dini ve Kuran’ı hakkını vererek bilmeye manidir. Aralarında ters orantı, yani makusen mütenasip bir ilişki vardır. Gazali’nin tabiri ile akl-ı maad, akl-ı maaşın zıddına çalışır.
O zaman bugün ne yapacağız? Zaman başkalaşmış asır değişmiş diyerek bu karanlığa teslim mi olmalıyız. Hayır.
Gerekli dini bilme donanımını ilkokul sıralarında elde etmemiş de olsak, hacca giden karınca misali Kuran’ı anlama ve idrak etme maceramız ölene dek devam edecektir, inşallah!.Kuran-ı Kerim evrensel ve kıyamete kadar hükmü geçerli olan bir kitap olduğuna göre, Kuran’ı idrak edip hayatımıza hitap edebilmesi hususundaki görev ve çaba daha çok bize düşer.
Kuran’daki ayetlerin esbab-ı nuzül, yani ayetlerin inme sebeplerini ve ruhunu kavrayarak tevilu’l ehadis metoduyla yol almaya çalışmalıyız.
O zaman esbab- ı nüzül nedir? Ayetlerdeki esbab-ı nüzulü bilmek demek, ayetlerin Peygamber Efendimiz (sav) döneminde yaşanan hangi olay üzerine nazil olduğunu yani hikayesini kavramak demektir. Örneğin Aksa mescidi olan kıblenin değiştirilmesi için kıvranarak gökten vahiy bekleyen Peygamberimiz (sav) için Kuran: “Kad nera tekallube vechuke fissema-Rasûlüm! Biz, kıbleyle alakalı vahiy ümidiyle yüzünü sık sık göğe doğru çevirip durduğunu elbette görüyoruz.” (Bakara, 144)
İlk Müslümanların Mekke’de iken Mescid-i Aksa tarafına doğru namaz kılmaları nedeniyle üzüntü içinde olan Peygamberimiz’in (sav), Medine döneminde namaz kılarken Kabe’ye yönelmek için kıvranarak gökten haber beklediğini ve bunun üzerine bu ayetin indiğini bilmezsek, Kuran’daki mezkûr (bahse konu olan) ayetin bize ne demek istediğini tam anlayamayız. Fakat diyebiliriz ki; kardeşim bu ayetin günümüzde bize tarihte olmuş bitmiş bir olayı anlatmaktan başka ne anlamı olabilir ki! Kâbe kıblemiz olduğunun dışında bu ayetten daha ne anlayabiliriz ki!
Fakat Kabe’nin kıble olması olayı tarih ve psiko-sosyolojik bağlamda ele aldığımızda, dersler çıkarılmak istediğimizde, kesitler ve parçalara böldüğümüzde iş değişir. Mekke, müşriklerinin içinde ve hakimiyetindeyken Müslümanlar Arap yarımadasının çok dışında olan Mescid-i Aksa’yı kıble yaptılar, yöneldiler. Ne zaman ki Medine’ye hicret ettiler, orada namazda kıbleye yöneldikleri Mescid-i Aksa’yı tazim eden Hristiyanlarla beraber yaşamak zorunda kaldılar, yukarıdaki gibi ayetlerle bu defa kıblemiz Kâbe oldu. Sosyolojik bu durum bile aslında günümüzün asimile olmaması gereken Müslümanlarına çok şey anlatır. Asimile olmamak için nasıl bir tavır değişikliğine sahip olunması gerektiğini Batı toplumunda yaşayan bizlere ilham eder.
Şimdi esbab -ı nüzül ile hikmet arasındaki tevilu’l ehadis üzerinde durmaya çalışalım.
Tevil’ül ehadis, esbab-ı nüzül ile kavradığımız Kuran’ın ayetlerindeki temel espriyi yaşamımız boyunca başımızdan geçen olayların değerlendirilesinde projektör gibi aydınlatıcı bir etki yapar. Esbab-ı nüzul, asr-ı saadete; tevilu’l ehadis de hale, ana veya yaşadığımız zamana bakar. Tevilu’l ahadis yani hadiselerin tevili, yorumunu ise hikmet temin eder. Üstadımıza hikmetin verilmesini böyle anlamak gerekir. Mektubat eserinde “hakim” ismi bende tecelli etmiş diyor.
Özellikle içinden çıkamadığımız olaylar ve hadiseler karşısında “Kuran ne demiştir, veya Peygamberimiz olsaydı ne derdi” şeklinde bir bakışa sahip olmamız gerekir. İlgili ayetleri olay illet irtibatına bakmadan ayetleri üst üste sıralamak çıkar yol değildir. Fakat karşılaştığımız olaylar karşısında doğru bir çıkarım yapabilmek için daha önce Kuran ve sünnetin benzeri olaylar karşısında ne veya neler dediğini esbab-ı nüzul olarak bilmemiz gerekir.Gez, göz ve arpacık hedefi tutturmak için nasıl bir noktada ittifak etmelidir; öyle de, yaşadığımız hadiseler karşısında doğru bir davranış ortaya koyabilmek için de esbab-ı nüzul ve tevil’ul hadis de hikmet noktasında ittifak etmelidir. Bu Kuran’ı anlamada her zaman geçerli olan bir kural mıdır? Tabi ki hayır. Çünkü Kuran’ın her ayetini esbab-ı nüzul çerçevesinde değerlendirmek mümkün olmaz. Fakat insan ve toplum ile ilgili ayetlerin pek çoğunu mezkûr üç noktayı esas alarak anlayabiliriz.
Mesela Yusuf Suresi baştan başa Yusuf Efendimiz’in hayatından bahseder. Bu surede anlatılanları tevilu’l ehadis ile günümüze getirip karşılaştığımız olayların kilidini çözmede kullanmazsak, sure bir hayat hikayesi derekesine düşer. Yani bu surede kıssayı, binlerce yıl önce yaşanmış ve artık günümüzde de yaşanması mümkün olmayan biyografik bir tecrübe olarak görürüz. Ki bu da büyük bir yanılgı olur.
Halbuki mekân ve insan isimlerine takılmaz bilakis bu mefhumların günümüzde denk düşen karşılıklarını doğru yerleştirdiğimizde Yusuf Suresinin bizi bize anlattığını hayretle müşahede eder ve üç veya daha çok boyutlu bir resim gibi birdenbire her ayetle örgülenen olaylar, kabararak canlanarak görüş ve bakışımızı boydan boya doldurur ve derken bizi esrarlı bir tevekkül yolculuğuna çıkartır.
Velhasıl kelam!Esbab-ı nüzul metodunu kullanarak ruhunu kavradığımız ayetleri günümüze getirip tevil ul ehadis projektörü ile olayların aydınlanmasını temin edeceğiz. Tüm bunları vicdanlarımıza yerleştirdiğimiz vahiy kültürü ile mayalanmış olan “hikmetle” yapacağız. Ki Kuran günümüze hitap etmiş olsun. Ve Kuran’ın etrafında ilhamını Onun ayetlerinden alan sahih bir cemaat var olabilsin.
“Doğrudan doğruya Kuan’dan direkt alıp ilhamı
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı”