Muhkemat ve müteşabihat

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Yirmi Dördüncü Söz’ün üçüncü dalında bazı hadis-i şeriflere gelen itirazlara aklî-mantıkî cevaplar veriyor.

Muhkemat ve müteşabihat
ABDULLAH AYMAZ | Samanyoluhaber

“Bu muazzam  Kitabı sana indiren O’dur. Onun âyetlerinin bir kısmı Muhkemât  (Muhkem  âyetler)  olup, bunlar Kitab’ın esasıdır.  yetlerin bir kısmı ise müteşâbihtir. Kalblerinde eğrilik olanlar  SIRF  FİTNE  ÇIKARMAK, İNSANLARI  SAPTIRMAK  VE  KENDİ  ARZULARINA  GÖRE YORUMLAMAK  İÇİN MÜTEŞ BİH  KISMINA TUTUNUP  ONLARLA  UĞRAŞIP  DURURLAR…  Halbuki onların hakikatini, gerçek yorumunu Allah’tan başkası bilemez.  İlimde ileri gidenler, ilimleri kökleşmiş olanlar: ‘Biz ona olduğu gibi iman ettik. Hepsi de Rabbinizin katından gelmiştir.’ derler. Bunları ancak tam akıl sahipleri düşünüp anlar ve şöyle yalvarırlar. ‘Ey bizim kerim Rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan Vehhab Sensin Sen!  Sen, geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde bütün insanları bir araya toplayacaksın. Allah sözünden asla dönmez.”  ( l-i İmran,  3/7-9)

Muhkem: İhlas Suresinde, “De ki: O, Allah’tır, gerçek İlâhtır ve Bir’dir. Allah, Samed’dir. (Tam, eksiği olmayan, her şey Kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, demektir.) Ne doğurdu, ne de doğruldu. Ne de herhangi bir şey O’na denktir.” (İhlas Suresi, 112, 1-4) buyrulduğu gibi mânası açık, kesin, ifade ettiği mâna tek olup, açıklanması için başka delile, yoruma ihtiyaç olmayan demektir. Müteşabih ise, bazı ince gerçekleri, temsil ve teşbih yoluyla anlatan âyetlerdir. “O Rahman (Sonsuz merhamet ve şefkat Sahibidir);  Rubûbiyet Arşına kurulmuştur.”  (Tâ Hâ  Suresi, 20/5)  âyetinde olduğu gibi, Cenab-ı Hakkın kainatı ve âlemleri nasıl idare ettiğini bir Hükümdarın tahtına oturup icraat yapmasını ifade eden bir temsil ile anlatmasıdır. Cenab-ı Hakkın, arşa, tahta ihtiyacı yoktur. Bu bir temsildir. Bu gibi âyetleri yine Kur’an’ın esas ve ana temelini ifade eden Muhkem âyetlerle anlamaya çalışmalıyız. İhlas suresindeki âyetler muhkem olduğu için, orada Cenab-ı Hakkın dengi olmadığı, eşinin, benzerinin, zıddının bulunmadığı açıkça ifade edilmektedir… Mekân-zaman onu bağlamaz, hiç birşeye ihtiyacı yoktur. Çünkü Allah’tır ve Samed’dir…

Müteşabih âyetlerin birden fazla mânalara da ihtimalleri vardır. Onun için, ihtimaller ortaya konurken başka deliller de gerekebilir. Asıl mesele Muhkemat ile çatışmaması, onlara ters mânaların çıkarılmamasıdır. O’nun “Ve’r-Râsihûne fi’l-ilm” yani ilimde ileri giden köklü ilme sahip Kur’an’a küllî nazarla, bütüncül olarak bakabilenler bize örnek olarak gösterilmektedir…

Tevrat’ta da Tekvin (Yaratılış)  Bölümünde:  “Rab Tanrı doğuda, Aden’de (Cennetinde) bir bahçe dikti. Yarattığı  dem’i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacı ile iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı. (…)  Rab  Tanrı,  Ona, ‘Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin” diye buyurdu. ‘Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme!” (…)   dem, Havva ile temasta bulundu. Havva hamile kaldı ve Kâbîl’i doğurdu. ‘Rabbin yardımıyla bir oğul doğurdum’ dedi. Sonra kardeşi Hâbil’i doğurdu.” buyuruluyor.

Bunları niçin anlatıyorum?  Mühim bir hususu aktarabilmek için bir ön bilgi olarak takdim ettim…

Değerli bir arkadaşımız Hristiyan teologlar önünde doktorasının tez müdafaasında, pek çok sorudan sonra şöyle bir soruya muhatap oldu: “Bizim Mukaddes Kitabımızda akılla, ilimle çelişkiye düştüğümüz noktalar oluyor. Hatta Immanuel  Kant gibi filozoflarımız, ‘Hiç Tanrı, Hz. Adem’e Cennet’te ‘Şu bilgelik  ağacına, şu bilme-tanıma ve iyiyi kötüyü meyve veren ağaca yaklaşma! Temas etme!’ der mi?  ‘Bu, mantığa ters…. Böyle Tanrı sözü olmaz’  demişler. Peki, bir gün sen de Kur’an’da böyle bir çelişkiyle karşılaşacağını düşünür müsün?” diye soruyorlar. 

O da, muhkem ve müteşabih âyetlerden bahsediyor ve diyor ki: “Siz bütün âyetleri muhkem olarak ele alıyorsunuz. Böylece Cenab-ı Hakkı bir insan, bir kral gibi düşünüyorsunuz. Ona göre resim ve heykeller yapabiliyorsunuz. Ayrıca cinsellik konusunda İlahî ve semavî ifadeler çok âdâba, edebe uygun şekilde teşbih ve temsillerle kendisini gösterir… 

Ağaç, şecere, gibi kelimeler; nesep, tenâsül, sülâle ile alâkalı, müstehcenlikten uzak kelimelerdir. Zaten Cenab-ı Hak, Hz. Havva’yı, Hz.  dem Aleyhisselama eş olması için yaratmıştır. Ama İlahî izin gelmeden ailevî münasebetler yasaklanmıştır. Burada bir acelecilik ve iftarı erken açma söz konusudur. Bir de kelimeler siyak ve sibakından koparılarak mâna verilemez. Bağlamından kelimeler çoğu zaman yanlış yorumlanır. 

Eğer Tevrat’ta âyetler arasındaki irtibatlara dikkat edilirse, Hz. Adem Havva’ya temas etti, Kabil doğdu, sonra Habil doğdu… İşte kötü meyveden maksadın Kabil, iyi meyveden maksadın Habil olduğu bu husustaki âyetlerin devamından anlaşılıyor. Aslında burada bir tezat, akıl ve bilimle ilgili bir çelişki yoktur.”
Daha sonra Tevrat ve İncil bilimci bu profesörler kendi aralarında bu cevabı çok takdir ediyorlar. 

Hatta “Kur’an’ın tefsir usûl ve metodunda  bizim istifade edeceğimiz hususlar var.” diyorlar.


Eğer bizim İlahiyatçı akademisyenler, kendilerini iyi yetiştirir, ilmen dolu, keyfiyetçe birikimli olurlarsa, onlara da faydalı olurlar ve imanî, tevhidi hususlarda muhatablarımıza derin boyutlar kazandırabilirler. Meselenin esası, yetişkin, kaliteli insanlarımızın çoğalması ve hizmet etmeleridir…

14 Ocak 2020 12:26
DİĞER HABERLER