Neden 'Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil' demeliyiz?

SamanyoluHaber.com yazarı Abdullah Aymaz geçtiğimiz haftaki 'Dördüncü Şuâ 'yazısına bu hafta da devam etti
ABDULLAH AYMAZ- SAMANYOLUHABER.COM 

Dördüncü Şuâ’ Risalesinde Üstad Hazretleri “Allah yolunda öldürülenleri sakın ÖLÜ  ZANNETME! Bilakis onlar HAYATTA OLUP,  RAB’LERİNİN  KATINDA  YAŞARLAR,  RIZIKLANIRLAR.  Allah’ın lütfundan ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine kavuşamayan  müstakbel şehitlere,  ‘kendilerine hiçbir korku olmayacağına ve  üzüntü hissetmeyeceklerine’  dair de müjde vermek isterler. Onlar Allah’ın nimeti ve lütfu ile ve Allah’ın müminlere olan mükâfâtını zâyi etmeyeceği müjdesiyle de  sevinirler. Hele o yara aldıktan sonra Allah’ın ve Resulünün çağrısına uyup gönül verenlere, hele onlar gibi ihsan ve takva sahiplerine pek büyük mükâfâtlar vardır. Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine: ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı orda hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘HASBÜNALLAHÜ  VE Nİ’ME’L-VEKİL;  ALLAH  BİZE YETER. O NE  GÜZEL  VEKİLİDİR!’ demişlerdir.” (3/169-173) âyetlerinin bir nevi tefsiri olarak, çok derince üzerinde durarak, bilhassa meselenin özü olarak “Allah bize yeter. O ne güzel Vekil’dir.” âyetinin üzerinde derinleştikçe derinleşiyor, enginleştikçe enginleşiyor:
“Bendeki AŞK-I  BEKÂ, bendeki bekâya değil; belki sebepsiz ve bizzat MAHBUB olan kemâl-i mutlak sahibi, Zât-ı Zülkemâl’in ve Zülcemâl’in bir isminin bir cilvesinin mâhiyetinde bir GÖLGESİ  bulunduğundan, fıtratımda o KÂMİL-İ MUTLAK’ın varlığına, kemâline ve bekâsına müteveccih olan fıtrî muhabbet,  gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, aynanın bekâsına âşık olmuştu. ‘Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil’ geldi, perdeyi kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakin zevk ettim ki; bekânın lezzet ve saadeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemâlin bekâsına ve benim Rabb’im ve İlâh’ım olduğuna imanımda, iz’ânımda ve îkanımda vardır. Çünkü onun bekâsıyla benim için lâyemût bir hakikat tahakkuk eder. Zira benim mâhiyetim; hem bâkî, hem sermedi bir ismin gölgesi olur, daha ölmez diye imanî şuur ile takarrür eder.”
Üstad Hazretlerinin dediği gibi herkeste bir bekâ yani ebedîlik, yok olmama, daima var olma hissi, hatta aşk derecesinde var… Ama işte insan fanî, dünya fâni… O zaman bu his ve bu aşk yanlış bir noktada… İnsana fâniliği hatırlatan her olayda, insan fıtratını derinden derine yaralar. Halbuki “Allah bana yeter ve Allah ne güzel Vekildir” âyeti Hâkîkî Bâkî ve Mutlak Kemal Sahibini gösteriyor. Hem de Cenab-ı Hakkın BÂKΠ isminden bir tecelli ve gölgeyi kendinde hissettiğinden, o irtibat ve mensubiyetle bir nevi ölümsüzlük ve ebediliğe mazhar olmanın derin izanını ve harika şuurunu fark eder. Bundan  daha büyük zevk ve lezzet olamaz. Onun için fanî hayatın başına gelenler ve fâni imkanların ve makam ve mansıpların bir anda elden çıkması insanı o kadar üzmez. “O verdi, O aldı. Allah var, gam yok!” der…
“Hem o imânî şuur ile MAHBÛB-I MUTLAK  olan KÂMİL-İ  MUTLAK’ın varlığını bilmekle, şehid ve fıtrî olan kendi zatına karşı olan muhabbet de tatmin edilir. Hem BÂKİ-İ SERMEDÎ’nin bekâsına ve varlığına ait o îmânî şuur ile kainatın ve insan nev’inin kemâlâtı bilinir ve bulunur ve KEMÂLÂTA  KARŞI  FITRΠ MEFTÛNİYET,  hadsiz elemlerden kurtulup zevk ve lezzetini alır.”
Celâlî isimlerden VEDÛD  ism-i İlahisinin tecelli ve cilvesi olan muhabbet ve aşk, aslında bizlerde MAHBÛB-I MUTLAK  olan Cenab-ı Haktan gelmektedir… Gerçek Mahbub, sevilmeye lâyık esas ve tek varlık ALLAH’tır.  Ama O’na verilmesi gereken o muhabbet ve o aşk yolunu şaşırıp insanın kendisine yönelince sıkıntı başlar. Çünkü insan fâni… Onun için “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil” âyeti bizi BÂKİ-İ  HAKÎKÎ’ye KEMÂL-İ  MUTLAKA götürür. Fâniliğin dar kalıplarından kurtulup o iman şuuru ile bekânın sonsuzluğuna kavuşuruz. Böylece kendi varlığımıza karşı olan fıtrî meftuniyet hissimiz de tatmin olur. Bu ilme’l-yakin bilgi, “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil” âyetini Üstad Hazretleri gibi 500 defa belki 5000 defa tekrarlamakla tahkîkî bir zevk ve ruhî bir lezzet haline gelebilir…

“Hem o îmani şuur ile BÂKİ-İ SERMEDÎ’ye bir intisap ve o intisabın imanıyla umum mülküne bir münasebet peyda olur ve o intisabî münasebet ile –hadsiz bir nevi mâlikiyet gibi- iman gözüyle bakar, mânen istifade eder.”

LE HÜ’L-MÜLK yani umumen mülk Allah’ındır. Mülkün sahibi O’dur… İman şuuru ve derin izân ile BÂKİ-İ  SERMEDΠ olan Cenab-ı HAKK’A intisap vesilesiyle insan O’nun mülkünden istifade edebilir ve sanki büyün mülk kendisininmiş gibi iftihar edip zevk alabilir, ruhanî lezzetler duyabilir. Özel ihsanlara mazhar olanlar geniş çapta o mülkte tasarrufta bulunabilirler. Nitekim Süleyman Aleyhisselam şöyle dua ediyor: “Yâ Rabbi af ve mağfiret et ve bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk, bir hâkimiyet lütfet. Çünkü Sen, lütufları son derece bol olan Vehhabsın.” (Sad Suresi, 38/35) Sonraki âyetlerde o imkanların Hz. Süleyman’a verildiği ifade buyuruluyor. Zülkarneyn Aleyhisselam hakkında da şöyle buyuruluyor: “Biz ona, dünyada geniş imkanlar verdik ve onun ihtiyaç duyduğu her konuda sebep ve vasıtalar ihsan ettik”. (Kehf Suresi, 18/ 84-85)  Hz. Davut ve Hz. Süleyman hakkında “Biz Davud’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar da ‘Bizi mümin kullarının çoğuna faziletli ve üstün kılan Allah’a hamdolsun’ dediler.” (Neml Suresi, 27/15)

“Hem şuur-i imanî ile intisap ve münasebet ile umum mevcudâta bir alâka, bir nevi ittisâl peyda olur. Ve o halde, ikinci derecede şahsî vücudundan başka hadsiz bir vücud, o imanî şuur, intisap, münasebet ve alâka ve ittisal cihetinde –güya onun bir nevi varlığıdır gibi-  var olur; varlığa karşı fıtrî aşk teskin edilir.”

Bütün kainat  bütün sistemleriyle zerreleriyle, hücreleri ve canlı varlıkları ile bir ağacın meyveleri gibi bu bağlılıktan bir bütün hissederler sanki… İnsan da kainatı Yaratan sanatkarın eseri görmekle her parçası ile bir kardeşlik bağı hisseder; çünkü aynı sanatkarın sanat eseridirler. “Hasbünallahü  Ve ni’me’l-Vekil “ demekle Cenab-ı Hakla ve Onun yarattığı kainatla bir irtibat sağlanıyor. Varlığa karşı fıtrî aşk teskin ediliyor. Çünkü, öyle bir irtibat olmazsa, insan fani, dünya fanî ve herşey fani yani bir gün bütün bunlardan kopacak, herşeyi kaybedeceksin. Halbuki iman şuuru müthiş ve kopmaz bir bağ sağlıyor… 
17 Eylül 2018 08:54
DİĞER HABERLER