Öğretmen Semra'nın hikayesi

Beden eğitimi öğretmeni Semra Polat’ı kamuoyu bir fotoğraf karesiyle tanıdı. Kelepçeli ama başı dik, gülümseyen bir kadın fotoğrafıydı.
Semra Polat’la hem o fotoğrafı, hem 28 Şubat’tan 15 Temmuz’a yaşadıklarını hem de bir mülteci botuyla ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı süreci Bold Medya’dan Cevheri Güven’e anlattı.

Semra Polat’ın önce çalıştığı okul kapatılmış. Karı koca tarlalarda işçilik yaparak hayata tutunmaya çalışmışlar bir süre. Sonra akademisyen kocası inşaatlarda çalışmaya başlamış.

“O fotoğraf çekildiğinde kocam tutukluydu. Kocamın tahliyesini beklerken, beni de gözaltına aldılar. Çocuklarımı bırakacak kimsem yoktu. İçim yanıyordu ama en güzel kıyafetimi giyerek çıktım evden. İnsanlar benim özellikle ismini söylemek istemediğim örgüt suçlamasıyla alındığımı bilsinler istedim. Ve gülümseyerek ilerledim. Çünkü korkmadım” diyen Semra Polat, 28 Şubat’tan beri baskıya alışık bir isim.

Kapıyı açtığında gördüğü başörtülü polis önce bir rahatlama hissi oluşturmuş ama en çok baskıyı da o polisten görmüş. Ve yaşadıklarını şöyle anlatıyor

“O da bir annedir eminim o bayan polis, ‘Çocuklarına ümit verme, niye çocuklarına ümit veriyorsun, akşam geleceğini nereden biliyorsun’ dedi. Ve azarladı beni çocuklarımın yanında.

İnsanların başörtüsü kendi tercihleridir. Yani başörtülü diye herhangi bir şeye sokmak istemem ama ben kapıyı açtığımda başörtülü polis görünce kendimi bir anda çok güvende hissettim açıkçası. Açık polis gelse de kendimi güvende hissederdim o ayrı konu ama hani halimden anlar diye düşündüm. Ama davranışları çok kabaydı. Çocuklarımın gözünün önünde, çocuklarına verme ümit vs.

Ama o sırada bakıyorum, başörtüsü mağduriyeti yaparak bir yerlere gelmiş, İslamı kullanan insanlar, başörtüsünden dolayı yeri göğü inleten insanlar, orada ben de başörtülü bir insanım, beni tutuklayan polis de başörtülü bir polis ama bana yapılan zulmü görmüyorlar.

28 ŞUBAT’TA DA ZULÜM GÖRDÜK BUGÜN DE

Üniversitenin son iki yılında daha yoğun yaşadım 28 Şubat’ı, kampüs yasağı vardı, içeri almıyorlardı. Ana giriş kapısından girmeden başörtülü biçimde gitmeye çalışıyorduk ama sürekli okulun güvenliği tarafından siren sesiyle uyarılarak, açın başınızı diyerek herkesin içerisinde bağırarak başlarımızı açtırıyorlardı. Yani o dönemde de zulüm gördük bu dönemde de zulüm gördük.

O dönem başörtülülere yapılan bir zulüm vardı başörtüsünden dolayı yaptıkları, diğer grubun. O zulüm yapılan kişiler, şimdi tam tersinden başörtülü bir şekilde başörtülüye zulüm yapmaya başladılar. Ve buna hiç kimsenin sesi çıkmadı.

Başörtüsü benim için o kadar değerli bir şey ki. Kendimi bayanlar arasında eşit hissettiğim, yani başörtülü olduğum için ezik hissetmediğim eşit hissettiğim bir kıyafettir benim için başörtüsü. Ben malum şahsa Tayyip Erdoğan’a ellerimi açıp o kadar dua ederdim ki, başörtüsü serbestisi geldiğinde. Başörtülü çalışmaya başladığımda. Meğerse böyle bir kural vs. kanun hiçbir şey yokmuş, kağıt üzerinde olan hiçbir şey yok.

Sonrasında bakıyorum, bu serbestliği yaşayan bir memur tarafından koluma kelepçe takılıyor ve sert davranılıyor ve buna hiç kimsenin sesi çıkıyor. Kabataş’ı duyuyorduk yani insanlar neler yaptılar. Hala görüntülerini beklediğimiz. Ama orada hiç kimsenin sesi çıkmıyor ve dindar bir şehir olarak adlandırıldığımız yerde.”

ARKADAŞIMIN EVİNİ TAŞLADILAR

Kocasının çalıştığı üniversite ve kendi çalıştığı okul kapatılınca Semra Polat, iki çocuğuyla beraber zor günler geçirir. İlk zorluk ekonomiktir ama sonrasında daha büyük zorluklar gelecektir:

“15 Temmuz’dan önce başladı bizim hayatımızın zorlukları. 17/25 Aralık olaylarından sonra ciddi baskılar görmeye başlamıştık. Okullara kayyım atandı. Hiçbir şekilde maaşlarımızı vermiyorlardı. O yaz okul kapandıktan sonra tatile gittik.

15 Temmuz’dan bir hafta önce evimize döndük. Bir hafta içerisinde yeni seneye dönük neler yapabilirim diye yıllık planlamamı çıkarmaya başladım. Bir gecede selalarla uyandık.

Sabah arkadaşlarımı aradım, nasılsınız diye. Bir arkadaşımın evini taşlamışlardı. Camlarını yerle bir etmişlerdi. Ve hastaydı çocuğu. Gırtlak kanseriydi. Çıkmadık hiç dışarıya, çocuklarımı camın kenarından uzak tutuyordum.

23 Temmuz’da da genelgeyle okulun kapatıldığı, çalışma izinlerimizin iptal edildiğini duyduk.

7 yaşında karar vermiş bir çocuktum ben öğretmenliğe. O zamandan beri her şeyinizi, hayatınızı belki de verdiğiniz bir meslek. Bir anda gitti. Ben kendime sordum; ne hissediyorsun şu anda? Dedim ki, ne olursa olsun ben yanlış bir şey yapmadım.

3-4 gün sonra eşimin çalıştığı üniversite kapatıldı ve biz beş parasız kaldık ortada. Çünkü maaş alamadan çalışıyorduk zaten. Ve paramız bankada kaldı. Bayram tatilinden döndüğümüz için çocuklarımın 25 lira bayram harçlıkları var bir de arabamızın deposu benzin dolu. Dolabımda kış için koyduğumuz malzemeler var.

Gittiğimiz yerde de aynı şekilde hiç paramız yok. Tarımın yoğun olarak yapıldığı yerdi gittiğimiz yer. Eşimle birlikte tarlada çalışmaya karar verdik. Sabah çok erken vakitte kalkıyorduk, çilek dikmeye gittik beraber ama hiç anlamıyoruz. Nasıl yapılabileceğini bilmiyoruz. Gece 2’de kalkıp, sabah namazında gidip güneş doğmadan geri dönmemiz gerekiyordu o sıcakta çalışmamak adına.

İlk indim işçi minibüsünden, çeltik tarlası, pirinç ekilen yerdi indiğimiz yer ve bir anda milyonlarca sivrisinek bana hücum etti. Talan etti derler ya, meğer ki işçiler bunu biliyormuş, herkes sinek ilaçlarını getirip üzerlerine sıkıyorlarmış ama ben bunu bilmiyordum. Hiç görmedim. Ve o kadar sinekler tarafından arı sokulmuş gibi bütün vücudumu mahvettiler. Her tarafım sinek ısırığı oldu.

İşin yöntemini bilmediğim için çamurlara bata çıka o tarlada çalıştım. Kredi kartımızın borcumuzu orada çalıştığımız parayla ödedik. Günlük 30 liraya çalışıyorduk.

Sonra odunculuk yaptık birlikte. Sırtımızdan dağlardan odunları taşıyarak, odunculuk yaparak geçindik bir müddet.

TARLADA ÇALIŞIRKEN BİLE “OH OLSUN” DİYORLARDI

Bir gece damda yatıyoruz, ayın aydınlığıyla yatsı namazını kıldım. Tanıdığımız insanlar da operasyon geçirmeye başladılar. Çocuklarıma baktım, eşime baktım, yakınlarıma baktım. Allah’ım dedim ben de tutuklanırsam gözaltına alınırsam, iki yavrumu emanet edebileceğim hiç kimse yok. Çok utanıyorum sonradan bunu söylediğim için. Allah’ım dünyaya bakıyorum şu an, bu çocukların güvenli olabilecekleri tek yer toprağın altı altı. Bir gün ben bir şey yaşarsam sana emanet ediyorum onları. O kadar ki herkes sizden nefret ediyor. Sokağa çıkıyorsunuz, tarlada çalışırken bile bizim ihraç olduğumuzu öğrenince insanlar “oh” işte. Yaşadınız başınıza bunlar geldi.

Sonrasında okul açıldı. Benim için en zor günlerden biriydi. Çocuklarımı alıp okula götürdüm. Zil çaldım zil sesi. Ben de bir öğretmendim nihayetinde. Sıralarda başlarında öğretmen olmayan sınıflar vardı. Hepsi ihraç edilmiş öğretmenlerdi.

Bir yerde sigortalı iş başvurusunda bulunamıyorsunuz kimse sizi almıyor. Yani yaşam hakkı tanımıyorlar size. Böyle bir ortam.

EŞİMİN AYAKLARINDAKİ ÇATLAKLARDAN HARÇLARI AYIKLIYORDUM

Eve gittim eşime dedim ki, köşe başında bir nalbur var onun önünde inşaat işçilerini gördüm, istersen git kendini tanıt, onlarla da çalışabilirsin. Eşim de hiçbir şekilde eline kürek kazma almış birisi değil. Hiç bilmiyor bu tarz şeyleri. Hiç tereddüt etmeden olur dedi, gederim çalışırım yaparım. Gitti inşaatta başladı çalışmaya, çok uzak bir inşaat ama evden yürüyerek gidiyordu. Ayaklarının altı patladı böyle su topladı. Tabi işin usulünü bilmediği için o inşaattaki harçların hepsi ayaklarının içine girdi. Ben akşamları onun ayaklarındaki harçları çıkartıyordum.
03 Kasım 2019 17:15
DİĞER HABERLER