Samanyoluhaber.com yazarlarından Prof. Dr. Muhuttin Akgül, yaşanan hukuksuz sürecin mağdurlarından olan ve geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeten Mustafa Said Türk'ü yazdı.
Bayramlar hem sevinci hem de hüznü içinde barındırır. Sevinirsiniz; bağışlandığınıza inanır, Ramazan ayını hakkını vererek tamamlamanın huzurunu yaşarsınız. Kadir Gecesi’ni idrak edip amel defterinizi hasenatla doldurduğunuzu düşünür, iftar sofralarını dostlarla paylaşmanın sıcaklığını hissedersiniz. Bayram sabahı sevdiklerinizle, büyük sofralarda buluşur, tebessümlerle kucaklaşırsınız.
Ancak bayramın hüzünlü bir yanı da vardır. Ramazan gibi bir dostun vedası, bu dostla yeniden buluşup buluşamayacağınızın belirsizliği, bereketli iftar ve sahurların sona ermesi... Hele bir de bir dostun, bir yakının vefat haberi... İşte o zaman sevinç boğazınızda düğümlenir, bayram hüzne bürünür.
Bu bayramda da sevinç ve hüznü bir arada yaşadık. Bayramın ilk saatlerinde bir dost, abide bir şahsiyet, hayatını eğitime ve hayır işlerine adamış cömert bir kahraman, sevdiği Mevlâ’sına, kılı kırk yararcasına takip ettiği ve meftun olduğu Peygamberine ve her birini kendisine numune-i imtisal edindiği ve sürekli benzemeye çalıştığı sahabilere kavuştu.
Evet, herkes özeldir ama bazı insanlar hayatlarında sergiledikleri istisnai duruşlarıyla, tavırlarıyla ve Sonsuz Kudret’le olan irtibatlarıyla çok daha da özeldir. Bu veda, sıradan bir ölüm haberi değildi. Adaletin terazisinin bozulduğu, idareci kılıklı bazı münafıkların kalplerinin tamamen düğümlendiği, yığınların gözlerinin sûni gündemlerle boyandığı ve insanlıklarının unutturulduğu bir dünyada, ömrü iyilikle geçmiş bir şahsiyetin vedasıydı. Kapısını çalan hiç kimseyi geri çevirmeyen, son yüzyılın Hatem-i Tâilerinden, yetimlerin başını okşayan, fakirin sofrasına gösteriş için değil Alemlerin Rabbinin rızası adına oturan ve onlara ikramda bulunan, misafirine sonuna kadar gönlünü açan, yediği ekmek kadar tebessümü de paylaşmayı bilen bir abide şahsiyetin dünyaya vedasıydı.
Onun ayrılışı, onca yaşına, hastalıklarına ve uğradığı zulümlere rağmen dimdik ayakta duran bir direnişin sessiz çığlığıydı sanki. Ömrünü iyilikle geçirmiş ama zulmün muvazenesizliğine takılmıştı. Son nefesine kadar asrın Firavunlarının ve inşa ettikleri sözde mahkemelerin kapılarında süründürüldü, hasta ve yaşlı haliyle Yusufların arasına dahil oldu, hapse atıldı. Tahliye olmasına rağmen zulüm mekanizmasının doymak bilmeyen kin ve nefretinden dolayı mağduriyeti devam etti; ilerleyen yaşına ve ağır hastalıklarına rağmen tekrar zindana gönderildi. Ömrü boyunca yardım eli uzattığı toplum, şimdi onu unutmuş gibiydi. İcraat-ı Subhaniyesinin perde arkasındaki güzellikleri tam olarak göremeyen bizlerin bu güzel insana yapılanlara karşı kalbin teessürü dillere dua olarak döküldü. Belki de hayatını rızasını kazanmak için adadığı Zat’ın onun hakkındaki planı çok farklıydı. Ömrünü hizmete adamış bu değerli büyüğümüzü de katına almadan önce İslam tarihindeki pek çok büyüğün son zamanlarında olduğu gibi imtihan dozajını biraz daha artırarak onu katına tertemiz ve dupduru almak murad buyurdu. Hüsn-ü zannımız, bu büyük kameti ülkemizdeki müslüman görünümlü zalimlerin eliyle her türlü günah şaibe ve lekesinden temizleyerek yanına aldığı istikamettedir.
Ve derken bir bayram sabahı, hüzün ve umudun buluştuğu o kıymetli vakitte son nefesini verdi. Belki de gökyüzüne yükselen ezan sesleri ona eşlik etti. Onun için bayram, artık bu dünyada değil, ömrünü iyilikle geçirenlerin ödüllendirileceği yerdeydi. Zulüm sahipleri unutulacak, ama onun iyiliği dualarda yaşamaya devam edecek. Sessiz şahitler bugün suskun olabilir ama tarih Kıyamet gününe kadar onların civanmertliklerini her daim haykıracaktır. Adalet er ya da geç yerini bulacaktır.
Onu şahsen tanımak bahtiyarlığına eriştim. Evlendiğimde, anne-babamın uzaklarda olmasından dolayı gelememeleri sebebiyle, eşimi ailesinden istemeye giderken bana bir baba, eşi Merhum Server Hanımefendi de tıpkı bir anne olmuştu. Nişan, düğün hep yanımda oldular. O günden sonra dostluğumuz daha da pekişti. Ege’ye her yolum düştüğünde mutlaka ailemle ziyaretine giderdim; evinde tıpkı kendi anne babamın yanındaymış gibi rahat ederdim. Gidemediğimde ise, tıpkı anne babamı aradığım gibi onları da arardım. Kendi güzide yavrularının yanısıra benim gibi pek çok kimseye de babalı ve annelik yapmış mubarek bir haneydi onun evi.
Son ziyaretimi zulüm rejiminin hapishanesinden tahliye olduğum yılda gerçekleştirebildim. Ailemle birlikte yanına ziyarete gittik. Beni görünce çok sevindi. Evi, işlek bir yolun üzerindeydi ve büyük ihtimalle rejimin ispiyoncuları tarafından gözetleniyordu. Önceden misafirlerle dolup taşan evi, o gün çok sessizdi. Beni görünce, lahuti bir sesle “Dost sandıklarımız artık korkar ve uğramaz oldu, gerçek dost bu zamanda belli oldu” demişti.
Merhum gibi abide şahsiyetler, sadece birkaç satırla anlatılacak kimseler değildir. Onların tarihe şahitliği ve tarihin de onlara vefa borcu vardır. Tıpkı Allah Resûlü ve ashabı gibi... Kur’ân’ı doğru anlamak, onun mübelliği ve mümessili Hz. Muhammed’i (s.a.s.) tanımaya bağlıdır. Peygamberimizi gerçek anlamıyla tanımak da ancak ashabı yakından tanımakla mümkündür. Ashabı tanımak ise, onların yolundan gidenleri tanımakla olur.
İşte bu yüzden, merhum bana hep Hz. Ebubekir’i (r.a.) hatırlatırdı. O Ebubekir ki, inandığı andan itibaren her şeyini Hz. Muhammed (s.a.s.) için feda etmekten çekinmemişti. Zengin bir insandı ama servetini hep hayır yolunda harcamıştı. Mekke’nin zorlu yıllarında fakirleri, köleleri himaye etmiş, servetini bu uğurda harcamıştı.
İşte ele aldığımız bu büyük insan, bana hep Hz. Ebubekir’i hatırlatırdı. Hayatını eğitime adamıştı. Zengindi, üzüm bağları vardı, kazancı biliniyordu. Ama kazancını sadece eğitime değil, yetimlere, öksüzlere, ihtiyaç sahiplerine harcardı. Düğünlerinde maddi destek verir, fakirin elinden tutar, insanlara kol kanat gererdi.
Bir yandan da Hz. İbrahim’in (a.s.) cömertliğini andırırdı. Hangi saatte kapısını çalarsanız çalın, sofrası en mükellef haliyle en kısa süre içerisinde hazır olurdu. Yedirmeden, içirmeden, yanınıza hediye koymadan göndermezdi.
Evinde kendinizi o kadar rahat hissederdiniz ki, bir taraftan eşiyle şakalaşır, fark etmeden aile içi ilişkilerde ders verir, sohbetin arasına serpiştirdiği kıymetli pasajlarla hayatın anlamını keşfederdiniz. Özetle yanında bulunduğunuz andan itibaren maddeten ve manen doyardınız.
Bu türden abide şahsiyetlerin hayatı, gelecek nesiller için önemli mesajlar barındırmaktadır. Bunun için de eli kalem tutan insanların üzerine bir vefa borcudur ki, Hacı Mustafa Türk gibi ülkede koca bir neslin zayi olmaması için her türlü fedakârlıkta bulunan devasa şahsiyetlerinn hayatlarını kaleme alsınlar; romanlara, hikâyelere, filmlere dökülsün.
Mevlam sonsuz rahmeti ve nihayetsiz merhametiyle muamele eylesin; hayatıyla benzediği Hz. Ebubekir’e (r.a.) vefatıyla da benzediği Ebu Hanifelere komşu eylesin ve en önemlisi de Kevser’in başında onun gibileri sabırsızlıkla bekleyen Yüce Nebi’ye dost kılsın. Evlatlarının ve sevdiklerinin de başları sağ olsun, büyüğümüze arkadan gelenleri hayru’l-halef yapsın.