Sensiz bize bizden yakın

Samanyoluhaber.com yazarlarından Abdullah Aymaz yeni köşe yazısını 'Sensiz bize bizden yakın' başlığıyla kaleme aldı.
         Katre Risalesi’nin Zeyl’inde Üstad  Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Aziz kardeşim bil ki, Senin başını süsleyip güzelleştiren ve onu göz ziynetini takan, seni senden iyi görür. Evet, senin başını iki tane göz cevheriyle ve iki kulak sedefiyle süsleyen ve yüzünün mağarasına dil mercanını takıp konuşturan Sanatkâr Yaradan elbette seni senden iyi görür, sana, senden yakındır, sana senden daha şefkatlidir, ve seni senden daha iyi işitir. Onun için,  duanın, bilhassa zorda kalmışların duasının pek büyük tesiri vardır. Bu sebepten Cenab-ı Hak en büyük ve en kuvvetli şeyleri, en küçük ve en zayıf şeylere musahhar verip emirlerine âmâde kılar. Tıpkı kırık bir tahta parçasına tutunmuş, kırık kalple dua eden bir masumun hatırı için koca denizin gazabının dinmesi gibi… Bu durum delâlet eder ki, duaya cevap veren zât, her şeye hükmeden biridir. Demek ki, O, her şeyin Rabbidir…

*                *                *

         “Aziz kardeşim bil ki: Karanlıklar içindeki seyahatimde Peygamberimiz’in (S.A.S) sünnetlerini yıldızlar ve lambalar şeklinde gördüm. Her bir sünnet ve şeriatın her bir hükmü, zulmetli ve dalâleti hadsiz yollar arasında parıl parıl parlıyordu. Sünnetten sapmak ise, insanı şeytanların oyuncağı, dağ gibi yüklerin hamalı yapıyordu. Halbuki Sünnete  tâbi olsa, bütün bu yükleri ona devredecekti.

         “Hem sünnetleri semâdan sarkan ipler şeklinde gördüm. Onlardan bir parçasına olsun tutunan yükselir ve saadeti bulur. Yine gördüm ki, Sünnete muhalefet  edip de insanlar arasında geçerli olan akla itimad eden kimse, semâvî sebeplere arzî (dünyevî)  vesilelerle ulaşmaya çalışan kimseye benzer ki, ‘Ey Hâmân!  Bana bir kule yap ki, yol bulayım; göklere giden yollara çıkayım da Musa’nın İlâhına ulaşayım.’  (MüminSuresi, 40/36)  diyen Firavun gibi ahmaklaşmıştır.

         “Nefiste öyle muğlak ve müthiş bir ukde (düğüm)  vardır ki, zıtlara birbirini doğurtur, aleyhinde olan şeyi de lehinde görür. Mesela güneş sana elini uzatır, yüzünü okşar. Fakat senin elin ona ulaşmaz, senin keyfinin de ona hükmü geçmez.  Böylece o hem SANA YAKIN, hem de senden uzaktır. Bu durumda, uzaklığını onun tesir edememesine, yakınlığını da senin ona tesir edebileceğine delil yapmak nasıl bir cehâlet ise, Kendisine hem yakın, hem uzak olan Yaradanına nefsin hevâ ve enaniyet gözüyle bakışı da, öylece onun da latince sebeptir.

         “Ey ahmak bir siyah noktadan ibaret olan ene!  Allah Teâlanın fiilleri O’na lâyıktır ve O’na bakar, yoksa sana ve senin daracık havsalana bakmaz. O, kainatın  hendesesini senin hevesine bina etmemiş, onu yaratmasına seni şahit de tutmamıştır. İmam Rabbanî hakikaten doğru söylemiştir: ‘Melikin atiyelerini, ancak matiyyeleri taşıyabilir.’  (Yani Melik’in ihsanlarını ancak melikin taşıyıcıları yüklenir.)”

         “Bil ki: Ey aklı nakle (Kur’an’a) tercih eden ve felsefeyle meşguliyet ve gurur yüzünden bozulup çürümüş ve  aklı olmadığı için, nakli tevil, hatta tahrif eden bulanmış kişi!  Bir zamanlar ben de senin gibiydim. Sonra, pek yüksek ve muhteşem bir saray gördüm ki, tavanı semânın tavanına bitişik; yüksek pencerelerinden aşağıya zembiller iniyor; ipleri de bir uçtan bir uca uzanıyor. O zembillerden bir kısmı yere yakın; bazı insanlar kendisini o zembille atmayı başarıyor ve onunla en yüksek menzillere çıkıyor. Bir kısım zembiller de iplerin ya en aşağı  veya en yukarı  ucunda, ve hâkeza…

         “Daha sonra o zembillere ehemmiyet vermeyen, gurura kapılıp hüsrana düşmüş bazı insanlar gördüm ki, taşları ve çeşitli eşyaları toplayıp ayaklarının altına yığıyor ve onlara basarak yükselemeye çalışıyorlar. Fakat yükseklere çıkmak ne mümkün’  Biraz yükselir yükselmez düşüveriyorlar.

         “Bir de kendi nefislerine itimad eden firavunlaşmış kimseler gördüm ki, ayaklarını basıp yükselmek için sarayın duvarında gedik araştırıyorlar, ama düşüp boyunlarını kırıyorlar.

         “Şunu da gördüm ki, onlara teçhizat olarak verilen müktesebat ve âletler, ellerinden geldiği ve güçlerinin yettiği kadarıyla  zembillere kadar çıkabilmek içinmiş, yoksa zembillerle çıkılacak menzillere yükselmek için değil. Onun için, akıl seni zembile bağlasın, nakil de bineğin olsun. Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir.”

         Otuzuncu Söz’de “Nimet ve lütfuna mazhar ettiğin kulların yoluna hidayet et. Gazaba uğrayanların ve daâlete düşenlerinkine değil.”  (Fâtiha Sûresi, 1/7)  âyeti ile işaret ettiği üç mesleği düşünürken şöyle bir hayâlî vâkıa, bir misâlî hadise, rüyaya benzer bir hadise gördüm ki: Kendimi büyük bir sahrada görüyorum. Bütün zemin yüzünü; karanlık, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesim esintisi var ne ziyâ, ne âb-ı hayat… hiç birisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve ürkütücü, korkutucu mahluklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki: ‘Şu zeminin öteki tarafında ziya, nesim, âb-ı hayat var. Oraya geçmek lâzım.’ Baktım ki, iradem dışında sevk olunuyorum. Zeminin içinde, tünele benzer bir mağaraya sokuldum. Git gide zemin içinde (yer altında) seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden evvel o arzın altındaki yolda çok kimseler  gitmişler. Her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum. Sonra sesleri kesiliyordu. (…) Neyse baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde bulutsuz bir Gün, ruh-efzâ bir nesim, hayatdar bir âb-ı leziz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. ‘Elhamdülillah’ dedim. Sonra baktım ki, ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor.

         “Yine evvelki vaziyette o büyük sahrâda, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda, bir sâik (sevkedici) beni sevk ediyordu. Bu defa yer altından değil,  belki seyir ve seyahatle yeryüzünü kat edip öteki yüze geçmek için gidiyorum. O seyahatimde öyle acaib ve garabi görüyordum ki, tarif edilmez. Deniz bana hiddet ediyor, fırtına beni tehdit eder, her şey bana müşkilat peyda eder. Fakat Kur’an’dan bana verilen bir seyahat vasıtamla geçiyordum, galebe çalıyordum. Git gide bakıyordum, her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir. Her ne ise…  O buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel Güneşle karşılaştım. Ruha tazelik verip cana can katan nesimi teneffüs ederek,  ‘Elhamdülillah’ dedim. O Cennet gibi o âlemi seyre başladım.

         “Sonra baktım, biri var ki, beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi, yine beni bir anda o müthiş saraya getirdi. Baktım ki, yukarıdan inmiş aynı asansörler  gibi muhtelif tarzlarda bazı tayyare, bazı otomobil, bazı zembil gibi şeyler görünüyor. Kuvvet ve istidada göre atılıp binilse, yukarıya çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika zarfında beni bulutun üstüne çıkardı. Gayet güzel, müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası, dağın yarısına kadar gelmemişti. En lâtif bir nesim, en leziz bir âb hayat, en şirin bir ziyâ her tarafta görünüyor. Baktım ki, o asansörler gibi nurânî menziller, her tarafta var. Hatta iki seyahatimde ve zeminin öteki yüzünde onları görmüştüm, anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki, şunlar,  Kur’an-ı Hakîm’in âyetlerinin cilveleridir.    

         “İşte ‘Ve la’d-dâllîn’  (dalâlete düşenlerin yoluna değil)  cümlesiyle işaret olunan evvelki yol, TABİAT’a saplananların ve tabiatı yaratıcı sayan Tabiiyyun fikrini taşıyanların mesleğidir ki, onda hakikate ve nura geçmek için ne kadar müşkilat olduğunu hissettiniz.

         ‘Gayri’l-mağdub’ ile işaret olunan ikinci yol, sebeplere tapan ve vasıtalar icad ve tesir verenlerin, meşşâiyyûn filozofları gibi yalnız akıl ile fikir ile hakikatların hakikatına ve Vacibü’l-Vücudun marifetine yol açanların mesleğidir.

         “Ellezîne en’amte aleyhim’ (Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna hidayet et) cümlesiyle işaret olunan üçüncü yol ise; sırat-ı müstakim ehli olan ehl-i Kur’an’ın nurânî caddesidir ki, en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık, semâvî ve rahmanî ve nurânî bir meslektir.”

         Bu hakikatler ışığında inşallah yolumuza devam ederiz.
15 Temmuz 2025 12:52
DİĞER HABERLER