Topal tilkinin kuyruğu

Safvet Senih hatıralara devam ediyor.
Prof. Dr. Suat Yıldırım Hocamız, Hulusî Yahyagil’den bahsederken şunları anlatıyor:

“Merhum Hulusî Ağabeyi ilk defa İlahiyat Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiyken 1962 yılı yaz ayında Elazığ’daki evinde ziyaret ettim. Elazığ’da  bütün şehir ahalisinin tanıyıp, büyük bir saygı, sevgi, güven duydukları, kendisinden ‘Albay Hulusî Bey’ veya ‘Hacı Hulusî Bey’ diye bahsettikleri bir zattı. Mütebessim, mütevazi, ruhu itminana ermiş, namazlarını câmide kılan, mahalle sakinleri tarafından tanınıp selamlaşılan, büyük-küçük, yaşlı genç herkese ilgi gösteren hoş sohbet bir zattı. Sünnet-i seniyeye uygun sakalı, nûranî yüzü, heybesi maneviyat dolu haliyle âdeta âhiretten gelmiş mücessem bir ruh gibiydi. Gelen insanlarla sohbet etmekle beraber, zamanının çoğunu Risale-i Nur’dan okumaya ayırırdı. 

“Derse, Salavât-ı Şerîfeyle başlıyordu. Hatırımda kaldığı kadarıyla en çok, ‘Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin hayri’l-verâ, şemsi’d-duhâ bedri’d-düca, nûri’l-hüda…’  sîgasıyla olan salavatı okurdu. Sonra en az üç kadar Hadis-i Şerif okuduktan sonra Risale-i Nur’dan okur veya okuturdu.

“Bulunduğu toplantılarda mâlâyânî (mânasız, boş) ve özellikle politikadan konuşulmazdı. 1960 İhtilalinden sonra Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel, Harp Okulundan devre arkadaşıymış. Kendisine tavsiyelerini ihtiva eden bir mektup gönderdiğini öğrendim. Bu hadise, idarenin başında olanlara emr-i bilmaruf ve nehy-i ani’l- münker yapması bakımından çok önemliydi.

“Hulusi Ağabey, ders ve sohbet esnasında havayı yumuşatmak için yaptığı espriler hakikate vesile olurdu. Bu kabil latîfeleri kaldırabilecek yakınında birilerinin üzerinden yapardı. Bir gün Hulusî Ağabey, bir hoca arkadaşa; ‘Hocamız keskin zekalı, becerikli ve erkân-ı harp (kurmay) biridir’ deyince arkadaşın koltukları kabarmış. Hemen arkasından, ‘Ama kurmaylar, sade ve kolay meseleleri de karmaşık, anlaşılmaz hale getirmeyi iyi becerirler!’ deyince omuzları inivermişti.

“Bir seferinde şöyle bir şey nakletmişti: ‘Dindar sâlih bir zat varmış. Herhangi bir hocalık iddiası yokmuş. Ama onu sâlih bilen biri gelip bir gün, ‘Hangi işe el atsam zarar ediyorum. Ne olur, bana bir muska yaz da işlerim yoluna girsin!’ demiş. O zat kendisinin bu konuda mâhir olmadığını söylemişse de adam, ‘Senin yazdığın muskanın bana faydalı olacağına inanıyorum.’ diye tutturmuş.  O zat da başından savamayacağını anlayınca, ‘Tamam, yazacağım, şu vakitte gel al!’ demiş. Gelince, ‘Bunu al bahçedeki toprağa göm. Fakat gömerken SAKIN TOPAL TİLKİNİN KUYRUĞUNU HATIRINA GETİRME. Aksi takdirde muskanın hiçbir faydası olmaz!’ demiş. Adam gitmiş, ne zaman muskayı gömmeye teşebbüs etse, topal tilkinin kuyruğu gözünün önüne gelmiş.”

“Gerçekten insanlar tavsiye edilen güzel sözleri unutsalar da aykırı olan ve yasaklananları unutmazlar. Şu halde unutulmasını istediğimiz hususlarda aykırı çağrışımlardan yararlanabiliriz. Şahsen ben bunu dinledikten sonra bazı önemli şeyleri unutmamak için ‘topal tilkinin kuyruğundan’ yararlanmışımdır.

Merhum büyük dayım ilköğretim müfettişiydi… Savaştepe Köy Enstitüsü mezunu olduğu için Cumhuriyet ve Milliyet gazetesi okuyan sol anlayışlı birisiydi. Ama (anneannem olan) annesinin “Namazını hiç bırakmayacaksın” diye ciddî tembihi üzerine gerçekten namazlarını hiç bırakmazdı. Yine bir gece, yatsı namazını kıldıktan sonra bir trafik kazasında vefat etti; Allah rahmet eylesin… Şöyle bir hatırasını anlatmıştı:

''Yeni müfettiş olmuştum. İlk defa teftişe gidiyorum. Sene 1962… Bayiden bir ŞULE Dergisi almıştım… Şoför hacı imiş. Sohbete başladık. Dergiden dinî konular aktarmaya başladım. Bana ‘Müfettiş bey, siz nereliydiniz?’ dedi. Ben ‘Kütahya’ deyince, ‘Oralar erenler evliyalar yatağı’  dedi. Bir köye vardık; Nisan ayının başında çocukları salıverip okulu tatil etmişler. Müdüre bağırıp çağırdım. ‘Öğretmenleri  topla, geliyorum.’ diyerek camiye gittim. Namazdan sonra okula yöneldim; ama muhtar yolumu kesip, ‘Müfettiş Bey, bize gidip yemek yemeden olmaz’, diye tutturdu. ‘Millet bana ne der?’ diye yalvarıyordu. Baktım olmayacak. ‘Ama hiçbir hazırlık istemem; ne varsa sadece onu yiyeceğiz.’ Deyip peşine düştüm. Ama arkamızda bir uğultu. Camiden çıkan bütün köylüler peşimizden geliyor. Eve girdik, millet dışarıda bekliyor. ‘Muhtar bu nedir?’ dedim. Yemin etti. ‘Bilmiyorum, gidip bir öğreneyim.’ dedi.  Geldi, ‘Bu müfettiş evliya gibi adam, elini öpmek istiyoruz!.. diyorlar,’ dedi. ‘Yahu ben câhil günahkâr bir insanım; bu nereden çıktı?’ dedim. Şoföre, ‘Aynen böyle söyle ve onları dağıt!’ dedim. O, hiç oralı olmadı. Meğer yaygarayı yapan zaten o imiş; ‘Aman bu müfettiş Kütahyalı. Zaten evliya ocağı, diye duymuştum. Adam yol boyu dini şeyler okuyarak geldi. Öğretmenleri, müdürleri vazifelerinizi tam yapmıyorsunuz, diye  azarladı. Ezanı duyunca, camiye koştu. Bu müfettiş evliya, evliya!.’ Diye peşine takmış. Baktım kurtuluş yok. ‘Gelsinler, sıra ile birer birer tokalaşalım.’ dedim. Ellerime sanki mübarek bir şeye dokunur gibi dokunuyorlardı.”

Bizim halkımızın hüsn-i zan tarafı da işte böyle… 

Safvet Senih 
05 Temmuz 2017 14:12
DİĞER HABERLER