Türkiye Avrupa'da niçin küme düştü

Türkiye, yapılan yapısal değişiklikler ve düzenlemeler sonrası 2004'te süreçten çıkarılarak "denetim sonrası izleme sürecine" dahil edilmişti. İşte o günlerde usta gazeteci Mehmet Ali Birand'ın Hürriyet Gazetesi'de yayınlanan yazısında 'Bu iş bitti diye düşünürsek 10-15 yıl sonra gene sıkıntı yaşarız' demişti

Başbakan Gül’ün Avrupa Konseyi Parlamenter Assamblesindeki konuşması ve ardından soru-yanıt bölümü, inanılmaz bir değişimi gösterdi. Ben şahsen 22 yıldır izlediğim Konsey’de böyle bir oturum görmedim.

Çok açıkça söylemem ve gördüklerimi sizlere aktarmam gerekiyor. Zira, inanın hala şaşkınım. Hala yaşadıklarımın ne oranda gerçek, ne oranda rüya olduğunu anlayabilmiş değilim.

Avrupa Konseyi Parlamenter Assamblesinin geçen Pazartesi günü Strasburg’daki toplantısından söz ediyorum. Başbakan Gül’ün bir konuşma yaptığı ve ardından da parlamenterlerin sorularını yanıtladığı oturum, tahminlerin ötesinde garip manzaralarla doluydu.

Konsey toplantılarına yaklaşık 22 yıldır giderim.

Türkiye’nin Parlamento Assemblesi ile ilk tanışması 12 Mart 1971 darbesiyle başladı ve bugüne kadar da sürdü.

Avrupa’da İnsan Hakları ve Demokrasinin gözetim ve denetimcisi sayılan Konsey (Avrupa Birliği parlamentosu ile karıştırmayın) o tarihten bugüne kadar, sürekli şekilde Türkiye’yi dövdü. 12 Mart darbesi ile açılan kapının ardından, Kıbrıs harekatı, onun ardından 12 Eylül darbesi, ardından Kürt sorunu...

Ben 20 yılda öyle oturumlar yaşadım ki, insanın gözleri yaşarırdı. Türkiye yerden yere vurulur, Türk delegeler sıra kapakları ile protesto edilir, katillikle suçlanır, yuhalanırdı. 20 yıl Konseyde boynumuz bükük dolaştık. Eliştirilerin bir bölümü maksatlı idi, ancak bir bölümü de doğru olduğundan dolayı, parlementeri, bürokratı ve gazetecisi ile hepimizin onuru zedeleniyordu. Haklı eleştiriler daha da acı veriyordu. Resmi yetkililer, “bizi anlamıyorlar bunlar” gerekçesinin ardına saklanıyor, ancak özel konuşmalarında onlar da ezikliklerini saklayamıyorlardı.

İşte ben böyle bir Avrupa Konseyi anılarıyla dolu şekilde, Gül’ün konuşmasını dinlemeye gittim.
"Şaşkınlıktan kendime gelemedim"

İnanamadım.

Gül konuştukça alkış aldı. Türkiye’nin insan hakları, fikir özgürlüğü ve demokrasi yolunda attığı adımları anlattıkça “bravo” sesleri duyuldu.

Hele sorulara geçilince, durum daha da değişti.

Eskiden Türkiye’yi yerden yere vuran grup liderleri şimdi Gül’e çiçekler atıyor, her konuşmacı önce “Türkiye’yi ve sizi tebrik ederiz” diye söze başlıyor ve son derece anlayışlı sorular soruyorlardı. Konsey Assamblesini ve bu insanları bilmesem “Türk yetkililer soruları bile öneceden hazırlayıp ceplerine koşmuşlar” diyebilirdim.

Bu manzaraya Gül’ün 10 yıllık Konsey deneyimi ve ilişkileri mutlaka katkıda bulunmuştur. Son derece mantıklı yaklaşımı, yanıtlarının yumuşaklığı da atmosferi etkiledi.

Ancak asıl etken, Türkiye’nin son iki yıldır Kopenhag Kriterlerine uyum konusunda gösterdiği olağanüstü gayretti. Önce Ecevit koalisyonu, ardından AKP hükümetinin yaptığı değişiklikler, Türkiye’ye açıkça lig atlatmış. Demek ki sorun, “Türkiye’yi anlamamalarından ve sevmemelerinden” değil, Türkiyenin İnsan Hakları ve Demokrasi klübüne hem üye olması, hem de kurallarına uymamasından kaynaklanıyormuş.

Geçen Pazartesi Avrupa Konseyi binasındaki Türkler ülkeleriyle gurur duydular. Normalleşmenin tadını tattılar. İtilip kakılmak, sürekli eleştiri almak yerine, Avrupa normlarına ayak uydurmaya başlamanın rahatlığını yaşadılar.

Bu keyfi bizlere yaşatma şansı da Gül’e düştü. O gün Strazburg’da bir avuç Türk çocuklar gibi şendik. Ancak demokrasi hep gelişen bir süreç. Bunu izleyip ona göre değişmemiz gerek. Bu iş bitti diye düşünürsek, 10-15 yıl sonra gene sıkıntı yaşarız.


25 Nisan 2017 18:01
DİĞER HABERLER