Ünlü edebiyatçıdan gündeme dair çarpıcı değerlendirme

Ünlü edebiyatçıdan gündeme dair çarpıcı değerlendirme
Ahmet Ümit, son romanı ‘Elveda Güzel Vatanım'da, kahramanı Şehsuvar Sami ve sevgilisi Ester üzerinden İttihat ve Terakki dönemini anlatıyor.
Ümit özellikle şunu belirtiyor “Abdülhamit'i çok seven, onun fikirlerini savunan bir siyasî hareketin, İttihatçıların yöntemlerini benimsemesi korkunç.” 

Günümüz Türkiye'sine benzediği için mi İttihat ve Terakki dönemini konu alan bir roman kaleme aldınız?
Bu romanı yazma nedenim demokrasinin kısıtlanması, giderek otoriter bir rejime doğru yönelmemiz değil. Başından beri ‘Neden biz demokrasiyi kuramadık?' sorusunu temel alıyorum. Sadece demokrasi de değil. ‘Biz neden huzur içinde yaşayamıyoruz, neden hep bir çatışma var ve neden demokrasi dışı yöntemlere başvuruyoruz?' İnsanlar birbirlerini hep öteki ilan ediyor. Bu meseleler, öteden beri kafamı kurcalamıştır. Bugün yaşadığımız olayların ipuçlarını II. Mahmud döneminde başlayan ‘Batılılaşma Hareketleri'nde görüyorum. Bu değişim, İttihat Terakki'de en iyi şekilde kristalize oluyor. İşte o dönemde tıkanmış politik bir buhran, bir ekonomik kriz var, ülke yönetilemiyor. Ben de “İttihat ve Terakki'ye ve öncesi Jöntürklere bakayım.” dedim. Onlar da hep Batı'ya bakmışlar. Fransız İhtilali'nden etkilenmiş burjuva demokrasisi diyebileceğimiz anlayışı örnek alıyorlar. Ve İttihat ve Terakki zaman içinde büyük bir güce dönüşüyor.

Kitapta geçen bir diyalogdan hareketle sorayım: “Yıkmak istedikleri rejimin bizzat kendisine dönüştüler. Abdülhamit'te tenkit ettikleri ne varsa, bugün hepsini kendileri yapıyorlar. Belki de daha fenasını…” diyorsunuz.
İktidar değiller; ama güç ortağı oluyorlar. Bir zamanlar kovuşturulan adamlar siyaseti belirlemeye başlıyor. Eleştiriler, anlatıldığı gibi sadece dindar kesimden gelmiyor. Liberal kesimden de tenkitler alıyorlar. Ama İttihat Terakki, kendilerine muhalif olan herkesi tehdit etmeye; hatta öldürmeye başlıyor. Henüz iktidar bile değilken üstelik. Ve İttihatçılar iktidarı ele geçirdikçe baskı aracına dönüşüyor. Abdülhamit'in istibdadını kendileri yürütüyorlar.

İttihat ve Terakki özgürlükçü bir hareket olarak yola çıkıyor. Ancak despotik bir tavra bürünüyor…
Evet, aslında temel soru şu: Bizdeki özgürlük hareketleri neden böyle oluyor? Mesela bugünkü hükümetin son dönemleri, İttihatçı bir tavırdır. Enteresan olansa şu: Abdülhamit'i çok seven, onun fikirlerini savunan bir siyasî hareketin, İttihatçıların yöntemlerini benimsemesi korkunç. Nedir o yöntemler? En yakından misal vereyim: Gazetecileri tehdit etmek, dövmek ve onları içeri atmak. Dolayısıyla yaşadığımız süreç benzerlik gösteriyor. Geçmişte yaşadığımız hataları bilmezsek ve tekrarlarsak o zaman tarih tekerrür eder. Siyasette duygusallık olmaz, o, aşk da olur. Kimse çıkıp da ‘ben değerli yalnızlığı seçiyorum' diyemez. Bu, bizi mahva götüren yalnızlık olur ve yetmiş milyonun kaderiyle oynanır.

Romandan iktibasla, “Kitap okuma vakti geçti komutanım, şimdi silaha sarılma vakti.” deniyor. Bugün de ülkenin her yanında silah sesleri duyuluyor. Bu tavırda da bir devamlılık söz konusu değil mi?
Artık her yerde zorbalık var. Bir örnekle durumu izah edeyim: Sovyetlerde komünist partiler şöyle kurulurdu: Entelektüeller ve örgütçüler. Bunların birliği partiyi meydana getirirdi. Ki bu, bütün oluşumlarda söz konusudur. Bir tarafta fikri oluşturacak insanlar, öte tarafta da o fikri kitlelere taşıyacaklar vardır. İttihatçılarda Ahmet Rıza gibiler tasfiye edildiğinde, geriye bir tek örgütçüler kaldı. Onlara ‘Arkadaşlar, topluma baskı uygular, özgürlükleri daraltırsanız, yanlış yaparsınız.' diyecek kimse kalmadı.

Tıpkı AKP'deki gibi…
Şu anda da aynı süreci yaşıyoruz. Kendi akil adamlarını tasfiye ettiler. Bence parti içinde halen memnun olmayan bir kesim var; ama sesleri çıkmıyor.

KİMSE SABAHLARI MUTLU UYANMIYOR

Dikkatimi çeken bir şey var: Enver Paşa'yı Ortodoks Türk tarih anlatımındaki gibi tasvir etmiyorsunuz…
Kemalistler İttihatçıların izlerini silmek istediler, ‘her şey bizimle başladı' demek için. Osmanlı taraftarları ise ‘bunlar zaten masonik bir oluşumdu' dediler. Ben 1906-1926 arasındaki yirmi yıllık çalkantılı dönemi nesnel olarak ele alıyorum. Roman, bir ideolojiyi savunma işi değildir. Roman, bütün tarihî olayların insan üzerindeki etkilerini anlatır. İnsanın sonsuzluğu üzerine kurulmuştur. Abdülhamit ya da İttihatçıların devrinde hapse girmiş bir gazeteciyle bugün hapse giren bir gazeteci arasında fark yoktur, aynı duyguları hissederler. Beni üzen, bu topraklarda zulmün bitmemesi.

O yüzden mi kitabınızı 10 Ekim'de Ankara'daki patlamalarda katledilen insanlara ithaf ettiniz?
Gayet tabii. Türkiye'de şu an bir kaos var, savaşın eşiğine yaklaşmış durumdayız. Ekonomi kötüye gidiyor. Herkes birbirinden nefret eder hale geldi. Kimse sabahları mutlu uyanmıyor. Sadece muhalefettekiler değil, iktidardakiler de mutsuz. Bu, böyle daha fazla gidemez. Kitabı yazma nedenim bu olayların kökenini göstermek.

Bir ilerici bir gerici olmuş enterasan yapı

Kitabın sonunda bir İttihat ve Terakki kronolojisi veriyorsunuz ki çok yerinde olmuş…
İnsanlar İttihat ve Terakki deyince tam olarak anlamıyorlar haliyle; çünkü çok karışık bir süreç. Bir ilerici, bir gerici olmuş enteresan bir yapı. Yani kuruluşundan 2 Kasım 1918 akşamı denizaltıyla kaçtıkları döneme kadar anlattım ve orada bitirdim. Ama asıl önemli olan 1926 İzmir suikastıdır.

Eric Jan Zürcher, İzmir suikastının son İttihatçıların tasfiyesi üzerine kurgulandığını söyler…
Aynen öyle… Atatürk, bizzat kendi ilgileniyor bu hadiseyle. Çünkü Said Nursî'den Mehmet Akif'e, oradan Mustafa Suphi'ye herkes İttihatçı. Bu arada Mustafa Kemal, Enver'e göre üçüncü sınıf bir kadroda. Dolayısıyla İttihatçıları bitirmeyi kafaya koymuş ta başında. İttihatçılar arasında katliamcılar var; ama hemen hepsi vatanperver insanlar. Kişisel hırsızlık, büyük yolsuzluk üst düzeyde yok. Cesur adamlar, ölümüne savaşıyorlar, zaten ölüyorlar da.

Vatan, dedemizin mezarıdır dinlediğimiz müziktir!

Romanı, ne kadar sürede yazdınız?
Dört yıl… İttihatçıların olduğu her yere gittim. Paris, Makedonya, Selanik, Resne, Manastır, Ohri… Çıktıkları dağları tek tek dolaştım. Yerli ve yabancı tarihçilerle sohbetler ve tabii ki konuyla alakalı yoğun bir okuma yaptım.

Peki, İttihat ve Terakki'yi en iyi anlatan romanlar hangileridir?
Mithat Cemal ‘Kuntay Üç İstanbul', Nahid Sırrı Örik ‘Sultan Hamid Düşerken', Kemal Tahir ‘Kurt Kanunu', dördüncü kitap da ‘Elveda Güzel Vatanım' olur inşallah.

O zaman kitabın mottosu olacak soruyu yazarına soralım: ‘Sahi, vatan nedir?'
Vatan, sadece bir toprak parçası değil. Vatan, hayatımızın kendisidir. Kültürümüzdür, konuşma biçimimizdir, adabımızdır, misafirperverliğimizdir, dinimizdir, inancımızdır, dinlediğimiz müziktir, sevdiğimiz kadındır, dedemizin mezarıdır, anneannemizin seccadesidir, torunumuza seslenmemizdir… Bizim olan neyse vatan onun içindedir. İnsanlar yanılıyor, vatan sadece bayrak, toprak demek değil. Osmanlı'nın vatanı zaman içinde ne kadar değişti, düşünün. Vatan, hayat tarzıdır. İnsanlar baskı görmezse, herkes mutlu olursa yaşadığı vatana sahip çıkar. Ama öteler, ‘benim gibi düşünmeyenleri mahvedeceğim' dersen bu yöntem yanlıştır. Bu tutum İttihatçıların son dönemlerindeki çıkmazdır. Ülkedeki bu bölünmüşlük beni çok korkutuyor. Bir vatan varsa orada birlikte yaşayan insanların hoşgörüsü vardır. Bu ortadan kalkarsa vatan kalmaz. 12 Eylül'ün bütün süreçlerini en ağır şekilde yaşadım. On dört yaşından beri bu ülkede huzur görmedim. Artık yeter!

06 Aralık 2015 09:29
DİĞER HABERLER