Arif ve aşıkların söylemlerindeki hikmetler

  • Abdullah Aymaz
  • Abdullah Aymaz
    18 Tem 2023 11:00

    Bir önceki yazımızda naklettiğimiz ârif veliler ile âşık velilere ümmetin bakış farkının sırlarını ve hikmetlerini anlamak için yine Üstad Bediüzzaman Hazretlerine başvurmak zorundayız: “Eğer ‘Muhyiddin İbn-i Arabî’nin kelâmında birbirine muhalif ifadeler belki tenakuzlar vardır?’ diyecek olursanız, derim ki: ‘Elbette o zât, görmüş de söylemiştir. Görmezse hiç söylemez. Lâkin bir şey nasıl görünüyorsa, gerçekte de öyle olması gerekmez. Göz doğru görüyor, yanlış hükmediyor. Bazen basiret öyle, tamamını göremez. Eğer Muhyiddin ‘gördüm’ dese doğrudur… Görmüştür. O ruh öyle âlidir; kasden yalan söylemek ona hiç yanaşmaz, kesinlikle tenezzül etmez. Şu sırrı açıkça ortaya koyacak husus budur: Muhyiddin İbn-i Arabî bir seyyâre ruhtur, sabit olmayan tecelli, seyyâl tecelliler, onun için sâbit hakikatler gibi olmuş. Böyle olunca ve yerinde durup sabit hakikat olmayınca tohum ve dâneler sünbül vermez. Aslında dâneler sünbülsüz olmaz. Fakat sabit hakikat, hem seyyar tecelli; bir çekirdek bir çiçek… Ne zâtidir, ne gayri. Hakikat Hak ölçüsü de, Kur’an’dır başka olmaz.


    Eğer desen Muhyiddin’in söz ve eserlerinde öyle sözleri vardır ki, şeriatta hiç yeri yoktur. Belki ona küfür (inkâr, kâfirlik)  demiş bazı imanlarımız.


    Cevaben de derim: Bir umumî kaideyi beyan etmem gerekir. Mesela: Şeriat, bir vasfa veya söze, dese ki: “Bu küfürdür, mümin işi olamaz. Bundan murad ve mânası, o hal imandan gelmez, sadece o sıfat kâfirdir. O söz de, bir kâfirdir. Yani o zât onunla küfretti. Demektir. Yani mutlak olarak, o zât kâfir değildir. (Ehl-i Sünnet, büyük günah işlemek insanı imandan çıkarmaz, diye hükmetmiştir.)


    Zira imandan ileri gelen, imandan doğan pek çok sıfat vardır, imanın izharına delildir. Söz bu sebepten böyle bir tevil ile ele alınabilir. Onun için bir sözü, bir hali ve bir sıfatı ile küfrüne, kâfir olduğuna hükmedilmez. Demek o zâta kâfir diyebilmek için yakinen bir kanaat ile o sözün inkârından sızmış, ve sıfatın kâfirliğinden doğmuş olmasıyla, başka sebepten ileri gelmemesi ile mümkündür. Çünkü öyle sıfat ve sözlerin pek çok sebepleri vardır. Demek öyle vasıf ve kelamın kâfirliğe delâletinde şüphe olduğundan, küfrüne delâlet etmez.


    Diğer vasıflarının, imana delâleti, hem de ‘asıl olan bekâdır’ düsturu… Onun da şehadeti, yakînî imanın muhakkak olduğunu isbat eder, su-i zan asıl olmaz. Şüphe, yakînin hükmünü, her zaman yok edemez. Unutma ve yanılma ile hatâ ve iltibasla, muhtemel bir söz ile, çabuk tekfir edilmez.


    Eğer ‘Muhtelif tarikatlarda vardır, muhtelif âyinler, ibadet şekli giymiş’  dersen.  Derim ki: ‘Üç şart varsa, bir hayır niyetiyle belki de zarar veremez. Birinci şartı şudur: O, münafî olmamak kesinlikle zikrin vakarına ve huzurun âdâbına. İkincisi: Yasak olan fiillerin, içinde bulunmaması lâzımdır. Zâten nehyedilmiş ise, hiç olmaz. O fiilleri ve hareketleri, kasdî bir ibadet nazarıyla yapmamak… Evet hâl ve harekâtın, kasdî ve iradî olmaktan daha ziyade olması lâzım. Yani şuursuz ve ıztırarî… Başka çeşit yakışmaz. Zira ibadetin aslı, bizzat zikrin kendisidir. O mübah haller, bir teşvik vesilesidir. Hareketlerin tayininde, zikredenin iradesini âyet serbest bırakmış, mübahda kayıt koymamıştır.


    Zikir sırasındaki fiiller, hiçbir zaman  şer’an (kıyam, rüku, sücud, kıyam gibi)  tayin edilmiş olan ibadetlerin fiillerine benzemez. Zira şer’î olan ibadetlerin fiilleri Hindistan cevizine benzer; süt misali özü gibi. Beyaz kabuğu da özdür, cevizimize benzemez. Fakat zikir âyininde olan fiiller ve haller cevizimize benziyor. Kabuğu kılıftır hiçbir vakit yenilmez, Hindistan cevizine benzemez, ona kıyaslanmaz.


    Ehl-i dalalet ve bid’at gruplardan bir kısım zâtlar, ümmet nazarında makbul oluyorlar. Aynen onlar gibi zâtlar var; zâhiren hiçbir fark yokken, ümmet reddediyor. Buna hayret ediyordum. Meselâ Mutezile Mezhebinde Zemahşerî gibi mutezilikte en mutaassıp bir fert olduğu halde, Ehl-i Sünnetin Muhakkık  âlimleri, onun o şiddetli ititrazlarına karşı onu tekfir ve tadlil etmiyor (dalâlette saymıyorlar); belki onun için bir kurtuluş yolunu arıyorlar. Zemahşerînin şiddet derecesinden çok aşağı olan Ebû Ali Cübbâî gibi Mutezile imamlarını, merdut sayıp tardediyorlar. Çok zaman bu sır benim merakıma dokunuyordu. Sonra Allah’ın lütfu ile anladım ki, Zemahşerî’nin Ehl-i Sünnete itirazları, hak zannettiği mesleğindeki hak muhabbetinden ileri geliyordu. Yani mesela hakikî tenzih; onun nazarında, insanlar ile hayvanlar kendi fiillerini yaratmakla oluyor. Onun için Cenab-ı Hakk’ı tenzih muhabbetinden, Ehl-i Sünnetin kulların fiillerini kendilerinin yaratması meselesindeki düsturunu kabul etmiyor. (Yani bize göre kul fiilini yaratmaz. Hayrı da şerri de, insanların amellerini de Allah yaratır.) Mevcut olan diğer Mutezile imamları hak muhabbetinden ziyade, Ehl-i Sünnetin yüksek düsturlarına kısa akılları yetişemediğinden ve Ehl-i Sünnetin geniş kanunları onların dar fikirlerine yerleşemediğinden, inkâr ettiklerinden merdutturlar.” (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Dokuzuncu Kısım, Yedinci Telvîh)


    Bu derin sır ve hikmetler, ancak bu mübarek eserleri müzâkere ve mütelaa  etmekle öğrenilebilir.

    18 Tem 2023 11:00