Ey Müslüman dik dur! Başını indirme

  • Abdullah Aymaz
  • Abdullah Aymaz
    14 May 2024 09:43

    Üstad  Bediüzzaman Hazretleri 1911’de Şam’da okuduğu Hutbesinde Müslümanları ortaçağda durduran altı tane hastalığı anlattıktan sonra bu hastalıklara çare olacak tedavinin esasları olarak altı esastan bahsediyor. Bunların birincisi olan “El-Emel”  (Yani ümit)  üzerinde uzunca durmuştuk. Şimdi ise ikinci esas üzerinde duracağız. Üstad Hazretleri bu hususla ilgili diyor ki:
    “Hayatım, boyunca tecrübelerimle, düşüncemde doğan gerçek şudur: ÜMİTSİZLİK,   lem-i İslâmın kalbine girmiş en dehşetli bir hastalıktır. O ümitsizliktir ki bizi öldürmüş  gibi Batı’da bir-iki milyonluk küçük bir devlet, Doğuda yirmi milyon Müslümanı kendine hizmetkâr etmiş ve vatanlarını da sömürge hükmüne getirmiştir.”
    Üstad Hazretleri bu mesele ile ilgili olarak Eski Said döneminde yazdığı Sünuhat Risalesinde şöyle bir misal vermektedir:
    “Neme lâzım’  ve ‘nefsî, nefsî’ dediren ruh halini bir temsille beyan edeceğim:  Feleğin darbesini yemiş, perişan, fakat asîl bir aşiretten bir cesur adamla, talihi yaver, feleği müsâit diğer bir aşiretten korkak bir adam, bir yerde rast gelirler. Birbirlerine karşı övünerek iftihar etmeye ve bir münazaraya başlarlar.
    “Birinci adam başını kaldırır, aşiretinin zelil olduğunu görür, izzet-i nefsine yediremez. Başını indirir. Kırılmış onuru ile kendisine bakar, bir derece ağır görür. Eyvah, o vakit, ‘Neme lâzım, işte ben ve işte işlerim…’  gibi şahsî durumu ile yaralanmış gururu feryada başlar ve yahut o aşiretten çekilip veya asılsızlık gösterip başka aşirete  intisap eder.
    “İkinci adam, başını kaldırınca aşiretinin iftihar vesileleri, gözünü kamaştırır, gurur hissini kabartır. Kendine bakınca gevşek görür. İşte o vakit, fedakârlık  hissi, milliyet fikri ile uyanır: ‘Aşiretime kurban olayım!’  der.
    “Eğer bu temsilin rumuzlu ifadesini işaretini anladınsa, şu müsabaka ve mücadele meydanı olan bu ibret cihanında, bir Müslüman ile bir Hıristiyanın, mânen duygu ve düşüncelerinin hamiyet ve gayretin çarpışıp,  birbirleriyle mukayese ve münazaralarının tezahür etmesi ile, temsilin sırrını da göreceksin.
    “Lâkin şu farklılık, herkesin zannettiği gibi değildir. belki zâhir perestlikten, sathîlikten ve his yanılmasından ileri gelmiştir.
    “Ey Müslüman!  Aldanma, başını indirme. (Altın yere düşmekle kıymetten düşmez.)  Paslanmış eşsiz bir elmas,  daima cilalanmış bir camdan üstündür. İslamiyetin şu anda zayıflamış gibi görünmesi, günümüz medeniyetinin başka dinin hesabına hizmet etmesindendir.”
    “Evet değişim zamanı yaklaşmaktadır. Suret değişse hüküm de tersine döner. ‘Her gelecek, yakındır. Her zorluğa iki kolaylık vardır.”
    12 Mart Muhtırasından sonra 31 Mart 1971’de bir akşam, İzmir Karşıyaka’da bir talebe evinde toplu halde Risale-i Nur kitaplarını müzakere ediyorduk. Baskın oldu. Bizi İzmir Buca Ceza evine hapsettiler. Diğer mahkumlar daha çok Hürriyet Gazetesi alıyorlardı. Biz de haberlere bakıyorduk. O günlerde o gazetede ‘Ali ile Nino’  romanı tefrika ediyordu. 1925’lerde Gurban  Said tarafından  Azerice yazılmış,  Almancaya çevrilmiş. Almanca’dan da Türkçeye tercüme edilmiş. 1880’den 1925’e kadar bir zamanı içine alan tarihi bir roman…  Roman’da iki roman kahramanı var. Birisi Azerî Kurban Ali, öbürü Gürcü kız Nino…  Bunlar Rus Mektebinde okuyorlar. Arkadaşlıkları ilerliyor ve evlenmek istiyorlar. Ali, Nino’ya diyor ki, ‘Evlenmemiz için senin Müslüman olman gerekiyor.’  O da diyor ki: “Niçin? Ali.”  ‘Çünkü Müslümanlık son din…  En mükemmel din!’ Nino bu sefer  ‘Ali, madem en son, en mükemmel din, peki öyleyse Müslümanlar niye böyle hep geri, hep perişan?  En son ve mükemmel dinin mensuplarının böyle olmaması gerekmiyor mu?’  Kurban Ali, buna cevap veremiyor… Maalesef, bu soru romanda cevapsız kalıyor.
    Halbuki bu roman yazılmadan 5-6 sene önce 1919-1920’de Üstad Hazretlerinin yazdığı Lemaat Risalesinde, benzer soru sorulmuş ve cevabı da teferruatlı olarak verilmiş:
    “Ey arkadaş!  Bir zaman bir soru soran ‘Madem, Hak (İslamiyet)  yücedir. Onu kimse mağlup edemez, Öyleyse, neden kâfir, müslime; kuvvet Hakka galiptir?’ dedi. Dedim:
    ‘Dört noktaya bak!  Bu müşkil de hallolur.
    “Birinci Nokta şudur: Her hakkın her vesilesi hak olması lâzım değildir. Öyle de, her bâtılın her vesilesi bâtıl olması, yine lâzım değildir. Neticesi şu çıkar. Hak olan bir vesile, bâtıl vesileye galiptir. (Yani galip gelen Hak vesile yani yine HAK’tır.)
    “İkinci Nokta: Her Müslüman her  vasfı Müslüman olmak vacip iken, her zaman vâki  ve sâbit değildir. Öyle de kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen ileri gelmek yine lâzım değildir. (Çünkü ilk insan Hz.  dem Peygamber ve ondan sonra gelen peygamberler iman esaslarını unutup puta tapsalar bile ahlâkî güzellikler gelenek ve kültür halinde toplumlarda devam edip gelmiştir.)
    “Üçüncü Nokta: Cenab-ı Hakkın iki çeşit kanunu var. Birincisi Kelâm sıfatındaki İslamî, dini kanunlar…  Bunları yaşayıp yapmamızın karşılığı daha çok âhirettedir. İkincisi İrade sıfatından fizikte, kimyada, biyolojide ve astronomide geçerli kanunlar. Bunlar teknik ve teknolojiyi geliştirir. Bunların karşılığı dünyadadır. Bu Haklı gücü elden eden başarılı olur, dünyasını güzelleştirir. 
    “Dördüncü Nokta: Bir hak potansiyel halinde ise gelişmesi için geçici olarak bâtıl musallat edilir. Atmacanın serçenin kabiliyetini geliştirmek için musallat edilmesi gibi…  Ayrıca Hak davanın içine uygun olmayan  şeylerin, (helâl paranın içine kalpazanların sahte paraları karıştırılmaması için müdahalelerin yapılması gibi) karıştırılmaması için bazı müdahalelere izin verilir. Aynen taştan-topraktan altın filizlerini ayırmak için  ateşin musallat edilip hâlis  külçesinin ayrıştırılması gibi. Bâtılın Hak davaya musallat edilmesi de  hâlis Hak külçesinin   tezahür etmesi içindir…”
    Evet neticede hep Hak galip gelir; bâtıl bir türlü  harbi kazanamaz. Çünkü âhiret var…  Ahirette, âkıbetin güzelliği TAKVA  SAHİPLERİNE… Müttakilere mahsustur. İşte böylece de HAK  yücedir ve hep galiptir…


    14 May 2024 09:43