Hocaefendi

  • Abdullah Aymaz
  • Abdullah Aymaz
    02 Oca 2023 10:37

    İzmir İmam-Hatip Yurdu’nda kalmak için ilkokul mezunları Konak Devlet Hastanesi’nden Heyet Raporu alma mecburiyeti vardı. Fakat bu öğrencilere çok ağıra patlıyordu. 1960 sonbaharında karşılaştığımız manzara hiç iç açıcı değildi. 20-30 kişi birden doktorların karşısına çıkıyorduk. Bazıları çok kötü davranıyorlardı. İmam-Hatip’te okuyacağımız için kefen hırsızları muamelesi yapıyor, bizleri sözle-tavırla aşağılıyorlardı. Tâ o zaman kendimizi bu toplumda istenilmeyen insanlar zannediyorduk. Bir kompleks başlıyordu. Örneğin belediye otobüsünde bir yere giderken elimizde kitaplar ve çanta olduğu için, “Nerede okuyorsun?” diyenlere maalesef bazı arkadaşlar, İmam-Hatip demek yerine, Namık Kemal veya Atatürk Lisesi gibi isimler söylüyorlardı. Halbuki halk bizleri seviyordu…  İşte sırf bu yüzden İmam-Hatip orta kısmı bitirince, hemen lise için öğretmen okulu gibi yerlere gidenler oluyordu. Bazıları da bir köye öğretmen olarak gidersem camilerde de imamlık yaparım diye düşünüyordu. Ama büyük çoğunluk öyle düşünmüyordu. Fen dersleri iyi olanlar İmam-Hatip Lisesi’ni bitirdikten sonra tıp fakültesine, mühendislik ve mimarlığa gidebilmek için lise bitirmek için fark derslerini verip oralara gidiyorlardı.

    Onun için M. Fethullah Gülen Hocaefendi cuma vaazlarından, kursta verdiği fıkıh, tefsir, hadis, kelâm derslerinden farklı olarak cuma akşamını cumartesiye bağlayan gecelerde Tehzib-i Ahlâk dersleri verirdi.  Bunlar sohbet-i cânân edalı idi. Gözyaşları ile anlatılıyor, gözyaşlarıyla dinleniyordu. Aslında asr-ı saadetten, sahabe efendilerimizden verilen misallerle derin bir imanî ve İslamî şuur kazandırılmaya çalışılıyordu. Hem doktor, mühendis, hâkim-savcı olmak gibi düşüncelerin çok üstünde İslam’ı, bilmek, yaşamak ve yaşatmak şuuru aşılanıyordu. Artık aşağılık kompleksi diye bir şey kalmıyordu. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın en sevdikleri başta peygamberler, veliler, ulemâ hep bu hizmeti yapmışlardı… Bunun yanında dünyevî unvan ve makamların önemi olamazdı.  

    “Gerçekten inanıyorsanız üstünsünüz” fermanı bunu haykırıyordu. Bu ferman içinize oturunca, ister camide imam, vaiz olun, ister müftü olun, ister doktor-mühendis olun, ister parlamenter, ister bakan, ister başbakan, isterse cumhurbaşkanı olun o şuur yanında buraların fazla bir önemi yoktu. Zaten o gözyaşlı konuşmaları dinledikten sona bakışınız değişiyor, ufkunuz açılıyor, inancınız derinleşiyordu… Mesela o zamana kadar, bir insan zekatını verince bize çok cömert birisi gibi geliyordu. Ama Hocaefendi “Zekat üç çeşittir. Birisi cimri zekâtıdır ki, kırkta bir vermektir. İkincisi Hz. Ebu Bekir gibi vermektir. Üçüncüsü, canını, ruhunu da bir zarfa koyup Allah için vermektir.” dedikten sonra bizim anlayışımızda mesele değişiyor, nazar başkalaşıyordu. 

    İslâm dünyasının perişan hali ele alınırken, Üstad Hazretlerinin, “bizim üç düşmanımız vardır cehalet, fakirlik ve tefrika” sözleri üzerinde dururken bambaşka bir ufuk açılıyordu. Bilhassa asr-ı saadet ele alınırken, “Siyer  Felsefesi  ile  Bakmak”  düşüncesinin izahı zihinlerimizde yerleşiyor. O zamanki cüz’î bir hadisenin bile ileride karşımıza çıkacak körlüğüm olmuş problemleri çözmede nasıl sihirli bir anahtar olacağı gözlerimizin önüne geliyordu. 

    O zamana kadar, “Ne verirsen elinle o da gider seninle… Bir kiremit, bir tuğlanda senin olsun!”  diyerek, cami önlerinde toplanan paralarla birkaç senede yapılan camiler ve Kur’an  kursları ile bütün problemleri çözmüşçesine bir duyguya kapılan insanımıza bilhassa Tehzib-i Ahlâk sohbetleriyle bizlere M. Fethullah Gülen Hocaefendi himmetleri âli tutmanın yolunu gösteriyordu. Mesela Tebük Seferi’nden misal veriyordu: Bizans, Müslümanlardan kat kat fazla bir ordu ile üzerlerine yürümüştü. Çok zorlu bir atmosferdi. Ne sayıları onlar kadardı, ne atları, ne develeri ne de silahları onlarla mukayese edilecek durumda değildi. Onun için sahabe efendilerimizi toplayıp himmete davet etmişti. Onlara; savaşın önemini ve durumunu anlattıktan sonra, “Yâ Ebu Bekir ne veriyorsun?” diye sormuştu. O da “Bütün malımı!” demişti. “Yâ Ömer sen ne veriyorsun?” buyurmuştu. O da “Malımın yarısını” demişti. Sonra dönüp “Yâ Osman sen ne veriyorsun?” deyince, o da “Beş yüz deve, üzerlerindeki erzak yükleriyle beraber…” demişti.

    İşte bu gibi izahlarla Hocaefendi gözlerimizi, basiretlerimizi açmaya çalışırken bir takım hasetçi fesatçı kimseler, hemen tenkide başladılar:  “Böyle şey olmaz; bu himmet dediği şey gösterişten ibaret… Riyâkarlık bu…  Sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek. Kur’an sırran, gizli olacak diyor.”  demeye… Onlara elbette “Bektaşîlik yapmayın” diye cevaplar verildi. Malum ona sormuşlar  “Erenler niye namaz kılmıyorsunuz?” demiş. “Kur’an’da Lâ takrebü’s-salâte  (Namaza yaklaşmayın) âyeti var. Onun için Bu sefer ama âyetin devamında ‘Ve entüm sükârâ’  (Sarhoş iken)  diye bir şart var.” deyince,  “Ben hâfız değilim”  diye karşılık vermiş. 

    Hocaefendi de “Evet sırran var, ama aleniyet de var. (Rad Suresi, 13/22)  Muttaffifin Suresi’nde, 83/26 ayetinde ‘(Cennet devletine konmak için )  yarışanlar hayırda yarışsınlar.’ Bakara Suresi’nin 2/148 âyetin ise ‘Haydin hep hayırlara yönelip koşun, yarışın.’ buyuruyor.” diye cevap verdi. Yani yerine göre bir insanın onurunu, izzetini korumak için sadaka verirken çok gizli ve güvenli hareket etmek gerekir. Ama umumî hizmetlerde hayırda yarıştırmak için alenî olmak gerekir. Bir de Kur’an’ı en iyi kim onlar ve en iyi kim hayata  geçirip icrâ eder? Elbette ki, Peygamber Efendimiz (S.A.S.)!  O, Tebük Seferi’nde alenen istemiş ve Sahabe Efendilerimizi yarıştırmıştır. Hâşâ bu bir gösteriş midir. Hâşa Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman riyakârlık mı yapmışlardı? Bu nasıl temelsiz anlayıştır?” Meâlinde sözlerle onların bu çarpık anlayışları ortaya koymuştur.

    Ayrıca bu Hizmet önce ülkemize sonra bütün dünyaya yayılınca himmetler hakkında aynı itirazlar olunca, arkadaşlarımız hep Hocaefendi’den öğrendikleriyle cevaplar verip itiraz ve iftiraların kökünü kesmişlerdir.

    02 Oca 2023 10:37