Kireççi Hafız Ahmet Feyzi Kul

  • Abdullah Aymaz
  • Abdullah Aymaz
    28 Tem 2025 00:11


    Sene 1964 olsa gerek, Halıcı Hüseyin Çağdın Ağabeyin dükkanındayız. Ahmet Feyzi Ağabey ve Ethem Sarıoğlu da var. Ethem Sarıoğlu ezberden bir mektubun bir parçasını okudu. Hakikaten belâgatlı ifadeler vardı. Ahmet Feyzi Ağabey iyice dinledikten sonra “Mâşâallah! Sübhânallah! Bu mektubu kim yazmış?” diye sordu. Ethem Bey, “Sen bu yazıyı bana gönderdin ya!. Çok Hoşuma gittiği için ezberlemiştim.” dedi. Ahmet Feyzi Ağabeyin, Sokrat’a benzeyen bir yüzü ve kafa yapısı vardı. Konuşurken ve yazarken bir sayfalık cümleler kurabilirdi; hiç hata ve cümle bozukluğu bulamazdınız. Şükrü Saraçoğlu meselesi olunca, teferruatı bilebilir diye, Abdullah Birlik’e telefon edip elinde bazı bilgiler varsa bana göndermesini istemiştim. O da aşağıda gelecek olan malumatı göndermiş. Ben de onları aynen sizlerle paylaşmak istiyorum:

    Ethem Sarıoğlu diyor ki:

    Yıl 1945… Ben lise mezunu olarak yedek subaylığımı yapmış, İzmir’in Tire kazasında T. Hava Kurumu muhasibi olarak çalışıyordum. O arada Rahmetli Ahmet Feyzi KUL hocamla tanışmak bahtiyarlığına erdim. O zamanlar O’nun üzerinde manevi bir tasarrufun mevcut olduğu açık ve seçik bir şekilde tarafımdan anlaşılıyordu. Sömestr tatilinde kazaya tatile gelen, Üniversitenin muhtelif fakültelerinde okuyan yirmi beş otuz miktarındaki gençlerden müteşekkil bir grup, Ahmet Feyzi KUL ile bir otelin lokalinde birlikte toplandık. Hocaya bir çok sualler soruldu. Adeta sual yağmuruna tutuldu. Sorulan suallere çok rahatlıkla cevap vermekte güçlük çekmedi. Hatta bir talebenin atom nazariyesi üzerindeki bir soruyu, proton nazariyesi ile cevaplandırdı. Üniversiteliler, tatil sonucu okullarına dönerlerken, Hoca’ya olan minnettarlıklarını ve şükranlarını ifade edecek bir mektubu yollamamı benden rica ettiler. Bunun üzerine Ahmet Feyzi Abi’ye (hatırlayabildiğim kadarıyla) şu tarzda bir mektubu yazıp gönderdim. Mektubum şöyle idi:

    “Muhterem Ahmet Feyzi KUL Kireççi Hâfız”

    Hakikat aşığı olan sizlerle tanışmak bahtiyarlığını bizlere nasip eylesin. Yüce Allah’a sonsuz şükürler olsun. İlahi bir Feyzin size sunduğu yüksek muhabbet ve heyecanla ağzınızdan dökülen her cümle, fesahat ve belağatın birer tecellisi idi. Nihayetsiz bir okyanusu andıran geniş ihatanız, dolgun kafanız ve olgun ruhunuzla ve sonu Allah’a varan engin mefkurenizle bizleri ihya edip yalnız bıraktınız.

    Sizlerden aldığımız ilhamlarla insan, tahayyül ve tefekkürünü ihataya muktedir olamadığı, evveliyatı ve sonu olmayan ve namütenahilikler içinde namütenahi bulunan Yüce Allah’ın ve O’nun Yüce Resulünün açtığı hidayet yolunun ebedi yolcuları olmak mazhariyetine nail olmuş bulunuyoruz. Bizleri nurlu ve ruhlu irşadlarınızla ihya etmiş bulunduğunuzu bir kere daha ifade etmekle sonsuz bir zevk duyuyoruz.

    Ellerinizden öper, sonsuz minnet ve şükranlarımızı arz eyleriz.

    Üniversite Gençliği Adına Lise Mezunu olan, Tire Hava Kurumu Muhasihi

    İ. Ethem SARIOĞLU


    Bu mektuba karşılık yazan Ahmet Feyzi Ağabeyimiz diyor ki:

    ELCEVAP:

    “Bismihi Sübhanehu

    Çok Muazzez Kardeşim,

    Elmas ruhunuzun eşsiz güzelliklerini aksettiren, çok güzel mektubunuzu geç cevaplandırdığımdan dolayı affınızı rica ederim. Yeşil Tire’nin cennet muhitini zinetlendirecek bir pırlanta ve O’nun semay-ı irfanını ışıklandırmak bir necm-i ziyadar olan nezih varlığınızın izhar buyurduğu teveccühat-ı necibaneyi ve semahat-ı kerimaneyi karşılayabilmek için duyduğum aczi burada kayıt ve itiraf ederken, aciz şahsiyetim hakkında izhar buyurulan yüksek medihleri, güzel ruhunun kendi hüsn-ü cemalini karşısında görmesi şeklinde kabul ediyorum.

    Katı ve soğuk bir hakikatin acı zehrinden, hayali ve cazip bir aldanışın verdiği saadet, insan hayatı nokta-i nazarında daha faydalı olabilir mi?

    Mektubun son satırları şöyle bitiyordu:

    Cevabımın Ramazan-ı Şerife müsadif olması dolayısıyla insan ruhunu hayvani icapların ve iptidai krizlerin fevkinde bir sema-yi istiğna ve istiklale uruc ettiren ve ondaki bütün beşeri ve fani kayguları arkaya attırarak, O’nu, sırf tefekkürden ve endişe-i mealiden yapılmış bir makine halinde sema-yı faziletin ve cihan-ı saadetin kapısında nöbet bekleten, Ramazan-ı Şerif ibadetini kıymetli ve faziletli orucu, erbab-ı zulmet ve dalaletin çürük ve cılız hezeyanlarına rağmen, müteveccih bulunduğun kaşane-i hidayetin hakikat ve ulviyetine şeref ve ihtişamına yakışır bir celadet ve aleniyetle tutunmanı ve kudret itibariyle zerre, ihtiyaç nokta-i nazarından umman olan insanı her beş vakitte şems-i ebediyet ve kenz-i saadet olan Zat-ı Akdes-i Samedaniyetin füyuzat ve inayatına arz eden mübarek ve mükerrem namazı, bir kahraman gibi kılması ve ondaki şeref ve mananın yüceliğini idrak edemeyen iz’an yoksulları karşısında bir abide-i fazilet halinde ehl-i imanın safında yer almanı temenniden ibarettir.

    Sırf saadetini istihdaf ederek sunulan bu temennilerinin senin necib ve civanmert ruhunda çok asil bir ma’kes bulacağına inancım, senin ruhuna inandığım kadar kuvvetlidir.

    Naçiz Kardeşiniz

    Ahmet Feyzi KUL


    Ahmet Feyzi KUL, bir Ramazan günü İzmir’in bir kazası olan Ödemiş’e gelmiş ve buranın müftüsünden aldığı müsaade ile Çarşı Camiinde vaaz vermeye başlamıştır. Vaaz ilerledikçe ve gün geçtikçe müftü endişelenerek telaşa kapılmış ve emniyet amirliğine müracaatla bu vaazın durdurulmasını sağlamıştır. Bunun üzerine o zamanın Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan vekili bulunan, eski Başbakanlardan bir numaralı (kendi tabiri ile) dinsiz hergelelerden biri olduğunu tavsif ettiği Şükrü SARAÇOĞLU’na bu vesile ile aşağıdaki mektubu göndererek, bir tartışma ortamı hasıl etmek ve O’nu fikren ezmeğe bir vasat hazırlamak istemişti.

    Bunun üzerine Ahmet Feyzi KUL, Saraçoğlu’nun Ödemiş’in Gölcük Yaylasındaki köşküne davet edilmiş, orada üç saatlik bir zaman içerisinde yapılan bilimsel ve felsefi tartışmalar sonucu, maneviyata dayanmayan milletlerin ilelebet payidar olamayacakları gerçeğini Saraçoğlu’na ikrar ve itiraf ettirmiştir. Bunları bana bizzat kendisi anlatmıştır.

    Mektubun hatırımda kalan bazı parçaları şöyledir:

    “Sayın Şükr-ü Saraçoğlu, dünün Başvekili ve bugünün ise memleket mukadderatına sahip olan tarihi partinin başkanı sıfatıyla sizlere müracaatımı, samimiyetimin bir ifadesi olarak kabul buyurmanızı rica ederim. İçinden kaynayan bir şevk ve heyecanla , ilim ve hakikat aşkı arkasına düşmüş bir insanın ilmi servetini ziynetlendirmek ve olgunlaştırmak için, elini herhangi bir ilim menbaına uzatması bir cürüm müdür?

    Fenni, felsefi, dini, ladini, biyolojik, sosyolojik, psikolojik ve moral sahalar üzerinde gezmeden, astronomik ve atomik hudutsuzluklara ulaşmadan, müsbet ve menfi her türlü fikir manzumelerini karşılaştırmadan sağlam bir hakikat ışığına erişmek, olgun bir karakter ve karihaya sahip olmak mümkün müdür?

    Beşer kitlelerin hepsi fikir semalarının şahikalarında gezme kudretine malik bulunmadıkları için, onları daha feyizli bir veçheye sevk etmek, ruhları üzerinde nafiz ve zihayat bir ruh disiplinini Onlarda hakim kılmakla ve beşerin fani hayatına isnatla değil, ezeliyet ve ebediyetin temin ettiği emin ve pür-ümit bir sahada Onları iskan etmekle mümkündür. Beşeriyetin ezeli dertlerine şifa olamayan on sekiz ve on dokuzuncu asrın persudeleşmiş ve binbir çeşit yara almış ve kainattaki mütemadi ilmi inkişaflar muvacehesinde pek dar bir zemine sıkışmış olan pozitif doktrin, nihayet bir nazariyedir, müsbet bir realite değildir. Zemini laedri ve inkara dayanan bir fikir manzumesidir. Azamet mertebeleri ilmi seviyeye inememiş ve beşerin havza-i tecrübesine girememiş olan ilim sahaları, beşer hududundakilerden daha çok fazladır. Bugün iftihar duyduğumuz ve azami randıman aldığımız müsbet ilimlerin, bu meçhulat sahasındaki mütemadi cehdlerin meyvesi bulunması, metafizik sahanın tabiat kanunları üstünde boş ve hayali tasavvurlar olarak kabulüne mani olacak bir hakikattır.

    Düşünüş enerjisini pozitivizmin “dur” dediği yerde tevkif edemeyen ve mükevvenatı idare eden kanun ve nizamlar için bir vazı-ı kanun arayan ve kainattaki sayısız objektif san’at mucizelerini ve kanunların birbirini tamamlayan ve bir hedef üzerinde toplanan ve daimi bir inşaya ve kemale doğru yol alan azamet-i manayı tesadüf gayyasına sığdıramayan ve cihan erbâb-ı fikretinin bu konu üzerindeki ciddi düşünüşünü ve mütemadi taharrisini ehemmiyetsiz telakki etmeyen bir vatandaşın samimi kanaati, hürmete hatta himayeye şayandır. Dar bir inhisarcı zihniyetiyle fikir uçuşunu muayyen bir sahada durdurmak, herkesin tek kanata boyun eğecek bir tarzda hareket etmesini istemek, insan şerefindeki büyük manayı inkardan başka bir şey değildir. Başlarında Wilhem James ve John Doyle gibi kuvvetli mütefekkirler bulunan ve pozitivizmin pek kuvvetli bir tarzda parçalayan son fikir manzumeleri, felsefi doktrinlerin en son inkişafları arasındadır.

    Sayın Başkan, mütevazi de olsa nihayet bir fikir unsuru olan aciz şahsiyetimin samimi kanatlarını ifadeden haz duyması, sadece şu güzel vatanın ve asil milletin saadetine hizmetçi olmak yolundaki samimi iştiyakından ileri gelmektedir.

    28 Tem 2025 00:11