Kulakların seni yanıltmamış!

  • Abdullah Aymaz
  • Abdullah Aymaz
    05 Eyl 2022 09:29
    Müreysi Kuyusu başındaki fitne bastırılıp iş tatlıya bağlandıktan sonra münakaşalara ve yeni sıkıntılara meydan verilmemek için hızlıca Medine’ye dönüş emri verilmişti. Peygamber Efendimiz de (S.A.S.)  yola revan olup, devesini hızlandırmak için ‘hal hal’ diye seslenerek yol alıyordu. Münafıkların başının, Efendimiz (S.A.S.) hakkında iğrenç ifadelerini gelip Kendisine aktaran Zeyd bin Erkam, iyice yanına yaklaşmış mübarek yüzünü temaşa ediyor bir vahyin gelip söylediklerinin  doğru olduğunu Cenab-ı Hakk’ın bildirmesini arzuluyor ve bekliyordu.


    Efendimiz’e (S.A.S.) vahiy gelmiş Zeyd bin Erkam’ın sözlerinin doğruluğu ortaya çıkmıştı. Efendimiz vahiy sonrası, Zeyd bin Erkam’ın yanına kadar geldi ve devesinin üzerindeki Zeyd’in kulaklarından tutarak yukarı doğru çekti ve ardından: “Kulakların seni yanıltmamış ey delikanlı… Çünkü Allah (c.c.) senin sözünü doğrulayacak vahyi indirdi!” buyurdu. 


    Evet Münafikûn Suresi nifak ehlini deşifre ediyordu: “Onlar, ‘Resulullah’ın etrafındaki fakirlere nafaka vermeyin, destek olmayın ki, dağılsınlar’ diyen bedbahtlardır. Halbuki göklerin ve yerin bütün hazineleri Allah’ındır, lâkin münafıklar bunu bilmezler, anlamazlar. Hem de derler ki: ‘Medine’ye bir dönelim, göreceksiniz aziz olan, zelil olanı oradan dışarı çıkaracak, atacaktır.’  Heyhat! Heyhat! İzzet Allah’ın, Resulü’nün ve müminlerindir. Ne var ki, münafıklar bunu bilmezler.” (63/7-8)


    Bu surenin inişinden sonra İbn-i Übeyy’den bir söz sâdır olunca ilk önce, kendi kavmi onu kınar ve yaptığının yanlış olduğunu söyleyerek azarlardı. Efendimiz (S.A.S.)  gelişmeleri takip ediyordu. Kavminin İbn-i Übeyye karşı olan tutumlarını görünce Hz. Ömer’e  “Gelişmeleri nasıl buluyorsun? Ne dersin; şayet sen bana, ‘Onu öldür’ dediğinde o gün eğer onu öldürmüş olsaydım, kim bilir bugün kaç kişi gürültü koparıyor olacaktı!’  buyurdu. Halbuki o  takdirde karşı çıkacak kavminin insanları, artık bizzat kendileri onu tahkir ediyorlardı.


    Müreysi Kuyusu’ndan itibaren başlayan hızlı yolculuk hiç mola vermeden devam ediyordu. Münafikun Suresi nâzil olup münafıkların bütün yönlerini deşifre edip muzmeratlarını ortaya döktükten sonra bile molasız yolculuk gece karanlığında sürüyordu. Nihayet ertesi günün öğle güneşinin dayanılmaz noktasında istirahat emri verildi. Böylelikle Peygamber Efendimiz (S.A.S.) münafıklık adına ortaya çıkan bir problemin insanlar arasında konuşularak derinleşmesini önlemiş ve hızlı yolculukla insanları meşgul etmiş oluyordu. Anlaşılan, çözümü zamana bağlı bir meselede gereksiz yere konuşularak zaman kaybı yaşamaktansa, durmadan yol alınarak zaman kazanmayı tercih ediyordu. O kadar bitkin düşmüşlerdi ki, yorgunluktan birbirlerini göremez hale gelmişlerdi. Mola verilir verilmez de her biri bir kenara uzanacak ve olduğu yerde istirahate çekilecekti.


    Ayrıca bu hızlı yolculukta Peygamber Efendimiz (S.A.S.) atlarla develer arasında müsabaka yapılmasını istemiş. Kendisi de bu yarışa bizzat katılmıştı. Belki de bu, uzun ve yorucu olacak bir yolculuğu böylesine farklı aktivitelerle katlanılır ve zevkli bir hale getirmek içindi.


    Bütün bunlara rağmen münafıklar, nifak çıkarmak, tereddüt ve şüphe atmaktan Allah’ın peygamberine alay etmekten geri kalmıyorlardı. Çünkü mola yerinde bir ara Efendimizin (S.A.S.) bindiği devesi Kasvâ kaybolmuştu. Onu aramaya koyulanlara Zeyd İbnü’l-Lusayt,  “Bu adamlar öyle dört bir yana niye gidiyorlar diye soruyor, yanındakiler de “Peygamberin devesi kaybolmuş onu aramaya gidiyorlarmış.’ diyor.  Bunu bir alay konusu yapmak için bu sefer: “Madem peygamber ve herşeyi Allah ona bildiriyor, öyleyse, devesinin de nerede  olduğunu bildirse ya…” diyorlardı. Bu istihzaya şâhit olan Sahabe Efendilerimiz ise:  “Allah canınızı alsın ey Allah düşmanları!.. Sizin bu yaptığınız münafıklıktır!”  dediler.


    Hatta Useyd İbn-i Hadayr, bir adım daha öne çıkarak ve elindeki mızrağı da göstererek bu nâhoş sözleri söyleyen münafığa:  “Ey Allah düşmanı!  Allah yemin olsun ki, şayet ben Allah Resulü’nün uygun göreceğini biraz  sezebilseydim, şuracıkta  senin husyelerini mızrakla  çıkarıp parçalar ve işini bitiriverirdim. Madem kalbinin  içinde münafıklık var; öyleyse bizimle birlikte ne işin var?” deyince perdeyi yırtarak adam bu sefer:  “Dünya malını elde etmek için geldim”, diye cevap verdi. O utanmaz, pervasız kişi: “Peki hani bize gökten haber getiriyor ya!”  diye arsızlığını uzattı. Bu sefer umumî bir galeyen olunca kendisini attığı riskin büyüklüğünü fark etti ve yerinden ok gibi fırlayıp sığınmak için Efendimizin (S.A.S.) yanına doğru koştu. Cibril bu arada olup bitenleri Allah’ın Resulüne haber vermişti. O münafıkta oraya gelmişti. Efendimiz (S.A.S.) onun dediklerini söyledikten sonra:  “Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Ancak şu anda Allah (c.c.) bana devenin nerede olduğunu haber veriyor. Deve şu vâdideki bir ağaca yuları bağlanmış vaziyette duruyor. O tarafa  gidin ve onu getirin.” buyurdu. Gidip getirdiler. 


    Bunun üzerine kolu kanadı kırılan Zeyd İbnü’l-Lusayt hızlıca arkadaşlarının yanına döndü. “Burada konuşulanları Muhammed’e siz mi haber verdiniz? Bu nasıl olur?” dedi. Onlar “Ne zaman, nasıl gidip haber vereceğiz; ki!.” dediler. Şaşkınlık içinde Zeyd “Şimdiye kadar şüphe içindeydim ama, şimdi anlıyorum ki: o, Allah’ın Peygamberidir. Onun bu samimi halini gören sahabeler, “Sen şimdi git. Son durumunu Allah Resulüne arzet… Senin için istiğfar  etsin” dediler. Gitti ve şefkat kucağına sığındı…  Nifaktan kurtulup samimi bir Müslüman oldu. 

    05 Eyl 2022 09:29