Maddî mânevî temizlik ve Kuddûs ismi

  • Abdullah Aymaz
  • Abdullah Aymaz
    01 Ağu 2022 09:58
    Efendimiz Hz Muhammed Mustafa Aleyhisselam ilk dönem, Cebrail Aleyhisselam âyetleri vahiy olarak getirdiği zaman, unutuveririm endişesiyle tekrarlamaya çalışıyormuş bunun üzerine “Sana vahyedileni unutmamak için aceleden dilini hareket ettirip durma. Çünkü vahyi senin kalbinde toplamak ve onu okutmak Bize ait bir iştir. O halde Biz Kur’an’ı okuduğumuzda, Sen de okunuşunu takip et! Sonra, ayrıca onu beyan etmek de Bize ait bir iştir.” (Kıyamet Süresi, 75/16-19. ayetler ) buyuruluyor.


     Bediüzzaman Hazretleri Mektubat isimli kitabında diyor ki: “Eski Harb-i Umûmîden / Birinci Dünya Savaşı’ndan evvel ve evvelinde, bir vâkıa-i sâdıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: ‘Ana korkma! Cenab-ı Hakk’ın emridir. O, Rahîmdir ve Hakîm’dir.’ Birden o halde iken baktım ki, mühim bir zât (Hz. Ali Efendimiz) bana emrederek diyor ki: ‘İ’câz-ı Kur’an’ı (Kur’an’ın mucizelik cihetlerini) beyan et!’ Uyandım, anladım ki, bir büyük infilak olacak o infilak ve inkılaptan sonra Kur’an etrafındaki surlar kırılacak doğrudan doğruya Kur’an kendi kendini müdafaa edecek ve Kur’an’a hücum edilecek i’câzı (mucizelik vecihleri) O’nun çelik bir zırhı olacak ve su i’câzın bir nevinin izharına, haddimin fevkinde olarak benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım.” (Yirmi Sekizinci Mektup / Yedinci Risale)

    En doğrusunu Allah bilir. Hazreti Ali (r.a.) Efendimizin “beyan” kelimesi, Kıyamet Süresi’ndeki beyan olsa gerektir. Yani bir gavvas gibi Kur’an âyetlerinin derinliklerine inip o deryadaki hazineleri bulup çıkarmak, beyan edip sergilemek. Üstad Bediüzzaman Hazretlerine nasip olmuştur.


    Aslında Üstad Hazretleri, Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Üçüncü Risalesi’nin başında “Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ın iki yüz çeşit mucizelik kısımlarının olduğunu” söylüyor. Bunlardan sadece 40 nevi, Yirmi Beşinci Söz’de Üstad tarafından beyan edilmiştir.


    Üstad Hazretleri Cenab-ı Hakk’ın Esmâ-î Hüsnâsı üzerinde Yirmi Dördüncü Söz’de durduğu gibi Otuzuncu Lem’ada Ferdün, Hayyün, Kayyûmun, Hakemün, Adlün, Kuddûsün isimlerinin tefsirini de yapmıştır. Bu altı ismi Üstadımız Eskişehir Hapisanesinde yirmi dört saatte 171 defa okuduğu gibi mahbus talebeleri de hergün 171 defa okuyorlardı.


    Bunlardan Kuddûs ismi hakkında ki tesbitlerinden bazı bilgiler aktarmak istiyorum: “Bu kainat ve bu küre-i arz, dâim işler bir büyük fabrika ve her vakit dolar boşalır bir han, bir misafirhanedir. Halbuki böyle işlek fabrikalar, hanlar ve misafirhaneler atıklar ve pisliklerle, enkazlarla, süprüntülerle çok kirleniyorlar, bulaşık oluyorlar, ufunetli (kokuşmuş) maddeler her tarafında birikip yığılıyor… Eğer pek çok dikkatle bakılmazsa, süpürülüp temizlenmezse, içinde durulmaz; insan onda boğulur.


    “Halbuki bu kainat fabrikası ve arz misafirhanesi o derece pâk, temizdir ve o kadar kirsiz, bulaşıksızdır ve kötü kokulardan uzaktır ki, bir lüzumsuz şey ve bir menfaatsiz madde ve tesadüfî bir kır bulunmaz. Zâhirî bulunsa da, çabuk bir istihale (dönüştürme) makinesine atılır, temizlenir. Demek bu fabrikaya bakan zât çok iyi bakıyor. Ve bu fabrikanın Sahibi var ki, o koca fabrikayı ve o büyük sarayı küçük bir oda gibi süpürür temizler, tanzim eder. O pek büyük fabrikanın büyüklüğü nisbetinde de kokuşmuş kalıntıları ve enkazından kalma maddeleri, süprüntüleri bulunuyor. Belki büyüklüğü nispetinde temizliğine dikkat ediliyor.


    “Bir insan, bir ayda yıkanmazsa ve küçük odasını süpürmezse çok kirlenir, pislenir. Demek bu âlem sarayındaki paklık, sâfilik, nurânîlik, temizlik, mütemadiyen hikmetli bir nezafet muamelesinden ve temizlik ameliyesinden ileri geliyor. Eğer o daimî temizlik, süpürmek ve dikkatle bakmak olmasaydı, bir senede bütün hayvanların yüz bin milletleri arzın yüzünde boğulacaklardı. Göklerin fezâsında tahribe ve ölüme maruz kalan kürelerin ve peyklerin, yıldızların enkazları, başımızı ve diğer hayvanların başlarını, belki küre-i arzın başını, belki dünyamızın başını kıracaklardı, dağlar büyüklüğündeki taşları başımıza yağdıracaklardı. Bizi bu dünyevî vatanımızdan kaçıracaklardı. Halbuki eskiden beri o yukarı âlemlerdeki tahrip ve tamirden ibret vesilesi olarak, yalnız birkaç semâvî taş (göktaşı) düşmüşse de, hiç kimsenin başını kırmamış.


    “Hem yer yüzünde her sene ölüm ve hayatın değişmeleri ve döğüşmeleri yüzünden, yüzbinlerce hayvanat milletlerinin cenazeleri ve iki yüz bin nebatatın taifelerinin enkazları, karaların ve denizlerin yüzlerini fevkâlâde öyle kirleteceklerdi ki, şuur sahibi varlıklar, o yüzleri değil sevmek, aşık olmak, belki öyle çirkinliklerden nefret edip ölüme ve yokluğa kaçacaklardı. (…) 


    “Evet, kainat sarayını ter temiz tutan bu ulvî, umumî temizlik, elbette Kuddûs isminin tecellisi ve gerektirmesidir. evet nasıl ki, bütün mahlûkatın tesbihatları Kuddûs ismine bakar öyle de, bütün temizliklerini de Kuddûs ismi ister. (Kötü hasletler, bâtıl itikadlar, günahlar, bid’atların mânevî kirlerden olduklarını unutmamalıyız.)  Temizliğin bu kudsî intisabındandır ki, ‘Temizlik imandandır.’  Hadisi temizliği imanın nurundan saymıştır. ‘Muhakkak ki, Allah çok tevbe edenleri ve çok temiz olanları sever.’  (Bakara Suresi, 2/222) âyeti de, temizliği İlahî muhabbetin bir vesilesi göstermiş.”  (Otuzuncu Lem’a Birinci Nükte) İnşaallah bu konuya devam edeceğiz…



    01 Ağu 2022 09:58