15 Temmuz’un hikayesi ve Hulusi Akar...

  • Faruk Mercan
  • Faruk Mercan
    25 Eki 2016 15:50



    2012 yılı mart ayıydı...

    Afganistan’da şehit olan 12 asker için, Ankara’da  Kocatepe Camii’nde cenaze töreni yapılıyordu. Törende, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’e başsağlığı diledim ve o dönemde gündemde olan bazı konuları kendisiyle konuşmak istediğimi ifade ettim.

    Orgeneral Özel, “Sizi televizyonlarda izliyorum. Ama biliyorsunuz ben gazetecilerle görüşmüyorum. Bir bakalım” dedi.

    Bir süre sonra Genelkurmay’dan arandım ve Genelkurmay Başkanı Necdet Özel adına ikinci başkan Orgeneral Hulusi Akar’la görüşme randevusu verildi. Genelkurmay karargahındaki odasında, Hulusi Akar’la yaptığım görüşmenin en çarpıcı bölümlerinden biri şuydu. Orgeneral Akar, şunları söyledi:

    “Balyoz olmadı mı? Olduğunu herkes biliyor. Balyoz avukatları, Balyoz’un olmadığına dair Genelkurmay’dan yazı istiyorlar. Böyle bir yazıyı nasıl verebiliriz? Verirsek ileride biz de yargılanırız.”

    O günlerde televizyon programlarının başlıca tartışma konusu Ergenekon ve Balyoz davalarıydı. Akar, bana dönerek şöyle dedi:

    “Dik durun, çekineceğiniz hiçbir şey yok.”

    Çünkü Hulusi Akar, bir Ergenekon ve Balyoz mağduruydu. Terfisi geciktirilmişti. Akar’la en çok uğraşan kişi, İlker Başbuğ olmuştu. Ergenekon ve Balyoz davalarından sonra, Akar’ın önü açılmıştı ve üç yıl sonra Genelkurmay Başkanı olacaktı.

    Sonraki zaman diliminde, Hulusi Akar’la bir görüşme daha yaptım. Akar, Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in zaman zaman çok bunaldığını ve istifa etmeyi düşündüğünü söyleyip şöyle devam etti: 

    “Her gün kendisine bir saat terapi yapıyorum” 

    O dönemde Balyoz davası sebebiyle Necdet Özel’e ağır eleştiriler yapılıyordu. Emin Çölaşan, gazetedeki köşesinde çok sık “Necdet Bey” mektupları yayınlıyordu.

    15 Temmuz askeri müdahalesinde kilit rol oynadığı söylenen Tümgeneral Mehmet Dişli ismini ilk defa, Hulusi Akar’la ikinci görüşmeyi yaptığım gün Genelkurmay karargahında duydum. Bir komutan, TSK’nın zengin insan yapısını anlatırken şöyle dedi:

    “Mesela AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin kardeşi Mehmet Dişli şu anda Genelkurmay’da çok önemli bir birimin, proje dairesinin başında. Ama Şaban Dişli’nin kardeşi olduğu için general olmadı, başarılı olduğu için general oldu ve bu görevde... Bu TSK’nın yeni yapısını gösterir. Kimseye ayırım yapılmıyor artık.”

    O dönemde Hulusi Akar, TSK içindeki subaylar tarafından sevilen bir komutan izlenimi veriyordu. Ve Saraydaki zat, Hulusi Akar’dan çekiniyordu.

    Nitekim, Saraydaki zat, 2015 Yüksek Askeri Şurası’nda, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Servet Yörük’ü Genelkurmay Başkanı yapmak istedi, ama bunda başarılı olamadı. Servet Yörük, Hulusi Akar’dan daha kıdemli olmasına rağmen...

    Hulusi Akar’ın, Saray’daki zatın yörüngesine girmesi, Genelkurmay Başkanlığı dönemine rastlıyor. Bir çok komutanın yaşadığı bir siyaset sendromu bu... 

    Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Hulusi Akar, 15 Temmuz gecesi Genelkurmay’da rehin alınmadan önce, esasında Saray tarafından rehin alınmıştı. Ankara’da şehit cenazeleri kaldırılırken Saraydaki zatın kızının İstanbul’daki düğününe gitmesi, Saraydaki zatın bir iftar yemeğinde yaptığı konuşmaya ağlaması ve Saraydaki zatı kışlalara iftarlara götürmesi, TSK içinde tepki çeken olaylardı.

    Ne 15 Temmuz askeri müdahalesini engelleyebildi Hulusi Akar, ne de TSK’nın kurumsal bütünlüğünü sağlayabildi. Genelkurmay tarihinde, makamında rehin alınan ilk Genelkurmay Başkanı olarak tarihe geçti.

    Gelelim 15 Temmuz’un hikayesine...

    Türkiye’de bir askeri müdahale olacağını ilk yazan kişi, Pentagon’dan iyi haberler alan strateji uzmanı Michael Rubin... Newsweek dergisinde 24 Mart 2016 tarihinde yayınlanan makalenin başlığı şöyle: “Türkiye’de Erdoğan’a karşı bir askeri darbe olacak mı?” 

    Rubin’in yazısının özeti şuydu:

    “Amerika, böyle bir müdahaleye itiraz etmez. Erdoğan ve yakın çevresinin yargılanmasına karşı gelmez. Ama idamına karşı çıkar.”

    İkinci makaleyi Washington’da kuvvetli haber kaynakları olan Türk araştırmacı Gönül Tol, “Türkiye’nin Gelecek Askeri Darbesi” başlığı ile 30 Mayıs 2016 günü Foreign Affairs dergisinde yayınladı.

    Üçüncü makaleyi, Beyaz Saray’ın eski ulusal güvenlik danışmanlarından John Hannah, “Erdoğan gibi bir problemi nasıl çözersiniz?” başlığı ile 15 Haziran 2016 günü Foreign Policy dergisinde yayınladı. Yani 15 Temmuz askeri müdahalesinden tam bir ay önce... Bu makalede de yakın gelecekte askeri darbe ihtimalinden söz ediliyordu.

    Bu üç makalede öngörülen askeri müdahale, 15 Temmuz 2016 günü gerçekleşti. Ama bir farkla... Hulusi Akar müdahalenin lideri değildi.

    Şüphesiz, Hulusi Akar Genelkurmay Başkanı olarak girişimin başında olsaydı ve TRT’de okunan bildiri onun sesiyle çıksaydı, 15 temmuz müdahalesinin seyri başka türlü olabilirdi. 

    Hulusi Akar ve kuvvet komutanları, müdahalede yer almayıp karşı bazı tedbirler alınca; 15 temmuz’u yapanlar, onları bertaraf etmek için ayrıca zaman harcadılar.

    Saray’daki zat da 15 Temmuz’u biliyordu. O sebeple 15 Temmuz’u çok erken haber almasına rağmen, yurtdışına çıkmadı. CNN Türk’le yapılan “Sokağa çıkın” telefon bağlantısı da önceden planlanmıştı. CNN Türk, MİT’e ait bir telefonla arandı. 

    15 Temmuz’un lideri olmakla suçlanan Orgeneral Akın Öztürk ifadesinde şu önemli ayrıntıyı veriyor: 

    “Hulusi Akar’la birlikte onu rehin tutan iki tümgeneralle konuştuk. Sonunda vazgeçmeye ikna oldular, Hulusi Akar’ı serbest bıraktılar.”

    Nitekim, Hulusi Akar’ı Çankaya Köşkü’ne getiren helikopterde ona refakat eden kişi, onu rehin alan ve bildiriyi okumaya zorlayan  Tümgeneral Mehmet Dişli...

    Anlaşılıyor ki, sokaklarda yaşanan sivil kayıplar; uçakların ve tankların çıkışını engelleyen bazı tedbirler sebebiyle 15 Temmuz, yarım kaldı. Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar’ın rehin alınmaması ve Dündar’ın Saraydaki zatla kurduğu bağlantı da bir diğer faktör...

    Ama 15 Temmuz’u yarım bırakan ana faktör elbette, müdahalenin sızması üzerine 6 saat öne alınıp, saat 21.00’de yapılması... Gece yarısı 03.00’te yapılsa, herhalde sokaklar böyle olmazdı.

    Gelelim 15 Temmuz’un “Yurtta Sulh Konseyi” olan ismine... Aslında bu isimdeki üç kelime, TSK’daki üç ana grubu temsil ediyor:

    “Yurt”, Atatürkçü ve sosyal demokrat subayların simgesi,
    “Sulh”, sağcı ve muhafazakar subayların sembolu,
    “Konsey” ise milliyetçi subayların simgesi...

    Dün itibariyle TSK’daki generallerin üçte biri tutuklanmıştı. Bir binbaşı, “Ben Mustafa Kemal’in askeriyim” diye bağırıyordu. Gözaltına alınan TSK mensubu sayısı 6-7 bin... Bu rakamlar, Yurtta Sulh Konseyi’nin bileşenlerini gösteriyor. Elbette gözaltıların çoğu cadı avcılığı ve TSK’yı yeniden dizayna yönelik.

    Peki 15 Temmuz’un hedefi Saraydaki zatı öldürmek mi, yoksa sağ mı yakalamaktı? Reuters haber ajansı çok önemli bir haber geçti. Habere göre, havada Saraydaki zatın uçağına refakat eden iki F-16 dışında, uçağa kilitlenmiş en az iki F-16 daha vardı, ama uçağı vurmadılar.
     
    Bence sebebi çok açık... Atatürk Havalimanı’na inince yakalamak için vurmadılar. Nitekim bu uçaklar Atatürk havalimanı üzerinde alçak uçuş yaptılar. O saatlerde Genelkurmay Sitesi, Yurtta Sulh Konseyi’nin yönetime el koyma harekatının devam ettiğini duyurdu bir daha... 

    Sonuçta ne oldu? Üç yıldır var olan sivil darbeye tepki olarak doğan 15 Temmuz, yarım kaldı. Yarım kalınca, Hasan Cemal’in ifadesiyle, Saraydaki zat, sivil darbesini daha da derinleştirdi. Cadı avı TSK’yı ve bütün devleti sardı. Binlerce gözaltı, tutuklama ve görevden uzaklaştırma... Belki daha da derinleşecek sivil darbe...

    Ama nereye kadar? Galiba en önemli soru bu... Türkiye, bu sivil darbeye daha ne kadar dayanabilecek? 

    Türkiye’de, Hayrettin Karaman’ın yazdığı Hilafet Düzeni ve Hilafet Ordusu mu kurulacak, yoksa eninde sonunda Saraydaki zatın sivil darbesi mi çökecek? Bütün bunları elbette  zaman gösterecek... 
    25 Eki 2016 15:50