Niçin Bu Sıkıntıları Yaşıyoruz?

  • Numan Yılmaz Yiğit
  • Numan Yılmaz Yiğit
    29 Oca 2023 10:17

    Hizmet Hareketi’nin maruz kaldığı 15 Temmuz darbe fitnesi ve öncesi İle yaşadığı sıkıntılar Hizmet içinde en çok çocuk ve kadınları vurdu. Bu sıkıntıların bazıları maddi olarak bazıları da duygu düşünce planında yaşandı.

    Başa gelen maddi sıkıntılar zor olsa da biraz sabır biraz teselli en çok da eş-dost ve çevrelerin maddi manevi destekleriyle bir nebze de olsa giderilebiliyor, giderilme çabası görülüyor. Maddi sıkıntılar biraz zaman alsa da öyle ya da böyle bir şekilde telafi edilebiliyor. Musibetlerin gelip çarpmasıyla her insanda olduğu gibi müminlerde de bir sarsılma olmuyor değil. Nitekim Uhud Savaşı'nda olduğu gibi. 

    Malı mülkü gasp edilen iş adamları, saklanmak, hapse girmek veya hicret etmek zorunda kalıpta yuvası, düzeni dağılan kadın ve erkeklerin, bir iftira, şüphe ile işlerinden atılan binlerce KHK’lıların yaşadıkları olayların tesirinde kalmamaları mümkün değildir. İman ve İman yolunun serancamesini okuyup dinleyerek yetişen, karşılaştığı hadiselerle olgunlaşan büyüklerin bu üzücü olaylara karşı genellikle daha güçlü durdukları söylenebilir. Fakat henüz bu gerçekleri idrak edecek yaşta olmayan ve bu olaylarla karşı karşıya kalan gençler, yaşadıkları başlarına gelen felaketleri anlamlandırmada bir hayli zorlanmaktadırlar.

    Bazı gençlerin, anne babalarının mal ve mülklerini gasp sonucu kaybetmeleri, KHK ile işten atılmaları, onlara ‘terörist’ iftirasının atılması karşısında ‘Bu işler neden bizim başımıza geldi, neden ben bunları yaşamak zorundayım?’ şeklinde sorular sorduklarına şahit olmaktayız. Bu tür sorular iki kısımdan oluşmakta. İlki; ‘Bu işler neden bizim başımıza geldi?’ İkincisi ‘Neden ben bunları yaşamak zorundayım? Sorular çok basit fakat konu o kadar derin ki… Öncelikle ilk kısımdan başlamakta yarar var.

    Birincisi; henüz hayatının baharında his ve heyecanları, ümit ve hayalleri, beklenti ve umutlarıyla coştuğu bir çağda karşılaştığı sıkıntı ve musibetleri, bu bela ve musibetlerin nedenlerini ona anlatabilmek ne kadar da zor bir mesele. Ona, gerçek mülk sahibi Allah’ın olduğu, mülkünde istediği gibi tasarruf edebileceği, bela ve felaketlerin farklı isimlerin tecellisinin bir gereği olduğu, dünyanın imtihan dünyası, musibetlere sabır, küçük günahlar küçük mahkemelerde büyük günahlar büyük mahkemelerde görülmesi, keffaratü’z zunüp, tathir, bela ve musibetlerle kulun derecesinin yükselmesi, Allah’ın sevdiği kulunu imtihanlara maruz bırakması, sadakat ve vefasını sınaması, gibi hakikatleri henüz idrak edemeyecek yaşta olan o gençlerimize anlatmak, zaman ve onların kabulü açısından ne kadar güç. Bu konuda onlara faydalı olacak bir şeyler söylemeye çabalamak belki de bu hakikatleri onların çağına ve bakış açılarına uygun anlatabilecekleri harekete geçirmek adına iyi bir adım olabilir.

    İkincisi; bu konu akli ve mantıki olmaktan daha ziyade imani ve kabule bağlı bir konudur. Hiç kimse evrende olup biten hadiselerin tümünün asıl sebeplerini bilebilmiş keşfedebilmiş değil. Her düşünce ve inanç sahibinin yaşadığı, karşılaştığı acı tatlı olaylara bir bakışı bir yorumlayış tarzı vardır. Buna, onun hayat felsefesi de denilebilir. Tabi ki her düşünce ve inanç sahibi insan, hürdür, görüşlerinde doğru veya yanlış saygıya layıktır. Gerçek manada İnanmış bir müminin de yaşadığı olaylara karşı karşıya kaldığı sıkıntılara bir bakış açısı, yorumlayış tarzı vardır. İnsan her meseleyi akıl mantık çerçevesinde yorumlamaya, çözmeye çalışsa da bazen buna gücü yetmeyebilir. 

    Yaşanan bu acı olaylarda Allah’ın muradı nedir? Acaba bu karın tipinin boranın fırtınanın arkasında nasıl bir bahar vardır? Bunlar ancak zamanla anlaşılacak hususlardır. İflas eden bir tüccarın daha sonra çok zengin bir iş adamı olduğu, kadir kıymeti bilinmeyen bir bilim adamının ileriki yıllarda aranan bir kişi haline geldiği, hakir görülen, zulme uğrayan aile ve toplulukların zamanla toplumda vazgeçilmez bir konuma yükseldikleri, geçmişte fakir olan yetenekli kişilerin yaşadıkları onca sefaletten sonra zengin oldukları az görülmüş olaylardan değildir. Allah’a tam inanmış bir mümin Allah’ın geçmişteki icraatlarından yola çıkarak bir fikir edinebilir. Bütün bu olanların bir hikmeti bir sebebi olduğuna inanır. Fakat bu bilgi kendisi için bilinmez olduğundan bu konuda Allah’a ve Peygambere olan imanı onların söz, nasihat ve vaatlerine güvenmeyi gerektirir. Çünkü; "Zorlukla beraber kolaylık vardır. Evet, zorlukla beraber kolaylık vardır." (İnşirah, 94/5-6) "Allah, bir güçlüğün arkasından bir kolaylık yaratacaktır."(Talak, 65/7)

    Üçüncüsü; İnsan yaşadığı problemler karşısında daralır ve bir çıkış yolu, mantıklı bir izah arar, bulamayınca da feryat figan eder, deli sorular kafasında dolanmaya başlar. Bu oldukça insanidir. İnsan çoğu zaman içinde yaşadığı olumsuzluklardan yola çıkarak karamsar ve ümitsiz bir ruh haline bürünür. Bu onu sıkar ve boğar. Halbuki insan, aklı, ilmi, hayali, tecrübesi yönüyle sınırlı bir varlıktır. O içinde yaşadığı zamanın çocuğu olduğu için geleceği göremez ve bilemez. Nice sıkıntılı, zor anlar, durumlar vardır ki arkasından sevinçli, hayırlı, kolaylık dolu zamanlar gelmiştir. Hiçbir musibet devamlı değildir. Fakat insan yaşadığı anda bunu bilemez, yalnız Allah bilir. Onun için ‘Nice şer görünende hayır, nice hayır görünen de de şer olduğu’ (Bakara-216) kaidesi Kur’ani, tecrübe edilmiş bir gerçekliktir.

    Dördüncüsü; Meşhur bir söz var ki, "Musibet zamanı uzundur." Evet, musibet zamanı uzundur. Fakat örf-ü nâsta zannedildiği gibi sıkıntılı olduğundan uzun değil, belki uzun bir ömür gibi hayatî neticeler verdiği için uzundur. Denildiği gibi insanın içinde bulunduğu musibetler çok farklı inkişaflara vesile olabilir. Serçeye atmacanın musallat olması gibi o musibette, acı ve o an zor olsa da, insan pek çok faydalı tecrübeler elde edebilir. Dolaysıyla da az bir sıkıntıya sabretmekle, gelecekteki pek çok hayırların kapıları kendisine aralanabilir. Bu açıdan imanın en önemli şubelerinden biri olan aktif sabırla insan, içinde bulunduğu dezavantajları, avantaja dönüştürme azminde olmalıdır.

    Beşincisi; Bu olayların başa gelmesinin temel nedeni -Kaderi yönü bir kenara bırakacak olursak-Hizmet insanlarının inançlı, ahlaklı, erdemli, insani değerlere saygılı, hakka ve hukuka, kanunlara bağlı, gerçek manada vatanını ve milletini seven, namuslu ve şerefli, iyi insanlar olmasından başka bir şey değildir. Hizmet kurumlarında yetişen ve bu özellikleri taşıyan nesiller çoğaldıkça, bu özelliklere sahip olmayan, kendilerini ve konumlarını hukukun çok üstünde gören kişiler veya yapılar rahatsız oldular. Işığın karanlıkla, sıcağın soğukla zıtlığı gibi tabii bir aykırılık oluştu. Onlar eski, hizmet insanı ise sanki sonradan ortaya çıkmış gibi bir hak iddiası ile Hizmet Hareketi’ne düşmanca bir tavır takındılar. Bu ahlaklı ile ahlaksızın, doğru sözlü ile yalancının, işini kanuna uygun yapanla, kanunsuz yapanın, namuslu ile iftira atanın, adaleti gözetenle haksızlık yapanın, vatanını sevenle kendi mevki makam ve çıkarlarını sevenlerin vs arasında oluşan bir aykırılıktı. Bu dünya da oluklar çift akmaktadır. Birinden nur diğerinden de kir. Şeytanın Âdem (as)a tavır almasıyla başlayan mücadele de insanlık ya Âdem’in (as) arkasında ya da şeytanın saflarında yerini almaktadır. İnanmış, normal, vicdan sahibi bir insan, bu iki saftan hangisinde yer almalıdır acaba?
    Altıncısı; Aklı, kalbi, vicdanı, hisleri sağlıklı olan bir insan her zaman iyilik ve hayırdan yanadır. İnançlarımıza göre iyilik ve hayrı belirleyen Allah (cc) olduğu gibi kötülüğü ve şerri de tayin eden Allah’tır (cc).

    İnsanlığın yaratıldığı ilk günden bugüne Allah gönderdiği kitap ve peygamberlerle iyi ve hayrın, kötü ve şerrin ne olduğunu açıkça belirtmiş, kullarından da bunlara uymalarını istemiştir. Bunlara Allah’ın kanunları, emir ve yasakları da denilebilir. Allah’ın bu emir ve yasaklarına bakıldığı zaman bunların insan ve toplum için ihtiyaç duyulan yararlı ve faydalı düzenlemeler olduğu muhakkaktır. Allah (cc) insanın ve toplumun sağlığı, huzuru ve düzeni için bu emir ve yasakları koymuştur. Zamanla bu emir ve yasaklar insanlığın vicdanı haline gelmiş ve evrensel temel değerler halini almıştır. Mesela; hangi din ve milletten olursa olsun doğruluk en temel iyilik ve hayır göstergesi, yalan ise en kötü fiillerden biridir. Allah doğruluğu emretmiştir, yalanı da yasaklamıştır. Adaletli olmak evrensel en temel bir iyilik prensibi olduğu gibi zulmetmek ve haksızlık da bir kötülük simgesidir. Allah (cc)’da adaleti emreder zulüm ve haksızlığı yasaklar. 

    Bunlar gibi hukuka saygılı olma ve bağlı kalma bir iyilik hareketi olduğu gibi, haddi aşma ve sınır tanımama da kötü bir tavır göstergesidir. Allah hukuka saygılı olmayı, uymayı emreder, haddi aşmayı ve sınır tanımamayı yasaklar. İnsanların can ve mal güvenliğine saygılı olmak çok önemli bir iyilik alameti olduğu gibi insanların malını gasp etmek, canına kastetmek bir kötülük örneğidir. Allah, insanların can ve mal güvenliğinin korunmasını emrettiği gibi onların mallarının yağmalanmasını, haksız yere gasp edilmesini, insanın canına kıyılmasını yani öldürülmesini yasaklamıştır. Hakperest ve insaflı olmak iyi bir ahlak olduğu gibi iftira ve yalan yere şahitlik bir kötü ahlak örneğidir. 

    Allah insaflı ve hakperest olmayı emrettiği gibi iftira ve yalan şahitliği de yasaklamıştır. Devlet hazinesinden, devletteki makamından, bir toplu iğne kadar bile olsa şahsi çıkar elde etme din de ve beşerî hukukta yasak ve kötü bir fiil olduğu gibi, rüşvet ve komisyon almakta günah ve suçtur. Bazılarını saydığımız bu iyi ve kötü fiiller ferdi ve toplumu düzene koyan veya ifsat eden tutum ve davranışların başlıcalarını oluşturur. 

    Bütün bu iyi-kötü özelliklerin hepsi Allah’ın emir ve yasakları olmakla birlikte aynı zamanda da sağlıklı aklın, sağduyunun, bozulmamış vicdanın, dinin, hukukun, evrensel insani değerlerin nazarında da ‘İyi ve Kötü’ fiiller olarak bilinmektedir. Yani sağlıklı, normal bir insan için birinci sayılan vasıflar ‘İyilikleri’ ikinci sayılan özellikler de ‘Kötülükleri’ belirler. Objektif beşerî tüm kanunlarda da bu temel hususlar meşru ve yasak fiiller olarak kabul edilir. Bugün bu kötü fiilleri işleyenler kim olursa olsunlar, ister gayr-i Müslim isterse Müslüman olsun, onlar, Allah nezdinde de insanlar arasında da ‘Kötüler’ olarak anılmaya mahkumdurlar. 

    Hizmet insanının genel çizgisi

    Hizmet insanları -onlara atılan iftira ve yalanlar bir kenara bırakacak olursa- Allah ve Resulu’nü seven ve itaat eden, yukarıda ‘İyilikler’ olarak sayılan özelliklere hatta ondan daha ilerilerine sahip, samimiyetle o özellikleri benimseyen ve yaşayan, iyi insanlar, gerçek müminler, hakiki vatan ve millet sevdalıları insanlardır. Buna herkes, düşmanları bile şahittir. İşte hizmet insanlarının hakka, hukuka adalete, doğruluğa yani dini, ahlaki, hukuki, insani ve vicdani doğrulara inanmaları ve bunun tabii   gereği olarak Allah’a ve millete karşı vazifelerini yapmaları kötü ve kötülüğün önüne set çekti. 

    Geçmişten bugüne seylaplar gibi akıp gelen kötü ve kötülük akımı takılıp kaldığı bu iyilik seddi karşısında tabiatı gereği kaba kuvvetle, hukuku askıya alarak, basınç uyguladı ve o seddi yıktı geçti. Hizmet insanı her zaman insana sevgi, saygı ve şefkati esas alan bir yapı olarak hiçbir zaman kavgayı, çatışmayı, düşmanlığı, şiddet ve hiddeti ilke olarak benimsemedi ve arzulamadı. Ta baştan beri en önemli prensip olarak ‘Muhabbet fedaileriyiz husumete vaktimiz yok’ düsturu ile ‘Müspet, yapıcı, ıslahçı bir hareketi ‘tercih etti.

    Bir insan, Müslüman hangi safta olmak isterdi?

    Şimdi burada önemli olan soru şudur; yaşanılan onca sıkıntıya rağmen gerek normal sağlıklı bir insan olarak gerekse de gerçek bir Müslüman olarak gelecekte şeytan ve şeytani amellerle hareket eden zalim, hırsız, yalancı, münafık, müfteri, rüşvetçi gibi kötü ve kötülüklerle anılan bir safta mı olmayı tercih ederdin yoksa meleklerle peygamberlerle temsil edilen fakat az zahmeti olan iyi ve iyiler safında olmayı mı?

    Yine şunu ifade etmekte yarar var ki, iyilik ve kötülük mücadelesinde her zaman iyi ve iyilik kazanmadığı gibi, kazanan kötü ve kötülük de devamlı değildir. Ceremesi, karşılığı, cezası ne olursa olsun insan hakiki manada inanmış bir mümin ise Allah’ın emri gereği, iyi olmak, iyiliğe sahip çıkmak, iyiliği yaymakla, kötü olmamak, kötülüğe mâni olmak, kötülüğün engellenmesine çalışmakla yükümlüdür. İyiliklerin hem insanlar arasında hem de Allah katın da dünyada ve ahirette er ya da geç, mutlaka bir karşılığı, mükafatı olduğu gibi kötülüğünde aynı şekilde bir bitişi ve cezası vardır. 
    Gelecek yazıda sorunun veya problemin ikinci bölümü olan gençlerin “Ben niçin bunları yaşamak zorundayım?” Feryadına karşısında neler yapılabileceğine değinmeye çalışacağız.






    29 Oca 2023 10:17