Önemsenmeyen İlahi Emir 'Mehir'

  • Prof.Dr.Muhittin AKGÜL
  • Prof.Dr.Muhittin AKGÜL
    17 Eki 2020 11:56

    Müslümanların günümüzde yaşadığı pek çok problemin altında, kendilerini sâhil-i selamete çıkarmak için gelen Kur’ân ve onun müfessiri ve ilk uygulayıcısı olan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bildirmiş olduğu ilkeleri yerine getirmemeleri veya önemsememeleri yatmaktadır.

    Tek bir örnek bile buna yeterlidir zannediyorum. Kur’ân’ın en uzun âyeti olan Bakara Sûresi’nin 282. âyeti ki, noterlik müessesesinin ilkelerini hem de en detay noktalarına kadar belirlemiştir. Ancak pek çok Müslüman bunu dikkate almaz; almadığı için de günümüzde ortaklar ve şirketler arasında en fazla problem yaşayanlar Müslümanlardır. Müslümanların günümüzde problem yaşadığı hususlardan birisi de, nikâhta Müslüman bir erkeğin, eşine vermekle yükümlü olduğu veya vermeyi taahhüt ettiği mehir konusudur. 

    Kur’ân, evlenecek olan mü’min erkeklere konuyla ilgili olarak şöyle seslenir: “..Dikkat edin: Evlenerek beraberliklerinden yararlandığınız kadınlara, belirlenmiş olan mehirlerini verin, bu bir haktır. Ama belirledikten sonra, aranızda anlaşarak miktarını arttırıp eksiltmenizde size bir vebal yoktur. Allah alîm ve hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir).” (Nisâ 4/24).

    Görüldüğü üzere Yüce Allah, mehiri, erkeğin nikâh esnasında eşine verdiği veya vermeyi taahhüd ettiği farz bir meblağ olarak belirlemiştir. Bu meblağ, erkek üzerine zaten bir borç olduğu için, nikâh esnasında konuşulmamış olsa bile, mehr-i misille yani yakın çevresinin benzer örneklerinden hareketle belirlenir ve kadına ödenmesi gerekir.

    Mehir, kadına verilen değerin bir ifadesi ve aynı zamanda kritik bir dönemde sosyal garantisi olarak verilen maldır. Hanefilere göre de mal ve paradan başka bir şeyle mehir olmaz. Kadın, kendi mehrinde istediği gibi tasarruf yetkisine sahiptir. Mehir, nikâh esnasında belirtilmemiş olsa da, mehr-i misille yine o hakka sahiptir. Böylelikle boşanma durumunda kadın, sahip olduğu bu mehirle hiç değilse hayatını belli bir süre başkasına bağlı kalmaksızın sürdürme imkânını elde etmiş olur. Aynı zamanda mehir, erkeğin boşanma hakkını kötüye kullanmasının da önüne geçmeye matuf önemli bir sigorta vazifesi görür.  

    Mehrin miktarı mezheplere ve yörelere göre farklılık arz etmekle beraber, üst sınırında bir sınırlama söz konusu değildir. “Eşinizden ayrılıp da yerine başka bir eşle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız hanıma yüklerle mehir vermiş olsanız da, içinden ufak bir şey bile almayın. Boşanmaya sebep uydurup iftira ederek, göz göre göre günaha girerek bunu almanız hiç münasip olur mu? Nasıl alabilirsiniz ki birbirinizle bir aile münasebeti oldu, bir yastığa baş koydunuz, hem onlar siz kocalarından hukuklarını gözetme konusunda sağlamca te’minat da aldılar?” (Nisâ 4/20-21) âyetiyle de bu durum açıkça beyan edilmiştir. 

    Konuyla ilgili çok önemli bir anekdot, Hz. Ömer’in (r.a.) halifeliği döneminde gerçekleşmiştir. Mehirlerin yüksek tutulması sebebiyle evliliklerin sıkıntıya girdiğini gören büyük halife Ömer (r.a.), bir Cuma hutbesinde bunu dillendirince ve sınır koymak isteyince, mescidin arka tarafından bir hanım, yukarıda zikredilen âyeti okuyarak: “Ya Emire’l-müminîn! Allah’ın verdiği imkânı almak doğru olur mu?” demiş, Hz. Ömer (r.a.) da âyetteki inceliğin farkına vararak cemaatin huzurunda bu hanımın haklı kendisinin ise bu hususta yanlış düşündüğünü belirtmiştir.

    Maalesef pek çok meselede olduğu gibi mehir konusunda da Müslümanlar arasında ciddi sıkıntıların yaşandığı, özellikle de erkek ve tarafının bu konuda eşine ya da gelinlerine haksızlık yaptıkları, boşandığında kolayca inkâr ettiği, vermediği ya da tam olarak ödemediği, özetle Kur’ânî ifade ile belirtecek olursak kadına karşı bir zulümle karşılaşmaktayız.

    Bütün bunların ana sebebi; insan olarak hayatın gâyesini unuttuğumuz gibi evlilikten muradın Allah’ı ve Resûlullah’ı (s.a.s.) hoşnut edecek hayırlı bir nesil yetiştirmek olduğu düşüncesinden uzaklaşmaktır. Çocuğun şuuraltı beslenme döneminde (0-6 yaş) en etkin kişi annedir. Anne aynı zamanda ferdi eğitip terbiye eden ve o toplumu mayalayan bir muallimdir. Şimdi düşünün; karşınıza, yaşadığınız topluma ve bütün insanlığa faydalı olacak iyi bir insan yetiştirebilecek kabiliyet ve kapasitede bir anne adayı çıktığında, imkânınız ölçüsünde ona istediği mehri vermez misiniz? Bu anlamda anne, aynı zamanda kurulan aile şirketinin de reisi konumundadır. “Cennet annelerin ayağı altındadır” hadisini bir de bu çerçeveden ele almak, evlilik ve mehire, bir de bu yönüyle bakmak gerekir.

    Yaşanan bu kadar acı tecrübeler ve kötü örnekler, bizleri yeniden İslam’ın bu açık emrini daha dikkatli bir şekilde uygulamaya götürmektedir/götürmelidir. Aksi takdirde hem insan hakkına girilerek açıkça zulüm işlenmekte, kadının malı erkek tarafından gasp edilmekte ve hem de ayrılan kadının ciddi anlamda maddi ve manevi sıkıntılar çekmesine sebep olunmaktadır. Çocukların annelik ve babalık hukuku da ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur.

    Herhangi bir hanım, kendi hür iradesiyle mehrinden vazgeçmemişse, böylesi bir mal, insanın başkasına vermek zorunda kaldığı bir borç gibidir. Vermemesi haramdır; hukuki dille belirtecek olursak doğrudan açıkçası gasptır. Resmi kaydı olmadığından, böyle bir erkek, dünyada kendisini söz konusu borçtan aklamış olsa da, İlahi adalet huzurunda asla kendisini kurtaramaz.

    Günümüzde sıkça duyduğumuz ve yakından bildiğimiz bu anlamdaki sıkıntılardan dolayı, şunu rahatça belirtmek durumundayım ki, evlenecek olan kadın-erkek tarafı özellikle mehir konusuna dikkat etmeli ve nikâh öncesinde mutlaka bunun miktarını konuşarak, nikâh esnasında da kaybolmayacak bir belgeye, iki tarafın da imza atması ve hatta şahitleriyle beraber tutanak altına alınması gerekir. Hatta bu durum şayet unutulmuşsa, nikâhı kıyacak kimse tarafından mutlaka hatırlatılmalı ve bu kapalılık giderilmelidir. 

    Genellikle ilk zamanlar henüz tarafların yeni tanışmasının verdiği heyecan, sevgi ve bir derece de tecrübesizlikle, belki mehir meselesi ya hiç dile getirilmemekte ya da önemsenmemektedir. Ancak aradan yıllar geçince, eşler anlaşamayıp ayrılma durumu söz konusu olunca, bu defa adeta yüz-göz olunmakta, mü’minlik ve insanlığın da kabul etmeyeceği durumlar ortaya çıkabilmektedir.

    Böylesine bir durumu önlemenin yolu, yukarıda da belirtildiği gibi, İslam’ın bu açık emrini en başta yerine getirerek, nikâh esnasında kayıt altına almalı, nikâha şahitlik yapan kimseler de hazırken, adeta bir sözleşme gibi yazılmalı, miktarı belirtilmeli, hatta dijital ortama aktarılarak farklı şekillerde korunma altında tutulmalı ve nüshanın birisi erkeğe diğeri de kadına verilmelidir. Böylece sadece erkeğin kadına karşı borcunu deruhte edeceğini garanti altına almış olmamakta, Kur’an’ın açık bir hükmünü de hayat geçirerek, yeni kurulacak bu yuvanın Muhammedî televvünlü bir cennet bahçesine dönüştürülmesi adına da sağlam bir adım atılmış olacaktır.

    Prof. Dr. Muhittin AKGÜL

    17 Eki 2020 11:56