Önceki yazılarda geçmişten miras alınan değerlere dönme ama bunu yaparken zamanın ruhunun da doğru okunarak buna eklenmesi gerektiği, böyle davranmayıp da bunları bir bütün olarak ele almadan, eski ve yeninin vuruşturulmasının yol açacağı problemler ve zararlar üzerinde durulmuştu.
Bu dengenin gerçekleştirilebilmesi ve böylece tam bir faydanın ortaya çıkması ve muhtemel zararlar ve problemlerden kurtulabilmek için yapılması gerekenleri içeren bir reçete Fethullah Gülen Hocaefendi tarafından "Kültür mirasımızın temel kaynakları (1)" yazısında bizlere sunulmaktadır.
Öncelikle kültür için bir zaman üstülüğün var olduğu ve zaman üstülük için birtakım kıstasların veya referans çerçevelerinin varlığına ihtiyaç olduğu ifade edilmektedir:
“Aslında kültürel zaman, bizim bildiğimiz zaman anlayışından farklı olarak önce bulunma ya da sonradan vücûda gelme mefhumlarına bağlı değildir. Bence ona "zaman üstü" demek daha uygun olacaktır. Hatta ona, zamandan "bağımsız" ve aşkın nazarıyla bakmak yerinde bir yaklaşım olsa gerek; zaten kültürün sürekliliği de, tamamen onun bu müstakilliyetine bağlıdır.
Ne var ki, onun tamamen müstakil ve kendi olan bu yapısını düzenleyen ve farklı muhitlerle münasebetini şekillendiren bir referans çerçevesinin olduğu da açıktır. İşte bu yönüyle de o, böyle bir çerçeve içinde, farklı mefhumlar, ayrı ayrı düşünce yolları, değişik bakış zaviyeleri, her biri bir yoruma bağlı sanat telâkkîleri ve ahlâkî değerler gibi.. hususların bütününden ibarettir denilebilir.”
Bizim medeniyetimiz, başka hiçbir medeniyetin ve kültürün sahip olmadığı çok büyük referans kaynaklarına ve bunların belirlediği temel esaslar ve ilkelerden oluşan çok önemli sistemlere sahiptir:
“Ancak her türlü mazmunu, mefhumu, düşünce tarzını, yorumu ve telâkkîyi onlara bağlı olarak götürme mecburiyetinde olduğumuz bir de temel esaslar vardır ki, kültür, bütün renkleriyle bu esaslar etrafında daireler çizer durur.. onlarla beslenir, gelişir ve derken, onlarla zaman-mekân üstü bir hâl alır.
Bu esasları, başta Kitap ve Sünnet olmak üzere, bu iki önemli umdenin -daha sonra bu esasları birer işaret nevinden de olsa hatırlatmayı düşünüyoruz- referansı çerçevesinde Tefsir, Hadîs, Usûl-ü Tefsir, Usûl-ü Hadîs, Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh.. ana başlıklarıyla özetleyebiliriz.
Hususîyle Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh (Fıkıh Metodolojisi), hem ciddî bir mesâînin ürünü olmaları, hem de insanlık tarihinde emsalsizlikleri itibarıyla o kadar engin ve zenginleşmeye açık kaynaklardır ki, bu kaynaklara sahip olan milletler en hayâtî şeylere sahip olmuş sayılırlar.
Her medeniyetin iftihar ettiği, nev'i şahsına münhasır bazı değerler vardır. Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh da, bizim medeniyetimizin en belirgin değerlerindendir. Öyle ki, eğer geçmişimiz itibarıyla bizim medeniyetimize bir isim bulmak icap etseydi, ona "Fıkıh" veya "Usûl-ü Fıkıh" medeniyeti demek uygun olurdu; kapıları ardına kadar düşünceye, hikmete, felsefeye açık Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh medeniyeti…
Yunan (ve Grek) medeniyetleri birer felsefe medeniyeti, Babil ve Harran medeniyetleri birer irfan (Gnostisizm) medeniyeti, bugünkü Avrupa bir "bilim ve teknoloji medeniyeti" olmasına mukabil, asırlardır devam edegelen bizim medeniyetimiz, düşünce, akıl, mantık ve muhakeme yörüngesiyle herkese açık bir Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh medeniyetidir.”
İslam medeniyetlerinin ve kültürlerinin gelişmesinde bir tesadüfilik söz konusu olmayıp, daha işin başında geliştirilerek ortaya konmuş ve sistematize edilerek esasları, ilkeleri ve kuralları belirlenmiş olan metodoloji ilimlerinin ve bununla beraber bilginin ve referanslarının doğruluk derecelerini da ortaya koyacak şekilde kodlanıp tespit edilmesi ile şekillenmişlerdir.
“Çok düşünürle beraber, Seyyid Bey ve Muhammed Hamidullah Hocanın da ifade ettikleri gibi, bizdeki Fıkıh Metodolojisi çalışmaları, en mükemmel bir hukuk sisteminin, en kusursuz bir kanun ilminin inşâsı, gelişmesi ve her asrı kucaklayabilecek şekilde açılması zaviyesinden, en ciddî bir ilk teşebbüstür. Hem de, epistemolojik olarak başka kültür ve medeniyetlere kaynak teşkil etmeye açık bir ilk teşebbüs.
Her zaman değişik toplumların değişik kanun ve hukuk sistemleri olagelmiştir; Romalıların, Çinlilerin, Hintlilerin, Yunanlıların... Ne var ki, ne Yunanlıların levhaları, ne Romalıların Cassius kanunları, ne de modern dünyaların değişik kanunnâmeleri, hiçbir zaman fıkıh sisteminde olduğu gibi bir metodoloji ilmine bağlanamamış ve bu ölçüde kurallaştırılamamıştır. Bu itibarla da, temelleri Kur'ân, Sünnet ve Selef-i Salihîn'in tahkik ve tespitlerine dayalı bu ilmi, bir başka millette bulup göstermek mümkün değildir.
Felsefe, değişik dönemler itibarıyla, yine o dönemlerin ihtiyaçlarına cevap vermek üzere sürekli gelişen bir mantığın ürünüdür. Bizim medeniyetimizde de Fıkıh Metodolojisi, hukûkî sistemlerimiz için tarih boyu aynı vazifeyi görmüştür. Fıkıh ve hukuk, toplumları kurallarla yönetme misyonunu eda ederler. Usûl-ü Fıkıh ise, fıkıh ve hukuk sistemlerine rehberlik yapar. Böyle bir rehberlikte kullanılacak metotların türünü de, konunun durumuna göre "akl-ı selim" belirler. Böyle bir usûl ve metodun, hukûkî konuların iyi anlaşılması üzerinde ne büyük bir tesir icrâ edeceği açıktır.
Aslında Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh için söylenen sözler, aynı ile Kur'ân ve Sünnet'e bağlı diğer ilimler için de söz konusudur. Gerçi, daha önceki kitaplar üzerinde de değişik çalışmalar yapılmış ve onlara bağlı bazı sistemler geliştirilmiştir ama, Kur'ân ve Sünnet üzerinde yoğunlaşan mesâî ve ortaya konan yorumlar, her zaman takdirle yâd edilecek ölçüde bir hâdisedir.”
Maalesef günümüzde bu muazzam kaynaklar, sistemler ve değerler manzumesi hakkıyla tam bilinmemekte ve bu yüzden tekrar dirilişimiz için çok hayati olan bu çok önemli dinamiklerden faydalanılamamaktadır:
“Evet Kur'ân, ister bizzat Allah Resûlü tarafından ortaya konan yorumlarıyla; isterse dilin kuralları, Arapça'nın kendine has üslûbu ve nüzul sebepleri göz önünde bulundurularak yapılan tefsir ve tevilleriyle olsun, düşünce hayatımızda öyle bir zenginlik kaynağı olagelmiştir ki, çok sathî bir nazarla bile bakanlar, bunun ne büyük bir servet olduğunu hemen anlayabilirler. Hadîs için de aynı şeyleri söylemek her zaman mümkündür.
Ne var ki, bütün bunlara vefalı ve yetenekli dimağların sahip çıkıp, anlatmaları gerekmektedir. Yoksa, düşmanların korkunç husûmeti ve dostların da vefasızlık ya da suskunluğuyla hep bulandırılmak istenen veya tamamen yok farz edilen bu feyyaz kaynaklara rağmen, milletçe daha uzun süre varlık içinde yokluk yaşamamız kaçınılmazdır.
Bu önemli kaynakların referans çerçevesi içinde, İslâm akidesinin aklî-naklî delillerle ispatı ve dinimiz etrafındaki şüphe ve tereddütlerin giderilmesi, teşbih, tecsim (Allah'ın herhangi bir varlığa benzetilmesi ve O'nun bir cisim farz edilmesi) gibi felsefî çarpık mülâhazaların cevaplandırılması, ilâhî sıfatların mevcudiyeti ve bunların çerçevelerinin belirlenmesi, "eslah" konusu, "hüsün-kubuh" (güzellik-çirkinlik) mevzuları etrafında kaleme alınmış Sünnî kelâm konularını; maslahat, istihsal, örf, âdet ve teâmül gibi hususları da, kültür mirasımızın tâlî kaynakları arasında zikredebiliriz.”