İstikamete ulaşmada peygamber vârisleri

  • Prof. Dr. Osman Şahin
  • Prof. Dr. Osman Şahin
    21 Kas 2022 09:47
    Peygamberlik Hazret-i Muhammed Mustafa (SAV) ile hitama erdikten sonraki zaman dilimlerinde, dinin teorik ve pratik yorumlarının zamana göre ortaya konması ve bu hususta insanlara kılavuzluk yapma vazifesi peygamber varisleri eli ile gerçekleştirilmektedir:  


    “Bu arada şunu da belirtmemiz gerekir ki, dinî hassasiyet ve derinlikleriyle zirveleri tuttukları hâlde düşünce ve mülâhazalarını herkese göre kalibre ederek sunabilen mânâ âleminin pek çok kahramanı da vardır ki, biz onlara "dava-yı nübüvvetin vârisleri" diyoruz. 

    Onlar bir taraftan yüce hakikatleri, ulvî meseleleri zirvelerde kavrar, her zaman şahikalara açık durur ve ona göre bir hayat yaşarlar. Diğer taraftan yukarılardan çok derince aldıkları o meseleleri bizim seviyemize inerek, bizim üslûbumuzla anlatma maharetini gösterirler. Başka bir ifadeyle dava-yı nübüvvetin vârisleri, avamın seviyesini nazar-ı itibara alarak hareket ederler. Bu aynı zamanda ilâhî ahlâktır.” ("Dindeki Kolaylık Prensibi ve Büyüklerin Hayatı")


    Bu zamanda büyük ve ağır vazifenin yerine getirilebilmesi için bu hizmetlere nezaret edecek peygamber varislerinin tam donanımlı olmaları gerekmektedir. Nasıl ki, peygamberler tebliğ ve temsil vazifelerini eda edebilmeleri için gerekli olan her türlü donanımla teçhiz edilmişlerdir, benzer şekilde varisler de tebliğ ve temsil edebilme noktasında gerekli donanımlara sahip olmalıdırlar. Eğer böyle olmasaydı, tebliğ ve temsil vazifelerini tam yapamayacaklarından, o asırda yaşayan insanlara büyük bir haksızlık olurdu.


    Mana aleminde felâket ve helâket asrı olarak nitelendirilen bu zaman diliminde bu işle görevlendirilen Bediüzzaman Said Nursi ve M. Fethullah Gülen Hocaefendi de asrın ihtiyacına cevap verebilecek şekilde vasıflarla donatılmış peygamber varislerindendir.  

    Onlar kesbi ve vehbi olarak edindikleri ilimleri ve kalp ve fikir hayatlarının istikameti sayesinde çağları aşarak bütün bir geçmişi bütüncül bir nazarla ele alıp değerlendirebilmişlerdir. Bu peygamber varisleri gelecekle alakalı projelerinde ve bunların hayata geçirilmesinde bütüncül (mahruti) bir bakış ve bütün bir insanlığı kuşatıcı bir yaklaşım sergileyerek ve içinde bulundukları çağın ve gereklerinin farkında olarak ve fakat bu zamanın kayıtlarından da kurtularak, insanlığın hem dünya hem de ukba saadeti adına çok büyük projeler geliştirip uygulamaya muvaffak olmuşlardır, Allah’ın izni, inayeti ve keremi sayesinde.    


    Bu çalışmada, bu donanımlardan hadiselere bütüncül yaklaşıp ele alabilmeleri, kalp, ruh ve fikir istikametleri ve dengeli olmaları ve bütün işlerinde Kur’an’a ve sünnete tam bir sadakat ve bağlılık içerinde hareket etmeleri ve fikir ve düşüncelerinin ve yaklaşımlarının Kur’an ve Sünnete uygunluğundaki isabetlilikleri konularını ele alıp bunlara bazı örnekler vermeye çalışacağız.


    ÜSTAD VE HOCAEFENDİ


    Ali Osman (Topal Hafız) ağabeyi bir ziyaretimizde, Hocaefendi’nin yaşı ilerledikçe, gittikçe daha çok madden ve manen Üstad Hazretlerine benzediğini ifade etmişlerdi. Hakikaten de her ikisi arasında çok büyük benzerlikler tespit edip ortaya koymak mümkündür. Konumuz bu olmamakla beraber mevzunun tabii seyri içerisinde bu benzerliklerin bazılarına şahit olunacaktır.


    Her ikisi de vazifelerini tam yerine getirebilmeleri için gerekli olan, içinde bulundukları zamanın ilimlerine yeterince vakıftırlar (sahiptirler). Onlar İslâmî ilimlere derinlemesine nüfuz etmişler ve aynı zamanda diğer beşerî pozitif ve sosyal ilimlerle de çok ciddi seviyede ilgilenmişlerdir. 


    Bu sahip oldukları ilim kalp ve ruh hayatlarındaki istikametleri ve amellerindeki derinlikle buluşunca da “Kulum bana, kendisine farz kıldığım ibadetlerden daha sevimli bir amelle yaklaşamaz. Farzları eda eden kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder. Öyle ki nihayet ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli… olurum” beyanına uygun olarak hem fikir ve düşünce dünyalarında istikametli ve isabetli hareket edebilmişler, bütüncül (mahruti) bir bakışa sahip olarak hadiselerin bütününe hâkim olarak olayları değerlendirip çok önemli tespitlerde ve icraatlarda bulunabilmişlerdir:


    “Hadis-i şerifte, daha sonra gökte ve yerde de o insan için sevgi vazedileceği ifade ediliyor. Demek ki Allah’ın kullarını sevmesinin önemli tezahürlerinden biri, kalplere onun hakkında sevgi koyması, insanların ona karşı alâka duymaları, söylediklerine kulak vermeleri, onu dinlemeye hazır hâle gelmeleri ve onun için hizmet zeminleri hazırlamalarıdır. Eğer gittiğiniz yerlerde size karşı bir sevgi atmosferi oluşuyor, muhatap olduğunuz insanlar size alaka duyuyorlarsa, bunu Cenab-ı Hakk’ın vazettiği sevgiye bağlamak gerekir. Bu takdirde şirkten de sakınmış olursunuz…


    Demek ki Allah bir kulunu sevince, onun kulağını mana alemine açıyor ve en doğru ve mükemmel şekilde duymasını sağlıyor. Böyle bir kişi sem’iyyat dediğimiz vahiy bilgisine açılır ve onu daha iyi kavrar. Aynı şekilde tekvinî ve teşriî emirlere karşı gözleri açılır, görülecekleri daha iyi görmeye başlar. İnsanın başını döndüren bir meşher olan kâinat kitabına baktıkça, içine marifet hüzmeleri akar. Rabbimiz, aynı zamanda böyle bir kuluna elini ve ayağını da doğruluk istikametinde kullandırır. Ona yanlış adım attırmaz. Bu hadisi de biraz önce üzerinde durulan sıyanet-i ilâhiyeye irca edebilirsiniz.” ( “Allah Kulunu Severse…” )  


    Maalesef, Üstad Hazretlerini ve Hocaefendi’yi bu yönüyle yeterince tanıyamayan insanlar onları kendileri gibi değerlendirmişler veya onları zamanını idrak edememiş veya zamanının kayıtlarından sıyrılamamış normal hocalar olarak düşünme hatasına düşmüşlerdir. Üstad Hazretleri bu yanlış anlayışı şöyle tashih etmektedirler:


    “Risale-i Nur’u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.” 


    Hocaefendi’nin de çok geniş bir yelpazede kitap okumaları yaptığı bilinmektedir. Bu zamanın ihtiyacına cevap verebilmesi için gerekli olan alt yapının oluşmasında dini ilimlerle ilgili çok detaylı yaptıkları okumaların yanı sıra felsefe, mantık, psikoloji, sosyoloji, tarih ve hatta tıp gibi ilim sahalarındaki okumalarının önemli katkıları olmuştur.
    Müslümanlar hicri beşinci asra kadar maddi ve manevi ilimlerin her sahasında yapılması gereken her şeyi yapmışlardır. Fakat, daha sonra mektep, medrese ve tekkelerin birlik ve beraberliği bozulmuş ve birbirlerinden uzaklaşmışlardır. Bu da maddi ve manevi ilimler alanlarındaki gelişmeleri engellemiştir: 


     “Aslında bugün o Batı’nın ister Rönesans’ıyla ister ilim inkılabıyla ister teknolojik inkılap ile ister sosyal bilimler ister psikoloji ister pedagoji ister eşya ve hadiseleri hallaç etme adına, yani müspet ilimler adına, pozitif ilimler adına yapıp ortaya koyduğu şeyleri -o çağın müsaadesi ölçüsünde- Hicrî beşinci (Miladî on ikinci) asra kadar Müslümanlar yapmışlar. Beşinci asra kadar, yani Hicrî dördüncü asrın sonuna kadar Müslümanlar, ilmin hemen her dalında, o dönemin müsaadesi ölçüsünde yapacaklarını yapmışlar. Fakat bir dönem gelmiş ki medreseye -İslamî ilimlerin tedris edildiği yere-, tekkeye ve aynı zamanda fünûn-u müsbeteye kendisini yönlendiren insanlar, kendilerini skolastik düşünceye salmışlar. Ve birbirinden kopma olmuş; âdetâ o onu, o onu, o da onu boşamış.” (Doğu Batı Buluşması ve Asimilasyon Değil Entegrasyon)


    Hocaefendi, toplumun bu önemli kurumlarının barışması adına önemli çözümler getirmekte ve günümüzdeki cebri hicretlerin bu problemin halli adına çok büyük şeyler vaat ettiğinin tespitini yapmaktadırlar. Ayrıca, Hazreti Bediüzzaman’ın yukarıdaki ifadesini alarak, bu zamanda tebliğ ve temsil işini yerine getirecek olan insanların sahip olmaları gereken donanımları hakkında önemli tespitlerde bulunmaktadırlar:


    “Buna da, hani yine Kıtmîr’in ifadesiyle şuradan başlanabilir: İmam Hatip veya İlahiyat mezunu olanların bazılarını bir Fizik dalına, bazılarını Kimya dalına, bazılarını Astronomi dalına, bazılarını Astrofizik dalına, bazılarını Sosyoloji dalına, bazılarını Psikoloji dalına göndermek suretiyle, bir kere toplumun birbirini anlar hale getirilmesi lazım. Kafa kafaya verdikleri zaman, o, onu anlaması lazım, o da onu anlaması lazım… Dolayısıyla ancak bu suretle bir izdivaç meydana gelebilir. Şimdiye kadar o, başka kapıları çaldı; o da başka kapıları çaldı; o da başka kapıları çaldı. Fakat maksat hâsıl olmadı, kopukluk oldu.


    İşte, birikimli insanların cebrî hicret neticesinde Batı ülkelerine yerleşmelerinin böyle bir meyvesi de olabilir. Kim bilir belki Cenâb-ı Hakk’ın bir muradı da budur. İnanmış, aynı zamanda Kitab’ı, Sünnet’i bilen, dini ilimleri de bilen kimseler… Onlar da o fünûn-u müsbeteyi biliyorlar; bugüne kadar değişik -yeni ifadesiyle diyelim- devrimler yapmış; bugüne gelmiş, insanlığa çok şey kazandırmışlar. O zaviyeden derinlemesine bakınca, aslında bunlar ile bizim anlaşmazlığımız yok. Onlar ile çok rahatlıkla anlaşabiliriz. Ortaya koydukları o türlü şeyler ile bizim insanımızın birikimleri yeniden bir terkip yapıldığı zaman, yani “tekke/zaviye”, “medrese” ve “mektep”, bir araya geldiği zaman, Allah’ın izni ve inayetiyle çok problemler çözülecektir zannediyorum. Bu da İslam dünyasının “Neo-Rönesans”ı olacaktır, yeni bir Rönesans.” (Doğu Batı Buluşması ve Asimilasyon Değil Entegrasyon)

    İnşaallah sonraki yazıda konuya devam edelim.

    21 Kas 2022 09:47