Müslüman çok ama mü’min az

  • Prof. Dr. Osman Şahin
  • Prof. Dr. Osman Şahin
    26 Tem 2021 12:51
    İNSANLARIN EKSERİSİ, ŞİRK KOŞMAKSIZIN ALLAH’A İMAN ETMEZLER 11

    Fethullah Gülen Hocaefendi “Aşkta Sabır Ve Hicrette Kozadan Kelebeğe” başlıklı Bamteli’nde “La havle vela kuvvete illa billah” hakikatini şerh ederken her türlü güç ve kuvvetin Allah’ın elinde olduğunu, bu yüzden O (celle celâluhu) var iken, başka bir destek aramaya lüzum olmadığını, yaratılmış şeylerin böyle bir güç ya da kuvvete sahip olmadıklarını ifade ettikten sonra şu önemli tespitleri yapmaktadırlar: 

    “Bu da diğer dinlerde görülen şeylerden değil. Allah’ın yarattığına inanırlar fakat her şeyin O’ndan (celle celâluhu) olduğunu bilme mevzuu başkadır. “Sizi de, davranışlarınızı da yaratan, Allah’tır!” (37/96) Fiillerinizi de yaratan, Allah’tır!”

    Meseleye sadece cebir gayyasına yuvarlanmamak için şu zaviyeden bakılır: Orada, “irade” şart-ı âdîdir; toprağa bir tohum atma gibidir. Siz bir tek tohum atarsınız, Allah, ondan bir başak mı -bazen iki başak da gördüğüm olmuştur benim- iki başak mı çıkarır? Kur’an-ı Kerim, yedi başak çıkaracağından da bahsediyor; her başağın aynı zamanda yüz tane tohum ihtiva ettiğinden de bahsediyor. Bu açıdan da sadece bir tohum, sizin iradeniz. Siz o tohumu atarsınız bir yere. Nereye? Kuvve-i inbâtiyesinin sizi şaşırtmayacağı, Cenâb-ı Hakk’ın “emirler zemini”ne!.. Atın oraya o tohumu. Sonra o, başağa yürüyecek. Bakacaksınız, bazen bir başak, bazen iki başak, ihlasa ve ihlastaki derinliğe göre, bazen yüzlerce başak netice verecek…”

    Allah”in yarattığına inanmak ile her şeyin O’ndan (celle celâluhû) olduğunu bilmek farklı şeylerdir. Her şeyi Allah’a verme, yani insanın yaptığı, elde ettiği her şeyi Allah’tan (celle celâluhû) bilmesi, nefislerin çok zorlandığı bir meseledir. Çünkü, bunlar nefislerin en çok lezzet aldığı konulardır. Her şeyi Allah’a verince, insanın sahiplenebileceği, gururlanabileceği hiçbir şey elinde kalmamaktadır. 

    Hocaefendi “Tevhid yörüngeli konuşmak” başlıklı Kırık Testi’de, her şeyi O’ndan (celle celâluhû) bilmenin ne kadar önemli olduğuna vurgu yapmaktadırlar: 

    “Hususiyle “enaniyet asrı” diyebileceğimiz içinde yaşadığımız zaman diliminde, insanlar pohpohlanmak, övülmek için bahaneler arıyorlar. Her şey bir çalıma, kuruntu ve riyaya bağlanmış gidiyor ve her yerde bir havâîlik hâkim. Bu havâîliğe karşı ciddî olmak iktiza ediyor.

    Eğer insanın davranışları, azmi, cehdi ve tercihi… Burada onlara değer atfettiğimiz zaman hiç farkına varmadan, işi o işin asıl sahibinden koparmış ve kendimize mâl etmiş oluruz. Bunda da bir şirk-i hafî vardır. “Sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratan Allah’tır” (37/96) ilâhî beyanı bize bunu ifade ediyor. Bu sebeple başkalarını takdir edenler, takdir ederken temkinli olmalılar; hem fiilleri asıl sahibinden koparmamaları, hem de takdir ettikleri insana zarar vermemeleri açısından dikkatli davranmalılar… Öyleyse, her şeyi silmeli, “O” demeli. “Ene”den vazgeçip “Hüve”ye bağlanmalı. Bütün meseleleri “Hû”ya irca etmeli…”

    Hocaefendi, “Aynı yazıda” “başkaları nasıl oldu da düştüler” demek yerine “Allah bizi düşürmesin” diye Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip yalvarmak, kardeşleri için de dua etmek ve her zaman tetikte yaşamak gerektiğini ifade etmektedirler. Ayrıca, tam bir tevhid şuuruyla, şirk ifade eden her türlü hallerden uzak durmak, acz ve fakrının farkında olarak her türlü varlığın, hayır hasenat, iyilik ve vücud adına her şeyin Allah’tan (celle celâluhû) olduğunun tam olarak bilinmesi gerektiğine dikkat çekmektedirler: 

    ““Ben bir köleyim. Kölenin hiç sermayesi olmaz, o ne kazanırsa kazansın kâr efendiye aittir” şuurunda olmalı, ibadet ve hizmetleri karşılığında bir mükâfat ve bedel beklememelidir… 

    Mukarrebîne bakın; onların âdeta her zaman ulûhiyet tecellilerine doğrudan muhatap olduğunu görürsünüz; görürsünüz ama onlarda ucbdan, kibirden, gururdan eser yoktur. “Biz hiçbir şey yapamadık” derler, yürekleri ağızlarına gelir ve sürekli bu hal üzere yaşarlar. Kendilerini Allah’a doğru yükselen yarış pistinde hissederler bunlar. Hiçbir şeyle sarsılmazlar; sarsılmazlar çünkü nazarî imanları amelî imanla sağlam bir blokaja oturmuştur…

    İnanması gerektiği ölçüde inanmamış/inanamamış olanlara, amelî zafiyet içinde bocalayanlara, tabir-i diğerle düşe kalka yürüyenlere gelince; belli ölçüde nefsanîliğin ve şeytanîliğin inhiraflarından kurtulmuş olsalar da iman benliklerine tam anlamıyla sinmemiştir bunların. İğreti bir elbise gibidir iman üzerlerinde. İmanını amelle benliğine sindiremeyenler, hiç kimseye hiçbir şey veremezler. Bu durumdan kurtulmak için insan maddî beslenmesine dikkat ettiği gibi mânevî beslenmesine de dikkat etmelidir.”

    Bir müşahedede, camiye devam eden cemaat içinde, kırk kişiden sadece bir veya iki kişinin ehl-i necat olduğunu haber veren Hazret-i Bediüzzaman, en önemli meselenin iman olduğuna vurgu yapmışlar ve bütün mesailerini bu işe hasretmişlerdir. 

    Hocaefendi “Aynı yazıda”, yeni Müslüman olmuş bedevilere hitaben, ayette geçen, “Siz iman etmediniz, lâkin siz ‘İslâm olduk, inkiyad ettik.’ deyin.” (49/14 ) beyanından hareketle iman hususunda şu tespitleri yapmaktadırlar:

    “Ayetin bize bakan yönüne gelince; çoklarımız ne anlama geldiğini dahi hesap etmeden tıpkı on beş asır öncesinin bedevîleri gibi ulu orta “Âmennâ. (İman ettik.)” diyoruz. Hâlbuki bizler etrafımızdaki hemen herkesin “Âmennâ” dediği bir muhitte neş’et ettik. Kültürümüzün bir parçasıydı iman ve onun gerekleri. Doğduğumuzda ilk duyduğumuz ses ezandı. İrademizle bir tercihte bulunmamıştık. Kendimizi bu işin göbeğinde bulduk. Bir kilisenin bahçesinde neş’et etseydik şimdi nerede olacağımız az çok belliydi.

    Bununla beraber biz inandığımız esasları analiz etmedik ve etmiyoruz. Olduğu gibi, baba ve dedelerimizden gördüğümüz şekliyle hayatımıza geçiriyoruz. En azından kâhir ekseriyetimiz böyle yapıyor. Muhal-farz inandığımız, inancımızın gereği hayata tatbik ettiğimiz şeylerde yanlışlar varsa, onları bile devam ettiriyoruz biz. Tashih edilmesi gerekli olan şeyler var; ama farkında dahi değiliz. Bu yanlışlar konusunda belki de anne-babamızın ve muhitimizin tesirinde kalarak böyle tercihte bulunduk. İşin aslı tercihde dahi bulunmadık, onlar çektiler bizi işin içine. Hâlbuki iman, İslâm ve ihsanın insan iradesinin ürünü olması lâzım. 

    İşte meseleye böyle yaklaşırsak söz konusu âyet hepimize hitap ediyor; “‘İman ettik’ demeyin, ‘İslâm olduk` deyin” diyor. Çünkü iman taklidî seviyeden tahkike çıkmamış, analize tâbi tutulmamış; iradenin hakkı verilerek şuurlu bir tercihin ürünü değil…” 

    Huneyn sonrası ganimet taksiminde, kalbi İslâm’a ısındırılacak olanlara bol bol verilmesi esnasında, Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs’ın (radıyallahu anh) “Falanca ile aranızda ne var ki ona vermedin! Allah’a kasem olsun ki onu ben mü’min görüyorum!” sorusuna Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Müslüman görüyorum’ de!” diyerek mukabelede bulunmuşlardır. Hazret-i Sa’d sorusunu iki defa daha tekrar etmişler ve her defasında “‘Müslüman görüyorum’ de!” diyerek tashih edilmişlerdir.

    Yazının devamında, herkesin kendi hakkında, `Eslemnâ (İslâm olduk)’ deyip de ‘Âmennâ’ diyemeyecek insanlar içinde bulunduğu, iman konusunda kendi tercihlerinin gerektirdiği şekilde derinliğe ulaşamadığı, bu sebeple amellerinin bir yanında yalanın bulunduğu veya bulunabileceği endişesini taşıması gerektiği, ama başkaları hakkında böyle düşünülmemesi gerektiği hatırlatılmaktadır.

    Günümüzde Müslümanların yaşadıkları problemlerin kaynağında, İslâm’ı kabul etmiş, yani İslâm’a teslim olmuş ama bir türlü hakiki mü’min seviyesine çıkamamış olmaları yatmaktadır. Bu hakikatin farkında olmayınca, bu insanların, Müslüman olmalarına rağmen İslâm ile bağdaştırılamayacak davranışlarını ve hallerini izah etmekte ve anlamakta güçlük çekilmektedir. Halbuki, iman tam kalplerde oturaklaşmadıkça, imandan elde edilmesi beklenen güzellikler ortaya çıkmamaktadır. 

    Maalesef, bir Müslüman, imanda olması gereken kıvama ulaşamayınca, zaman içerisinde bozulmalar yaşamakta ve bir kısmı itibarıyla, yağın bozulduğunda zehir haline gelmesinde olduğu gibi, toplumu ve fertleri zehirleyecek bireylere dönüşebilmektedirler. 

    Onüçüncü Lem’a’da, bu dehşetli tehlikeye dikkat çekilmektedir: “Mâlumdur ki, kıymetli bir şey bozulunca, adi bir şeyin bozulmuş halinden daha kötu olur. Mesela, nasıl ki süt ve yoğurt bozulsa yine de yenilebilir. Fakat yağ bozulsa yenilmez, bazen zehir gibi olur. 

    Aynen öyle de, mahlukatın en şereflisi, en kıymetlisi olan insan bozulursa, bozulmuş hayvandan daha aşağı düşer. Kokuşmuş maddelerin kokusundan lezzet duyan haşerat ve ısırıp zehirlemekten lezzet alan yılanlar gibi, dalalet bataklığındaki şerlerden ve bozuk ahlaktan lezzet duyar, onlarla övünür, zulmün karanlığındaki zararlardan ve cinayetlerden zevk alır, adeta şeytanın mahiyetine bürünür. Evet, cinni şeytanların varlığına açık bir delil, insan kılığındaki şeytanların varlığıdır.”
    26 Tem 2021 12:51