İnsanlarda var olan zaaflar ve boşluklar ve toplumlarda bulunan birtakım arızalara binaen, Hizmet adı altında yapılan iyilik, güzellik ve hayır faaliyetlerinden rahatsızlık ve endişe duyabileceklerin olabileceğini bilerek ona göre tedbirli ve dikkatli hareket edilmesi gerektiği konusuna başlamış ve özellikle de kıskançlık, hased ve çekememezlik üzerinden meydana gelebilecek problemler üzerinde durmuştuk.
Kur’an kıssalarının açtığı pencereden bu konumuza devam ediyoruz…
Hizmetlerin neler olduğu, ilke ve prensipleri, içeriği, vizyonu, misyonu, gayesi, amacı, insanlığa sunduğu mesajlar, beslenme kaynakları, ilhamını nereden aldığı, kullandığı metotlar ve yöntemler vs. gibi hususlar bütün dünyaya ilan edilmiştir. Burada sır veya gizlilik diye bir şey kalmamıştır.
Bütün bunların ilan edilmiş olmasıyla ve bu konuların herkesin bildiği şeyler haline gelmesiyle, yapılan hizmetlerdeki şeffaflık ortaya konup bir gizli ajandanın olmadığı herkese gösterilmiştir.
Şeffaflık adına yapılan bu çalışmalar, her zaman ve zeminde, güzelliklere, güzel düşünceye ve güzel insanlara tahammül edemeyebileceklerin veya yanlış anlayabileceklerin varlığının hesaba katılarak birtakım tedbirlerin alınması ihtiyacını ortadan kaldırmamaktadır:
Orada da görüldüğü gibi, o dönemde inananlar sadece üç beş insandan ibaret değildi. Gençlerden gizli gizli inananlar vardı. Fakat ağır basan putperestlik karşısında inançlarını ilan edemiyorlardı. Bu durum Hazreti Musa’nın çağdaşı Firavun zamanında da söz konusuydu. O dönemde de imanını gizleyen insanlar vardı. Bunlar zulüm ortamında inançlarını açıklayamıyorlardı.
Bunun istisnası, Firavun’un ailesinden olan, Kur’ân’da ismi verilmeden konuşmaları nakledilen mümin zat idi. O, Hazreti Musa ile Firavun arasında tarafını açıklamış, tavrını ortaya koymuş, gürül gürül konuşuyordu. Fakat halka yaptığı tavsiyelerden de anlaşıldığı üzere, genel olarak zulmedenleri tahrik etmeyecek, ayrı cepheler oluşturmayacak şekilde hareket ediyordu.
Günümüzde de görüldüğü üzere ne kadar makul ve masum işler yapılsa da bunları bir türlü hazmedemeyenler çıkabilir. Yapılan güzel işlerin büyümesi karşısında gayzla köpürüp hiddete, şiddete ve hileye başvuranlar bulunabilir. Onları rekabet duygusu da tetikliyor olabilir. Her başarılı iş karşısında, “Neden biz yapmıyoruz da onlar yapıyorlar?” derler.
Bütün bunlar karşısında, yapılan hizmetleri korumak, güzergâh emniyetini tehlikeye atmamak, yeni yeni düşmanlar edinmemek ve düşman cephelerin oluşmasına mâni olmak için başvurulacak en güzel ve en makul yol, Firavun ailesindeki o inanmış insanın üslubunu kullanıp temkin ve teyakkuzla hareket etmektir. Bu şekilde hareket etmek asla bir korkaklık ve umursamazlık değil, bilakis yürünen yolun gereğidir.” (Kur'ân'ın Sihirli Ufku Yusuf Sûresi)
Bu doğrultuda, Bediüzzaman Hazretlerinin Risalelerde önemli birtakım prensipler ve düsturlar ortaya koyduğunu görüyoruz.
Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati bazen damara dokundurur, aksülâmel yapar.” diyerek bunu bir düstur haline getirmiştir.
Burada hem söylenecek sözlerden değişik sebeplerle rahatsız olabileceklere dikkat çekilirken, bazı hassas konuları anlatacak bazı insanların içine düşebilecekleri üslup, yöntem ve metot yanlışlıkları ve bunların yol verebileceği zararlar da hatırlatılmaktadır.
“Kardeşlerim, ata et, arslana ot atmayınız” diyerek hizmetlerde riayet edilmesi gereken önemli bir stratejiye ve tedbire dikkat çekmektedirler. Yukarıda ifade edildiği gibi, Nurlardan ve güzelliklerden rahatsızlık duyabileceklerin, değişik sebeplerden dolayı yanlış anlayabileceklerin veya rekabet hissiyle haset ve kıskançlık içerisine düşebileceklerin farkında olunmalıdır.
Hazreti Bediüzzaman bu yüzden, haksız saldırılara maruz kalmamak için yazılan risalelerin herkese verilmemesi gerektiğine vurgu yapmışlardır. Hakikatlerin insanlara tebliğinde takip edilecek yollar, metotlar ve stratejilerin belirlenmesinde, onların meslekleri, meşrepleri, sahip oldukları yaklaşımlar, inançlar, aidiyetler, peşin önyargılar ve şartlanmışlıklar hesaba katılmalıdırlar.
Fethullah Gülen Hocaefendi de “Asrın Getirdiği Tereddütler” kitabında, “Dinimizi öğrenip başkalarına da öğretirken hangi hususlara dikkat etmeliyiz; tebliğ metodumuz nasıl olmalıdır?” sorusuna verdiği cevapta, muhatapları iyi tanıma ve ona göre tebliğ metotları geliştirilmesinin öneminin altını çizerek on bir madde içerisinde bunları özetlemektedir.
Bunlardan bazılarını özetleyerek, konumuzu direkt ilgilendirenleri buraya alalım:
İkincisi: Muhatabımızın inanç ve kültür seviyesini iyi bilmemiz gereklidir… Ona okuyacağınız kitabın her satırı ruh ve kalbleri fetheden ilhamlarla köpürüp dursa bile ruhen buna hazır olmayan insanlara onu okumak İslâm davasına karşı kapalı bir ihanettir.
Cenâb-ı Hakk'ın, tekvînî âyetlerinde bize gösterdiği hususları cümle cümle, satır satır, hece hece ve nokta nokta iyice tetkik edip davranışlarımızı ona göre ayarlamak zorundayız. Bazen bu ayarlama yapılmadığından irşad namına söylenenler, onlarda öyle bir reaksiyona sebep olur ki, daha sonra münasebetini bulup anlatsanız da, artık fayda vermez. Onun için ilk durumda onun idrak ve vukuf seviyesini tespit etmemiz çok önemlidir. Bunu bir büyüğümüz şu sözlerle vecizelendirir: "Ata et, aslana ot atmayınız!"
Dördüncüsü: Müslümanlığa ait meseleler çok iyi bilinmelidir. Herkes aklına gelen şeyleri söylememeli ve felsefe yapmamalıdır. Zira Allah Resûlü bize gündüzü geceden ayırabileceğimiz ve onlarla hidayette kalacağımız aydınlık tufanı iki ana kaynak bırakmıştır: Kitap ve Sünnet.
Binaenaleyh, İslâm davası adına bir şey anlatırken, bu iki ana kaynağın prensipleri dahilinde ve mevzua hâkim olunarak anlatmalıdır. İşin diyalektiğine ve ilzam etme tarafına kat'iyen meyledilmemelidir. Anlatacaklarımız, anlayıp hazmettiğimiz şeyler olmalı ki, muhatabımız da rahatlıkla alıp gıdalanabilsin.
Yine büyük mütefekkirin ifadesiyle bizler birer koyun gibi olmalıyız, alıp öğrendiğimiz şeyleri hazmederek süt hâline getirmeli ve muhtaç gönüllere süt gibi, bir şifa kaynağı olarak takdim etmeliyiz. Kuş gibi yapıp da onlara kusmuk vermemeliyiz. Öyle olunca bu malumat onların ruhuna girdiğinde, hemen ilim ve irfan adına petekleşebilecek, ballaşabilecektir. Aksine, verilen şeyler kusmuk gibi olursa, bu duruma gelinmesi elbette ki düşünülemez…
Onuncusu: Bize düşen vazife, işin özünden ve ruhundan uzaklaşmamak kaydıyla yeni yeni metot ve yöntemler denemek ve değerlendirmek olmalıdır. Aksi hâlde devrini idrak edemediğinden bütün fonksiyonunu kaybeden insanların durumuna düşmemiz muhakkak ve mukadderdir. Böyle bir duruma düşmekten Allah'a sığınırız.
Öyleyse günün gerektirdiği şekilde hizmet adına yeniliklere adapte olmak mecburiyetindeyiz. Uyumda ne kadar gecikirsek, mutlu yarınlara ulaşmada da o kadar gecikmiş olacağımız asla unutulmamalıdır.” (Tebliğ Metodumuz Nasıl Olmalıdır?)