Paragöz ve ayna

  • Safvet Senih
  • Safvet Senih
    01 Ara 2022 10:38
    Bir ressam bütün ustalığını göstermiş ve bir lordun çağırması ile sarayında harika bir sanat eseri ortaya koymuştur. Fakat bu lord aç gözlülük yapıp “Sana para yok. Zaten hiç beğenmedim. İstersen bu resmi sil git!” demişti. Çünkü biliyordu ki, sanatkâr evladı gibi sevdiği sanat eserini kıyamaz, öylece bırakıp giderdi. Bu şaheser de kendisine bedavaya kalırdı. Ressam boynunu büküp çıktı. Beklediği parayı alamayınca borçlarını da ödeyemeyecekti. Üzüntülü babaya,  küçük oğlu “Baba bu zengin lordu ben anlamıyorum. Sen bu kadar çalıştın emek ve malzeme harcadın, hatta borçlandın. Yaptığın işin değerini de çok iyi biliyor. Hiç vicdanı sızlamıyor mu? Neden böyle yapabiliyor?”  diye sorar.


    Babası evladına dönerek; önce bir cam parçasını kaldırıp oğlunun yüzüne karşı tutar. “Ne görüyorsun?” diye sorar. O da “Ne göreceğim? Bir cam parçası var ve onun arkasında seni görüyorum.” Diye cevap verir. Bu sefer yaşlı ressam bir fırçayı gümüş boyasının olduğu kabın içine daldırıp camın arka yüzünü dikkatle sıvar. Böylece camın arkasına sır çekmiş ve onu ayna haline getirmiş olur. Onu tekrar oğlunun yüzüne doğru kaldırır. “Şimdi ne görüyorsun?” der. O da “Şimdi sadece kendimi görüyorum” diye cevap verir. Ressam, “İşte zaten problem de burada… Para ve gümüş insanların gördüğü şeyi değiştirir. Yani gümüş sırrı ile sıvanmış bir cam parçası artık sadece kendini gösteren bir ayna oluverir. Artık gözleri başkalarını görmez hale gelir.

    * * *

    Bir zaman bir arkadaşımızla dertleşen inançlı bir Hollandalı parlamenter: “İnsanlığın pek çok problemleri var. Ama en büyük problem ekonomik değil, en büyük problem ekolojik de değil; bilakis en büyük problem ego…  Evet, egoloji.”  demişti.

    * * *

    Tezkiye ve terbiye edilmeyen egolar, enaniyetler, benlik ve bencillik duyguları, maddî-mânevî ilerlemelerimizden en büyük engeller, takoz ve narkozlardır. Hırslar, beklentiler, üstte ve önde görünme duyguları, birer bulaşıcı hastalık birer kanser gibi içimizi kemirirler ve gulyabaniler gibi yollarımızı keserler…

    * * *

    Bir dünyaya hakimiyet dâvâsı olan İkinci Dünya Harbiyle ilgili olarak Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri diyor ki: “Elbette zemin yüzündeki bu dehşetli düelloda semâvâtı ağlattıracak zulümler ve tahribat oluyor. Çok masum ve mazlumların hukukları kayboluyor, mahvoluyor. Mimsiz, gaddar medeniyetin zâlimâne düsturu olan, ‘Cemaat için fert feda edilir; milletin selâmeti için cüz’î hukuklara bakılmaz’ diye, öyle dehşetli bir zulüm meydanı açmış ki, ilk çağların vahşetlerinde de emsali vuku bulmamış. Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ın hakiki adâleti, bir ferdin hakkını, cemaate fedâ etmez, ‘Hak haktır; küçüğe, büyüğe, aza, çoğa bakılmaz’ diye semâvî, İlahî kanun ve hakiki adalet noktasında Risale-i Nur şakirtleri gibi, Kur’anî hakikat ile meşgul adamlar, zaruret olmadan, lüzumsuz, yalnız hevesli bir merak için netice itibariyle faydası bulunan ve netice daha gelmeden evvel lüzumsuz bakmak ve zâlimane tahribatlarını alkışlamak suretiyle İslâmiyet ve Kur’an lehine hizmet edeceği o cereyanın harekâtını fikren takip etmekle meşgul olmak münasip olmadığı için, nefis de akla tâbî olup merakını bırakmış diye anladım.”  (Kastamonu Lahikası) 

    * * *

    Üstad Hazretlerinin Gençlere bazı tavsiyeleri:  “Sizdeki gençlik katiyen gidecek. Eğer meşru dairede kalmazsanız, o gençlik zâyi olup, başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette, kendi lezzetinden çok ziyade belâlarve elemler getirecek. Eğer İslam terbiyesi ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve tâatte sarfetseniz, o gençlik mânen bâki kalacak ve ebedi bir gençlik kazanmaya sebep olacak.


    “Hayat ise, eğer iman olmazsa, veyahut isyan ile, o iman tesir etmezse, hayat zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü insanda akıl ve fikir olduğu için hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarda da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise fikri olmadığı için hazır lezzetini, geçmişten gelen korkular, endişeler bozmuyor.


    “İnsan ise, eğer dalâlet ve gaflete düşmüşse, hazır lezzetine, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler, o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Bilhassa gayr-ı meşru ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. 


    “Demek hayvandan yüz derece hayat lezzeti noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücudu, belki kainatı, bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kainatlar, onun dalâleti noktasında mâdumdur (yok hükmündedir,)  ölmüştür. Akıl alâkadarlığıyla ona zulümatlar, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise itikatsizliği cihetiyle yine madumdur. Ve yoklukla hâsıl olan ebedi ayrılıklar, mütemadiyen onun yoluyla hayatına zulümatlar veriyor. Eğer iman hayata hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar imanın nuruyla ışıklanır ve vücut bulur; zaman-ı hazır gibi, ruh ve kalbine iman noktasında ulvî ve mânevî zevkleri ve vücudî nurları veriyor. (…)  İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini, zevkini isterseniz, hayatınızı imanla hayatlandırınız ve farzlarla zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz. Her gün her yeder ve her vakit vefat olaylarının gösterdikleri dehşetli ölüm hakikatı önümüzde. Bunun esas gerçek yönü Risale-i Nurlar'da anlatılmıştır. (Kastamonu Lahikası)  

    01 Ara 2022 10:38