Ali Bulaç: Mutlakiyetçilik siyasetçiyi pragmatik, mücadelede makyavelist, hukuk ihlalcisi ve hak yiyici kılar

Ali Bulaç: Mutlakiyetçilik siyasetçiyi pragmatik, mücadelede makyavelist, hukuk ihlalcisi ve hak yiyici kılar
"Mezhep ve sınıf savaşlarından sonra teşekkül ettiklerinden partiler birbirlerini “meşru” görür, bu aynı zamanda siyasette temsil ettikleri sosyal sınıfları da meşru gördükleri anlamına gelir."
(...)

Gerek Kur'an-ı Kerim'deki hükümler, gerek Hz. Peygamber'in tatbikatı ile ana hatlarıyla tarihi tecrübe, gayrimüslimlerin “meşru gruplar” olarak hukuk içinde yer aldıklarını gösterir. Kur'an, gayrimüslim bir topluluğu gayrimeşru duruma düşüren üç kırmızı çizginin ihlalinden söz eder: “Müslümanlara dinleri yüzünden savaş açanlar, onları yurtlarından sürenler ve düşmanlarıyla ittifak kuranlar” (Mümtahine, 8-9). Bu kırmızı çizgiyi geçmeyenler Müslümanların muahitleridir. Tarihteki genel tatbikat “savaş hukuku”na dayalı “zımmi statüsü”nde şekillenmişse bile, Hicretin 9. yılına kadar Sünnet gayrimüslimleri siyasi birliğin anlaşmalı ortakları kabul etmiştir. Şu halde aslolan gayrimüslimlerle siyasi ortaklık (velayet) olup, zımmilik üç çizginin ihlaliyle ortaya çıkan arızi durumdur.

İslam dünyasında ve Türkiye'de ise, dindar çevreler ne gayrimüslimleri, ne Müslüman olduklarını beyan eden farklı siyasi görüş sahiplerini meşru görüyorlar. Dindar-muhafazakarların meşru görmedikleri siyasi partilerle ilgili öne sürdükleri gerekçeler, meşruiyetin özüyle ilgili değildir. Meşruiyet, bir toplumsal grubun Kur'an ve Sünnet'e uygun siyasi görüş ve programa sahip olması değildir, meşruiyet yukarıda işaret ettiğimiz üç kırmızı çizginin ihlal edilmemesidir. Bu durumda bir partinin siyasi programı sağ, sosyal demokrat, milliyetçi, laik, liberal olması onu meşruiyetten çıkarmaz, o da siyasi yarışa katılır. Tabii ki dininde ciddi olan Müslüman'ın siyasi görüşü ve talepleri Kur'an'a ve Sünnet'e uygun almak durumundadır.

Şu halde dindar kimliğiyle öne çıkan muhafazakar siyasetçinin, rakiplerini gayrimeşru görmesinin dayanağı Şeriat değil, daha derinde Şeriat'e aykırı olmak üzere iktidarı, ülkeyi ve kaynakları temellük etmesi; bunları yönetme ve kullanma hakkının sadece kendinde olduğuna inanmasıdır. Çünkü zannına göre sadece kendisi hak ve hakikat üzeredir, sadece kendisi ülkenin çıkarını kollar, bu yüzden yönetme ve kaynakları kullanıp dağıtma yetkisi sadece onundur. Bu mutlakiyetçiliktir.

Mutlakiyetçilik siyasetçiyi pragmatik, mücadelede makyavelist, hukuk ihlalcisi ve hak yiyici kılar. Örnekler bol: Mesela dindar kimliğiyle başka partiden olanları ateistlikle suçlarken kendisinin ateist adayları olur. 7 Haziran seçimlerinde AK Parti'nin hemen öne çıkan dört ateist adayı vardı, seçildiler de. HDP'yi ateistlik ve Zerdüştlükle suçlarken, çocuğuna Zerdüşt ismini veren ateist adayı vardı; yine aday. Paradoks, dindar seçmeni din-dışı partiler konusunda uyarırken, ateist adaylarına oy verdirmesidir. HDP içinde ateist, Marxist unsurlar var elbette ama asıl dindar siyasetçilerin referans alması gereken Medine Sözleşmesi'ni partinin eşbaşkanı Selahettin Demirtaş Türkiye için çıkış yolu gösteriyor; partisinde emekli müftü de var, İslamcı da. İktidar yanlısı medya, CHP ve HDP'ye oy verenleri “vatan haini ve dinen mücrim” ilan ediyor, ama gocunmadan siyasetini İslam'ın karşı olduğu milliyetçilik ve vahşi kapitalizme göre yapıyor. CHP de “dinle kavga”yı bir kenara bırakıp genel başkan yardımcılığına bir İslamcıyı getirtiyor.

Partiler arasında din ve ideolojiler bakımından önemli geçişkenlik başladı. Bu siyasetin meşruiyetine bir temel sağlarsa hayırlı olur. Fakat mutlakiyetçilikten henüz vazgeçilmiş değil. Batı'da çatışan sınıflar, partiler yoluyla birbirlerini meşru görüp uzlaşma sağlama başarısını gösterirlerken, biz de partiler sosyal barışı tehdit etmemeli. Bu yüzden meşruiyeti doğru yerde aramalıyız.

Not: Her salı 14.10-14.45 arası katıldığım S Haber'deki programa bu hafta da katıldım. Koza-İpek Medya grubuna yapılan muameleyi konuştuk, operasyonun haksız olduğunu söyledim. Ancak programda ne belli bir şahsı suçladım ne Sayın Cumhurbaşkanı'mızı “zalimlik”le suçladım. Buna rağmen artık MİT'le ilişkisi deşifre olmuş bir zat, iki gündür benim Cumhurbaşkanı için “Çok az kaldı gidiyor zalim” şeklinde konuştuğumu iddia ediyor. Dün de Star'daki köşesine bu yalan ve iftirayı seviyesiz bir üslupla taşımış. Kimseden en ufak bir korkum yok, ancak ben böyle bir cümle kullanmadım, üslubum da değil. Arzu edenler S Haber'deki konuşmaya internetten bakabilirler. Bu iftiracı ve ispiyoncuyu Allah'a havale ederim.

ALİ BULAÇ -ZAMAN
29 Ekim 2015 08:45
DİĞER HABERLER