Depremde sevgi ve kardeşlik ruhu

Türkiye Kahramanmaraş merkezli büyük bir deprem yaşadı.
NUMAN YILMAZ YİĞİT 

Türkiye Kahramanmaraş merkezli büyük bir deprem yaşadı. Tüm ülke ve halkımıza geçmiş olsun dileklerimizi sunarken vefat edenlere Allah’tan rahmet yaralılara acil şifalar, hayatta kalan, bin bir sıkıntı ile mücadele edenlere de Allah’tan sabır ve kolaylıklar dua ediyoruz. Çünkü deprem, sel, tsunami, yangın gibi afetlerde binlerce insan vefat ediyor, milyonlarca insanda olumsuz olarak etkileniyor. Bu depremin kış ayına denk gelmesi, hem enkaz altındakiler hem kurtarma çalışmaları yapan yetkililer hem de evsiz barksız dışarıda geceleyen depremzedeler açısından oldukça tehlikeli, zor bir durum oluşturuyor. Bu felaketler esnasında milletçe her şeyi bir kenara bırakarak bu felakete ve mağdurlara yardımcı olmaya odaklanmak gerekiyor. Bir taraftan ‘İnsan’ olma paydasını merkeze almalı, dua ve yardım çalışmaları ile müminlerin birbiriyle ilgili acı -tatlı meselelerde tek bir vücut gibi hareket etmeleri  gerektiğini unutmamalıdırlar. 

Afet denilince akan sular duruyor, durması da gerekir. Daha dün Türkiye neler konuşuyordu şu anda gündem ne? Bundan önce Türkiye de en büyük deprem 17 Ağustos 1999 Gölcük’de oldu. O günkü siyasi ekonomik şartlarla bugünkü şartlar kıyas edildiğinde depremin benzer şartların arkasından geldiği görülmektedir. O dönem ki Türkiye’nin siyasi ve ekonomik durumuna bakıldığı zaman ülkenin adeta toplumsal bir kaosun eşiğinde olduğu görülmektedir. 28 Şubattan 1997 itibaren ülke bilhassa askeri ve laik çevrelerin medya ve kamuoyu baskısıyla ‘irtica ‘söylentileriyle gerim gerim geriliyordu. Milli Güvenlik Kurulu (MGK) 28 Şubat kararlarında “laikliğin Türkiye'de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu" vurguladı. Ordu, kararların hepsinin uygulanmasını istedi.

O günler asker ve laik kesim Refah Partisi ve tarikatlar üzerinden oldukça yoğun bir ‘İrtica ‘kampanyası yürütüyorlardı. Ülkede ordu ve laik çevreler ile Refah yol hükümeti temsilcileri arasında yine medya üzerinden atışmalar şeklinde sert, kin, nefret öfke içeren açıklamalarla toplumu kutuplaştıracak söylemlerde bulunuyor demeçler veriyorlardı. 18 Haziran'da Necmettin Erbakan 28 Şubat muhtırası vesilesi ile istifa ederek başbakanlığı Tansu Çiller'e devretti. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükûmet kurma görevini o sırada arkasında TBMM çoğunluğu olan DYP lideri Tansu Çiller'e vermeyip ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'a verdi. 30 Haziran'da Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Cindoruk'la birlikte ANASOL-D Hükûmetini kurdu. Ülkede siyasi bir istikrarsızlık vardı. Hükûmet, 28 Şubat kararlarını uygulamaya başladı.

Fakat bütün bunlar laik ve askeri kanadın ateşini söndürmeye yetmedi. Ülke de Laik kesim askeri bir darbe beklentisi içindeyken muhafazakâr kesimler ise böyle bir darbenin korkusunu yaşıyorlardı. Askeri kanat neticesi ne olursa olsun darbe için kararlı gözüküyordu.  Sadece şartların biraz daha olgunlaşmasını bekliyordu. Sadece o yıl ülkede olup bitenlere bakılırsa; Aczimendiler sokaklarda acayip kılıklarla ‘Şeriat isteriz’ sloganları ile yürüyor, Ticani denilen bir grup Atatürk büstlerine saldırıyor, faili meçhul cinayetler ‘irtica’ olarak yaftalanan muhafazakâr Müslüman kesime fatura edilerek darbe için altyapı oluşturulmaya çalışılıyordu.

O yıllar Türkiye ekonomisinin durumu da iç açıcı değildi. Türkiye 1999 yılının sonunda ekonomik açıdan son derece karamsar bir görünüm içerisindeydi. Ekonomi % 6.1 oranında küçülmüştü. Enflasyon %70'e ulaşmış, bütçe açıkları büyümüş, Hazine faizlerinin yıllık ortalama bileşik oranı %106'ya ulaşmıştı. Dolar almış başını gitmiş 1 dolar 670 bin TL civarlarında seyrediyordu dönemde pek çok banka ya batmış ya da kapatılmak zorunda kalmıştı.

Ülke hem siyasi hem de ekonomik olarak dar bir boğaza girdiği böyle bir zamanda 17 Ağustos Gölcük depremi olmuş ve bıçak keser gibi gündem bir den değişmişti. Deprem gerçekten de çok büyük bir depremdi. Acı çok büyüktü. Türkiye ekonomisinin amiral gemisi olan Marmara bölgesi, İstanbul depremden etkilenmiş ciddi miktarda can ve ekonomik kayıp söz konusu idi. Bu büyük yarayı sarmak için toplumdaki kutuplar kendi aralarındaki problemleri kin nefret öfkeyi bir kenara bırakılmış bütün kesimler, laik anti laik adeta bütün bir ülke yek vücut haline gelerek adeta seferberlik ilan etmişlerdi. O günler televizyondan veya bizzat giderek Gölcük, Yalova’daki deprem görüntülerini /manzaralarını gören insanlar deprem ve depremin acı gerçekleri ile yüz yüze gelmiş, bir defa daha dünyanın faniliğini, ölüm hakikatini, insan olduklarını, insanlık ve vicdan gerçeğini, bu gerçekler karşısında asıl meselenin ne olması gerektiğini anlamışlardı. Asıl mesele insanın birbirini sevmesi ve saygı duyması idi.

17 Ağustos Depremi insanlarda insani duyguların yeniden canlanmasına vesile oldu. Deprem mahallerinde karşılaşılan acı manzaralar insanın acziyetini, onun ne kadar zayıf ve yardıma muhtaç olduğunu hatırlattı. Ülkede her kesim, oradaki insanlara kim ve hangi düşünce de olduklarına bakmadan onların bir ‘insan’ olmasını baz alarak yardıma koştular. İnsanlarda ‘merhamet, acıma, yardımlaşma, fedakârlık,  şefkat ve sevgi, kardeşlik ‘duyguları yeniden canlandı. Düne kadar birbirleri aleyhine doldurulan, gerilen, kutuplaştırılmaya çalışılan halk bu acı deprem vesilesi ile adeta birbiriyle kenetlenmiş ve birilerinin kötü planları neticesiz bırakmıştı.

Depremin bilançosu gerçekten gerek ekonomi gerekse de insani açıdan oldukça maliyetli olmuştu fakat toplumda yanlış giden birtakım şeylere adeta ‘dur’ demişti. Sanki mahallede saçma sapan konulardan dolayı kavga eden çocuklara sözkesen bir büyüğün ‘yeter durun ‘diyerek , kavgayı durdurması ve kendilerine gelmeye davet etmesi gibi. Tabi ki toplumsal bir barışın maliyeti bu kadar ağır olması gerekmeyebilirdi. Fakat bazen insanlar, bazı konulara kendilerini o kadar kaptırıyor, kendilerinden geçiyor, sarhoş hale geliyorlar ki, o insanları ayıkmanın, içinde bulundukları durumun yanlışlığını anlatmanın, uyandırmanın, ikna etmenin imkânı neredeyse mümkün olmuyor. Kardeşlik gibi insanın iradesine bağlanmış bir konuyu, eğer insanlar kendi arasında sağlayamıyorsa bazen ilahi hikmet devreye girebiliyor.

Evet, eğer iyi değerlendirilebilirse bir musibet çok hayırlara vesile olabilir. Acı hadiselerin arka planında hiç de tahmin edemeyeceğimiz hayırlar olabilir. Fakat şu anda üzerinde durulması gereken husus,  acıların dindirilmesi, ihtiyaçların giderilmesi, dualarla Allah’a yalvarılması,  olumsuzluklara kapı açacak söz ve eylemlerden uzak durulmasıdır. Ensar ve Muhacir misyonu bu dönemde tekrar canlandırılmalıdır. Nakdi yardımların yanında kardeş aileler oluşturulabilir ve depremzedelere evlerini açabilirler. 

Güvenli bölgelerdeki yazlıklar, şehir ve kasabalardaki boş evler depremzedelere açılabilir. Kamu kuruluşları, bilhassa yurtlar, askeri binalar, oteller, lojmanlar, misafirhaneler, öğretmen evleri, camii altları, depremzedelere tahsis edilerek mağduriyetleri giderilmeye çalışılabilir. Ulaşımın zor olduğu bölgelere havadan en zaruri ihtiyaçların içinde bulunduğu yardım paketleri atılabilir. Yeter ki bir ve beraber olarak bir noktaya odaklanma olayı başarılabilsin. Bu bir partiye yardımcı olmak değil, insan’a yardımcı olmaktır ve mutlaka yapılmalıdır. Bu ülke insanımızın bir daha birbirini anlaması, yakınlaşması birbirine kardeşçe bakabilmesi adına bize sunulmuş bir fırsata dönüştürülebilir, dönüştürülmelidir de.
 
Zorda kalana yardım etmek hem insani hem de dini bir vecibedir.’ Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verdiklerinden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (Haşr,59/9)

Yaşanan acıyı vicdanda duyup hissetmek ve duyarsız kalmamak önemli bir müminlik alametidir.’ ‘Müminler birbirlerini sevmede birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı  rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” (Müslim, Birr, 66)

Bu tür zor anlar hayat yolculuğunda -Allah korusun -her insan için söz konusu olabilir. Böyle bir durumda olan insan kendisine nasıl davranılmasından hoşlanıyorsa başkalarına da empati yaparak öyle davranması, imanın kemalindendir. Sıkıntı ve meşakkat günlerinde ve her hâlükârda müminlerin birbiriyle dayanışma içinde olmak, ayrılık gayrılığa sebebiyet vermemesi oldukça önemlidir. “Mümin mümin için, parçaları birbirini destekleyen bir bina gibidir.” (Buhari, Mezalim, 5)

“Sizden biriniz kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz” (Tırmizi, Sıfatü’l-kıyâme, 59)

Bu günler sevgi, şefkat, vefa, sadakat günleridir.’ Birbirinizden nefret etmeyin, birbirinize haset etmeyin, biribrinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, birbirinizle kardeş olun.” (Buhari, Edeb, 62)

Elimizdeki imkanları paylaşmak Allah’ın bereket ve hoşnutluğuna vesile olacak ameldir. ‘Kimin yanında iki kişilik yemek varsa üçüncü bir kişiyi, dört kişilik yiyeceği olan beşinci ya da altıncı kişiyi misafir etsin!” (Buhari, Mevakit, 41)

Depremzedelere el uzatmak, kucak açmak, yardımcı olmak, darda olan depremzedelerden alacağı olanların, onları sıkıştırmamaları, zaman tanımaları, hatta imkanı olanların borçlarını affetmeleri, Allah’ında onları affetmesine, mükafatlandırmasına vesile olacaktır. “Kim darda kalan borçluya zaman tanırsa yahut (alacağının tamamını veya bir kısmını) borçluya bağışlarsa, Allah onu, başka hiçbir gölgenin (himayenin) olmadığı kıyamet gününde kendi arşının gölgesinde (himayesinde) gölgelendirecektir.” (Tırmizi,Büyü’,67)

Böyle zor bir zamanda zaruri ihtiyaç malzemelerini stoklamak, gerçek fiyatından daha pahalı satmak gibi fırsatçı tutumlarda dini, insani, vicdani, ahlaki açıdan izahı mümkün olmayan bir davranıştır. Tekrar milletimizin başı sağ olsun, Allah vefat edenlere rahmet yaralılara acil şifalar lütfetsin.
08 Şubat 2023 20:30
DİĞER HABERLER