[Fikret Kaplan] ‘İnsanlığa Hizmet Etmek İstiyorum!’

Bir perdenin arkasında hayata tutunmaya çalışan iki genç gönül masumiyetleriyle duruyorlar tarihin iki yakasında…1942 ve 2016…

FİKRET KAPLAN- SAMANYOLUHABER.COM 


Bir perdenin arkasında hayata tutunmaya çalışan iki genç gönül masumiyetleriyle duruyorlar tarihin iki yakasında…1942 ve 2016… 

Yaşadıkları ülkeler farklı, zamanlar farklı… ama tarih onları maruz kaldıkları zulümlerle aynı çizgide buluşturmuş…

‘25 Mayıs Perşembe 1944,
Bugünlerde sürekli bir şeyler oluyor… Dünya tamamen tersine dönmüş gibi. İyi insanlar toplama kamplarında ve hapishanelerde. En kötülerse bunlar hakkında kararlar veriyor…’

’21 Nisan 2017,
Babam, her gece kazağı ve soba borusuna dönüşen pantolonuyla yatıyor. Yatamıyor aslında…uykumuz, huzurumuz tamamen kaçmış… gündüzleri kan çanağına dönmüş gözleriyle uyuklayarak geziyor… geceleri sabaha kadar inliyor o güzel insan… Kaç gece gördüğü kabusla ‘Ne yapacağım!’ diyerek yataktan fırladığına şahit olduk… Kendisi için değil, bizim için… annem ve küçük kardeşim için… arkadaşları için endişeleniyor! ‘Zindanlara dayamazsınız diyor! Bilsem ki peşimizi bırakacaklar… ama bırakmıyorlar…bir aylık bebeklere bile acımıyorlar…’  

Hayatlarına sığdırılmış zulümleri ajandalarına kaydeden 14 ve 15 yaşlarındaki iki gencecik kızcağızın duyguları bunlar… Acıyı, kederi, korkuyu bizzat yaşayarak tarif eden masum iki gönlün kelime dünyasındaki nakışları… Bir özgürlük mücadelesini daha sözcüklere döken Anne Frank’ın ve Saadet Zeynep’in günlüklerinden bu satırlar…

‘17 Mayıs 2017
Daha nasıl anlatabilir ki anne ve babam bana içinde olduğumuz çıkmaz durumu. Her an, ani bir baskınla kapımızın kırılıp gözaltına alınacaklarını… Giyinmelerine dahi fırsat verilmeyip apar topar bileklerine vurulan kelepçeyle sürüklenircesine götürüleceklerini… Zihinlerimizdeki keder ve endişeleri…evimize, çöken kara bulutları… ocağımızı örten habis gölgeleri nasıl anlatabilirim… Perdeleri açamadığımızı… Işık ve sobayı asla kullanamadığımızı!.. Birer battaniyeye sarılıp perdenin duvarla olan aralığından ancak hayata bakabildiğimizi!..’  

Anne Frank, annesi, babası, ablası ve soykırıma uğrayan diğer dört kişiyle birlikte bir çatı katında geçirdiği kederli iki yılı… Saadet Zeynep, babası, annesi ve kardeşiyle soğuk bir binada yaptıkları gaybubeti unutulmayacak satırlara döktü…

Dünyaya bir perde arkasından baktıkları o zor günlerde ellerine geçmiş en değerli şeydi bu ajanda, defter ve kalemler... Belki unutulup gidilecek zulümleri tarihe kaydettiler insanların okuması için… İyilik ve kötülükleri yazan melekler gibi onlar da saf, duru duygularla insanlık tarihine kayıt düşüyorlardı o zulüm yıllarını… 
 
‘11 Nisan Salı 1944
Bu şekilde acı çekmemize kim sebep oluyor? Kim bizi diğer insanlardan farklı görüyor. Bizi de Tanrı yarattı ve biz tekrar eski günlerimize onun sayesinde geri döneceğiz. Belki bir gün, her şey bittikten sonra, bazıları kurtulunca, onlar insanlara çektiğimiz acıları anlatacak. Belki bu insanlara iyilik hakkında, bizim niye acı çekmek zorunda kaldığımız hakkında bir şeyler öğretecek…’

‘10 Ağustos 2017
15 Temmuz’dan beri hayat çekilmez bir hal aldı… ve babamın söylemesiyle milyonlarca masum insan için… Babam ve annem dün gece de hep uyanık kaldılar. Annem çok hasta… Ama dışarı çıkamıyoruz, hastaneye gidemiyoruz. Ne kadar uğraştıysak kimsenin gözüne bir türlü uyku girmedi… Babam gidelim burdan… gidelim artık dedi… Ne kadar saklamaya çalışsa de gözyaşlarını saklayamadı bizden…’

Büyük bir kütüphanenin arkasındaki gizli kapıdan girilen çatı katında saklanmak zorundaydı Anne Frank…ablası, anne-babası ve diğer dört kişi… Bir iş yerinin üst katındaki çatıydı burası. 

Soykırımdan kurtulmak, zulmünden gizlenmek için herkes gibi Saadet Zeynep ve ailesi de saklanmak zorundaydı… Hayata tutunmak için ancak böyle bir çözüm bulabilmişlerdi. 

Belli vakitlerde tuvalete bile gidemeyeceklerdi… gürültü yapmak, sesli konuşmak, dışarıya en küçük yaşam emaresi vermek hücrelerde zalimlerin ellerinde parçalanmak demekti… perdeleri oynatmak, camları açmak hayallerinden bile geçmemeliydi… 

Peki, dünyaya sadece bir perde arkasından bakan bu insanlar, daracık, gizli olan bu yerde neden saklanıyorlardı? Tam iki yıl boyunca onlara bu karanlık, zindan hayatını yaşatan zulüm neydi?.. 

Anne Frank ve ailesinin Frankfurt’ta bir apartman dairesindeki yaşamları Naziler’in, 1933’te iktidara gelmesiyle alt üst olmuştu. Bundan sonra baba Otto, ailesi için daha güvenli bir yer olduğu için Hollanda’nın Amsterdam şehrine gitmenin yollarını aramıştı. Önce baba etrafa sezdirmeden şehirden ayrılacak; ardından da ailesi onu takip edecekti... 

15 Temmuz 2016’da sahnelenen düzmece bir darbeyle masum insanlara soykırım yapılmaya başlanmıştı… Hayat giderek zorlaşıyordu. İnsanlar yaşamaktansa bin defa ölmeyi hayata tercih ediyorlardı. Ama onların ellerini ayaklarını bağlayan sevdikleri, kızları, eşleri anne ve babaları vardı. İşsiz kalmak, hapis yatmak gibi sıkıntılara belki katlanılabilirdi… Ama vahşice yapılan zulümler, işkenceyle bitirilen hayatlar… o nazik yaratılışlı kadınlara, kız çocuklarına yaşatılan mağduriyetler… 

Bir süre sonra Adolf Hitler’in diktatörlük yönetimi Hollanda’ya da girdi ve buraya da Almanya’daki gibi kısıtlamalar getirdi. Özgürlükleri yok etti. Her tarafta SS’lerin saçtığı zulümler yaşanmaya başlandı. 

Anne Frank, bugünlerde hiç unutamadığı arkadaşı Nanette ile tanıştı. Kaderin acı bir cilvesine bakın ki yıllar sonra Anne bir daha asla evlerine dönemeyecekleri ölüm kampında arkadaşı Nanette ile vefat etmeden önce bir kere daha yine aynı hüzünle karşılaşacaktı… 

Tehlike her iki zaman için de büyüktü artık. İşler giderek çığırından çıkıyordu. Baba Otto o tarafta çok düşündü...  ve bu tarafta baba Tarık…  Gidip teslim olsalar yine de kızlarının, ailelerinin peşini bırakmayacaklardı… Düşündüler… düşündüler… bir babanın evlatlarına olan bütün endişesiyle, merhametiyle, hüznüyle, tasasıyla düşündüler… Ne yapmalıydılar? Sonunda o an için en iyi çözüm yolunu buldular: Ailecek ortalıktan kaybolacaklardı. Fakat, aslında pek da uzağa gitmeyeceklerdi. Anne’nin günlüklerinde “Gizli oda” diye bahsedeceği, Prinsengracht Sokağı’ndaki 263 numaralı bir iş yerinin çatı katı… Ve Saadet Zeynep’in babasının kar tipi içinde bulduğu ama orada olduklarını pek kimsenin bilemeyeceği iki odalı, sobasız, kalorifersiz küçük bir yer… 

‘3 Mayıs Çarşamba 1944, 
…Niçin insanlar barış içinde yaşayamıyorlar?” gibi soruları sık sık kendi kendimize soruyoruz. Hiç kimse bu sorulara gerçekten iyi bir cevap veremiyor… Niçin insanlar bu kadar çılgın?... İnsanların içinde onları vahşete ve cinayete iten bir taraf var. İnsanoğlu tamamen değişmedikçe savaşlar olmaya devam edecek.’
Ve Anne Frank, günlüğüne son notlarını 1 Ağustos 1944’te yazıyordu… 
 
‘03 Eylül 2017
Gitmek için bütün hazırlıklarımız tamam… Ama babam yine de endişeli, kararsız. Annem: ‘Yapacak başka bir şey yok!’ diye hüzünle konuştu… ‘Bütün yollar tükenmiş, ülkeden gitmekten başka çaremiz kalmadı’ dedi ağlayarak. Ama İstanbul’dan sınıra kadar nasıl gideceğiz… Yakalanmaktan korkuyoruz…’  

Anne Frank, üç gün hastalıktan ve üzerine çöken üzüntüden dolayı kalemini eline alamadı. 4 Ağustos 1944 sabahı, ruhundan dışarıya taşan duygularını günlüğüne dökmek için yine kalemi eline almak üzereydi…  

Fakat, ne yazık ki saklandıkları odanın kapısının önünde SS’ler silahlarıyla dikilmişlerdi. İş yeri sahibini tehditle sakladığı kişileri derhal göstermesini istiyorlardı. Kim ihbar etmişti? Nasıl olmuştu? Düşünecek ve sorgulanacak zaman değildi… İnkar edip o masum insanları saklamanın imkanı yoktu artık. Çünkü bu gelenler her tarafı didik didik etmeden gitmeyeceklerdi. ‘Gerekirse bütün binayı yıkarım! diyordu başlarındaki kişi… 

Kütüphanenin arkasındaki kapıyı açtı mecburen… 
İki yıl boyunca her şeyden mahrum olan 8 insan için büyük bir şoktu bu. Hiç ummadıkları bir yıkım… Ölümden beter bir şeydi. 

Her şey bitmişti artık… Anne’nin günlüğü, kalemi, hayalleri… ablasıyla sarılıp ağlamaları olmayacaktı artık. Annesine çiçeklerden yapmayı düşlediği taç, ablasına almayı düşündüğü hediye…hepsi geride kalmıştı. Yarına ait bütün umutları bitmişti bir anda… 

Kendileriyle birlikte saklanan yaşlı adam, hareketsiz duran elini yanağına götürdü, gözlerini ovuşturdu; ardından dudaklarına bastırdı. Sonra da göğsünün üzerine koydu…belki rüyadan uyanırım, diye.
Ama değildi… Her şey gerçekti ve ölüm kamplarına gönderileceklerdi.  

Halbuki günün aydınlanmasından biraz önce ne kadar da umutlanmışlardı. Gözlerini ümitle yeniden hayata açmışlardı. Ama bitmişti işte… Saklandıkları binadaki herkes bulunmuştu. 

Tutuklandılar ve ölüm kampına gönderildiler. İhbarcının kim olduğu ise asla öğrenilemedi.  

Ailenin her bir üyesi başka kamplara gönderildiler. Anne Frank, önce gönderildiği Polonya’daki Auschwitz kampında, çocukluk arkadaşı Nanette ile karşılaştı. Saçları kazınmış, çok sefil bir haldeydi. Kıyafetlerinin hepsi bitlendiği için Anne’nin üzerinde sadece bir battaniye vardı. Bir deri bir kemik kalmıştı. Nanette, arkadaşını gördüğünde içi sızladı. Nanette yedi, Anne ise sekizinci kamptaydı. Bu yüzden birkaç kez karşılaşabildiler. Bu kısa zaman dilimlerinde de her şeyden konuştular. Anne, Nanette’ye hayatı saklanarak yaşamanın ne kadar zor olduğundan bahsediyordu. ‘Hayatın kendisi başlı başına anlaşılmaz bir şey!’ diyordu. İnsanlar kendi cinslerine zulüm etmekte ne kadar da mahirdi. Neyi paylaşamıyordu bu insanlar? Başkalarına zulmetme, onların hayatlarını yok etme hakkını kim onlara veriyordu? 
 
Anne Frank ve ablası Margot daha sonra Austchwitz’den, Almanya’da Hannover yakınındaki Bergen-Belsen toplama kampına götürüldüler. Buradaki hayat daha da zordu. Bir ölüm makinesi gibi öğütüyordu insanları… Anne Frank ve ablası Margot Bergen-Belsen’de 1944-45 kışında öldüler. Anneleri ise aynı yılın şubat sonunda öldü. Otto Frank evde saklanan sekiz kişiden hayatta kalan tek kişiydi. 1945 yılında toplama kampından sadece baba Otto Frank dönebildi. 

8 kişinin saklandıkları çatı katına daha sonra gelen Hollandalı dostları ve iş yeri sahibi Miep, Anne Frank'ın günlüğünü buldular ve toplama kampından sağ dönen baba Frank'a verdiler. Kızının günlüğünden habersiz olan baba Frank yaşadığı şokla bir süre bu günlüğe bakamadı. 

Dostları, baba Otto Frank’a "Anne'nin bütün insanlığa bıraktığı bu emaneti gizli tutma hakkının olmadığını" söyleyip diretince Otto bunu okudu. Anne Frank'ın 4 ve 11 Nisan 1944 tarihlerinde günlüğünde yazdığı "Öldükten sonra da yaşamak istiyorum… yaşamak ve insanlara hizmet etmek istiyorum." ifadelerinden etkilendi. İnsanlığın yaşanan bu acıdan haberdar olması ve zulmün teşhir edilmesi için kızının günlüğünü kitap halinde yayınlamaya karar verdi.

Saadet Zeynep ailesiyle birlikte şimdi Almanya’da… dünyada en çok okunan kitaplardan biri olan ‘Anne Frank’ın Hatıra Defteri’ elinde... Bir dönemin acı hatıralarının, insanlık dramının yaşandığı Hollanda’daki binayı ve Anne Frank’ın, Almanya’da zulümle öldüğü Hannover yakınındaki Bergen-Belsen toplama kampını gezdi hüzünle…  

O, Anne Frank’ın 4 Ağustos 1944 sabahı yazmaya fırsat bulamadığı duygularını huzur ve barış dolu bir dünya için haykırmak istiyor bütün insanlığa… Gelecekte dünyada olması muhakkak gibi görünen fırtınalara karşı “dalgakıranlar” ve “sulh adacıkları” oluşturmak için insanlığa hizmet etmek istiyor…

23 Aralık 2021 13:05
DİĞER HABERLER