[Fikret Kaplan] Yaşamak Direnmektir

İmkan ve fırsatları, şerare üretmek için değil, dostlarımıza ümit, inşirah ve moral kaynağı olmak için seferber etmemiz gerektiğini vurguluyor

FİKRET KAPLAN 


Sevdiği mesleğinden KHK ile ihraç edilen masum bir insan ‘ben terörist değilim!’ diyerek kendisini yakıyor, son veriyor hayatına. İnsanlığa sevdalı bu yüreğe yazık ediyorlar… Bir diğeri, hala suç delili bulamadıkları samimi bir gönül, bir öğretmen. Birilerinin keyfi olarak mahkum ettiği yokluk içinde üzüntü ve kederle eriyor.  Yalnızlığa terk edildiği hayatı daha fazla taşıyamıyor. ‘Ben öğretmenim!’ diyerek vefat ediyor o da gencecik yaşında. Bunun gibi zulümle, esaretle, türlü türlü eşkıyalıklarla, kinle ve nefretle her gün bitirilen daha onlarca masum hayat yansıyor haberlere. Bu hüzünlü tablolar yaşama azmine darbe vuruyor, kırıyor ümitleri, kolu kanadı takatsiz bırakıyor. İnsanın bir şeyler yapma heyecanını yok ediyor. ‘Kıyamet kopsa da bitse bunlar!’ sözleri çıkıyor ağızlardan. 

Ülkesinde kardeşlerine uygulanan bu soykırımın yanında bir de dünyanın doğusunda-batısında akan kan seylapları, savaşlar, eşkıyalıklar çöküyor insan ruhuna bütün ağırlığıyla…  ‘Böyle bir durumda nasıl ümitli olabilirim ki?' karamsarlığı akıyor gözlerden. Sarsıntı üstüne sarsıntı yaşayanlara tam da bu anda, ‘Yeis, mâni-i herkemâldir.’ diyerek uzatıyor elini Bediüzzaman Hazretleri… ‘Ümitsizlik, bütün hayırlı ve güzel işlerin önünde bir engeldir.’ Fesada verilen şeyleri derleyip-toparlayıp yeniden ıslah eden bahtiyarlar, ümitsizliğe kapılmaz, diyor. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) kardeşleri olma gayesinde olanlar, 'bunlar nasıl geçecek ki!' tereddüdüne yapışmaz. Zalimin zulmüne, hainin hıyanetine rağmen, insanlığa hizmete adanmış yiğitler, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmezler, kesemezler, demek istiyor. Allah bizimle beraberse, bizden haberdarsa, adil-i mutlaksa ve insanlara bizden daha şefkatli ve merhametliyse neden ümitsiz olacağız ki? Hem O (cc) masumların en büyük hamisi iken, hem de ‘kimseye gücünden fazlasını yüklemezken…’ (Bakara Sûresi, 286)

Üstad o en zor günlerde dahi Marmara Oteli'nin denize bakan penceresinden parmağını ufka doğru uzatarak: 'Kardeşlerim, ye'se düşmeyiniz, ilhadın bel kemiği kırılmıştır. O, ölüm heyecanları içinde çırpınmaktadır.' diyerek çevresine hep ümit aşılamıyor mu? ‘Yeis, en dehşetli bir hastalıktır ki, Âlem-i İslâm'ın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi… Batıda bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını sömürge haline getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, yüce menfaatlerimizi bırakıp şahsi arzulara nazarlarımızı çevirmiş. Hem o yeistir ki, manevi kuvvetimizi kırmış. Az bir kuvvetle, imandan gelen manevi kuvvet ile şarktan garba kadar fethettiği halde; o harika manevi kuvvet, ümitsizlikle kırıldığı için, zalim ecnebiler dört yüz seneden beri üç yüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hatta bu yeis ile başkasının lâkaydlığını ve füturunu kendi tembelliğine özür zannedip "Neme lâzım" der, "Herkes benim gibi berbaddır" diye imandan gelen yiğitliği terk edip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor. Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor; biz de o katilimizden kısâsımızı alıp öldüreceğiz. 

‘Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz.’(Zümer, 53) kılıncı ile o yeisin başını parçalayacağız. ("Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez." (Yusuf, 12/87) "Bir şey bütünüyle elde edilmezse, tamamen de terk edilmez." hadisinin hakikatıyla belini kıracağız inşâallah. Yeis; ümmetlerin, milletlerin "kanser" denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve mükemmelliğe mani, "Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim." hakikatına muhaliftir; korkak, aşağı ve âcizlerin halidir, bahaneleridir. İslâm yiğitliğinin hali değildir.’ (Hutbe-i Şamiyye)

İmkan ve fırsatları, şerare üretmek için değil, dostlarımıza ümit, inşirah ve moral kaynağı olmak için seferber etmemiz gerektiğini vurguluyor Üstad. Sürekli menfi şeyleri dile getirmekle, insanları şeytanî şerarelerinin tesirine iteceğimizi de…   Bugün menfi gibi görünen şeylere takılıp ümitsizliğe düşmeye gerek yok. Gaye-i hayalimiz, mefkuremiz için rantabl olarak nasıl çalışırız? İşte düşünmemiz gerekenin bu olduğunu ısrarla ifade ediyor mektuplarında Bediüzzaman. Bugün ümit noktasında bize örnek olabilecek o kadar çok insan var ki… Onlar, preslerde sıkılıyor gibi işkencelere maruz kalmış, zindanlarda ömür tüketmiş, erimiş ama haksızlık karşısında dik duran başlarıyla kalplerde yükselmiş ve tutundukları ümitleriyle insanların gönlünde taht kurmuşlardır.  

İşte onlardan biri. Hala günümüzde yaşayan Isaac Wright Jr. Hayatı ‘For Life’ dizisine ilham olan Wright, çok ağır suçlamalara maruz kalmış. 1991'de ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış. Eyalet yasalarına göre, 30 yıl geçene kadar şartlı tahliye alması bile mümkün değildi. (New York Times) Wright suçlu değildi, ancak aşırı zulüm hevesli insanların kurbanı olmuştu. Bununla birlikte, Wright masumiyetini kanıtlamaya çalışmaktan asla vazgeçmedi ve bir gün o gayretlerinin, kaybetmediği ümidinin karşılığını gördü… Çıktı hapisten. Bediüzzaman, unutulup yok olsun diye gönderildiği Barla’da yeis içinde oturup kalmadı. Kalemin, defterin, okulun olmadığı, insanların okuma yazma bilmediği o yerde ‘neme lazım, elim kolum bağlı, yapacak bir şeyim yok!’ demedi. "Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında memleket mahkemelerinde, memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim..." (Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, Tahliller)

Bütün o sıkıntılara ve ağır imtihanlara rağmen Üstad, insanlığın bekasını himmeti yaptı ve hiçbir şey karşısında yıkılıp kalmadı. Pes etmedi. Allah’a yürekten inanmış samimi gönüller, iç içe daireler hâlinde hüzün ve yıkım yaşayabilirler. Bu onları ümitsizliğin eşiğine getirmiş de olabilir. Ama hadiselere bakarken asla bunların ilelebet sürüp gideceği düşünülmemelidir. Bir sanatçımızın son zamanlarda ifade ettiği gibi ‘Geçcek, geçcek, elbet bu da geçcek!’ Geççek… Geççek; ama bunun için ne tür kaos olursa olsun ümitle oturmalı, öyle kalkmalı, öyle düşünmeli insan… Öyle konuşmalı, öyle davranmalı… ‘Elbet bu da geçecek! deyip Rabbe tam itimat etmeli…  Geleceği karanlık gösterici düşüncelere asla kapılmamalı… Ümitsizliğe, tembelliğe, rahat ve rehavete kendini salmamalı. Zira, o tablonun değişmesi ne bütünüyle zalimlerin elindedir ne de samimi masum gönüllerin… Her şey Allah’ın elindedir.
 ‘İnşaallah her yerde ayrı ayrı baharlar açacak ve on asırlık o müsâmahakâr Müslümanlığımızla, ayrı ayrı yerlerde meydana getirilen bu kanaviçeyi birbirine bağlayıp bütünleştireceğiz. Ne var ki bütün bunlar, durup dururken kendi kendine de olmayacaktır. Bunlar için azami ızdırap, dua, tazarru ve gayret gerekir. Evet, Allah'tan inayet için gayret göstermek şarttır. Şayet âhesterevlik edilmez, gerekli ceht ve gayret de gösterilirse, Cenâb-ı Hak -inşallah- bu son dünya kışını da bahara tebdil edecektir.’ (M.Fethullah Gülen) 

Değişik faktörleri, değişik argümanları, değişik delilleri değerlendirerek sürekli iman adına hep canlı kalabilirsek hem akıl ve kalp sağlığımızı korur hem de yarının dünyasına bir şeyler anlatabiliriz. Yoksa dışta, şekilde kalır ve dünyanın bizden beklediği şeyi veremeyiz. Bu açıdan insan her sabah güne uyanırken ter ü taze bir imanla o güne başlamaya azmetmeli. Her gününü imanda daha bir derinleşmek suretiyle canlandırmalı, hayattar hale getirmeli ve ümitle hizmetlerine koşmalı.

08 Mart 2022 13:30
DİĞER HABERLER