İçimizde birikenler: Kendi kendine konuşmanın gücü

Gün içinde kendi kendine mırıldanan birini, markette rafların arasında ürünleri sesli sesli değerlendiren bir müşteriyi ya da trafikte sıkışınca yüksek sesle söylenen bir sürücüyü gördüğümüzde çoğu zaman bu davranışları tuhaf bulur, gülümseyip geçeriz. Kendi hayatımıza baktığımızda ise o tarz durumlarda hissettiğimiz pek çok duyguyu içimize attığımızı fark ederiz. Kırıldığımızda susmayı, kaygılandığımızda ise hiçbir şey olmamış gibi davranmayı çoğu zaman olgunluk, güçlü duruş ya da öz denetim olarak yorumlarız. Ancak bastırılan her duygu gerçekten ortadan kaybolmaz; yalnızca ifade edileceği başka bir yol arar.
Sesin Sinir Sistemi Üzerindeki Düzenleyici Etkisi
İnsan bedeni ve zihni birbirinden bağımsız çalışmaz. Hissettiğimiz her duygu, sinir sistemimizde ve bedenimizde bir dizi fizyolojik değişikliği beraberinde getirir. Kalp atışımız hızlanır, nefes alışverişimiz değişir, kaslarımız gerilir ve hormon dengemiz yeniden şekillenir. Bu nedenle duyguların ifade edilme biçimi yalnızca psikolojik bir tercih değil, aynı zamanda biyolojik bir süreçtir. Ses de bu sürecin önemli parçalarından biridir ve beynimize "duygu işlendi ve ifade edildi" sinyali gönderir. Bu yüzden kendi kendimizle sesli konuşmak ya da duygularımızı sözcüklere dökmek, çoğu zaman sandığımız kadar garip bir davranış değildir. Aksine, bedenin biriken duygusal yükü düzenleme yollarından biri olabilir. İşte bu nedenle, duygularımızı yüksek sesle ifade etmenin hem biyolojik hem de psikolojik açıdan düşündüğümüzden çok daha önemli karşılıkları vardır.
Konuşmak, bedenimizin stresle başa çıkmasına yardımcı olan biyolojik mekanizmalardan biridir. Özellikle duygularımızı yüksek sesle ifade ettiğimizde, ses tellerinin titreşimi, nefes alışverişindeki değişim ve konuşma sırasında devreye giren kaslar sinir sistemi üzerinde doğrudan etkiler oluşturur. Bu nedenle çoğu insan öfkelendiğinde bağırma, üzüldüğünde iç çekme ya da kaygılandığında kendi kendine konuşma ihtiyacı hisseder. Bunlar rastgele gelişen davranışlar değil, bedenin duygusal yükü düzenleme çabalarının doğal bir parçasıdır. Bu süreçte en dikkat çeken yapılardan biri vagus siniridir. Beyin ile kalp, akciğerler ve sindirim sistemi arasında çift yönlü iletişim sağlayan vagus siniri, parasempatik sinir sisteminin en önemli bileşenlerinden biridir. Konuşmak, mırıldanmak, şarkı söylemek ve hatta uzun süreli "hmm" sesi çıkarmak gibi ses üretimini içeren davranışlar, vagus sinirini uyararak bedeni "tehlike var" modundan "güvendeyim" moduna geçirmeye yardımcı olabilir.
Yaşanılan sıkıntılar yüksek sesle anlatıldığında ya da kendi kendine konuşulduğunda "içim hafifledi" duygusunu tarif edilir. Elbette burada söz edilen, öfke anında kontrolsüzce bağırmak ya da çevreye zarar verecek biçimde duyguları dışa vurmak değildir. Sağlıklı olan; duyguları bastırmadan, ancak uygun bir zamanda ve uygun bir biçimde ifade edebilmektir. Bazen güvendiğimiz biriyle konuşmak, bazen kendi kendimize düşüncelerimizi seslendirmek, bazen de yalnızca derin bir nefes eşliğinde birkaç cümle kurmak bile sinir sistemimizin yeniden dengeye ulaşmasına katkı sağlayabilir. Yani kendi sesimiz, çoğu zaman fark etmediğimiz doğal bir düzenleme aracıdır. Duygularımızı ifade etmek yalnızca sosyal bir ihtiyaç değil, aynı zamanda bedenimizin dengesini korumasına yardımcı olan önemli bir mekanizmadır.
Duygulara Kelimelerle Alan Açmak
Duyguların ifade edilmesi yalnızca bedensel bir rahatlama sağlamaz; aynı zamanda zihnin yaşananları anlamlandırma biçimini de değiştirir. İçimizde belirsiz ve karmaşık bir hâlde dolaşan öfke, kaygı ya da üzüntü, kelimelere döküldüğü anda daha somut bir biçim kazanır. Böylece duygu, bizi yöneten belirsiz bir yük olmaktan çıkar; üzerinde düşünebildiğimiz, değerlendirebildiğimiz ve düzenleyebildiğimiz bir deneyime dönüşür. Psikoloji literatüründe bu süreç, duyguların sözcüklere dökülmesinin duygusal düzenlemeyi kolaylaştıran önemli mekanizmalardan biri olarak kabul edilir. Yapılan çalışmalara göre kişinin kendisiyle kurduğu diyalog, stres karşısındaki dayanıklılığını önemli ölçüde etkiler. Özellikle zaman zaman kendine üçüncü bir kişi gibi hitap etmek, yaşanan olaya belirli bir psikolojik mesafeden bakabilmeyi sağlar. "Neden bu kadar kaygılı hissediyorsun?" yerine "Esra, seni şu anda bu kadar kaygılandıran şey ne?" diye sormak, kişinin duygusuna kapılmak yerine onu gözlemleyebilmesine yardımcı olabilir. Bu küçük dil değişikliği bile zihnin daha sakin ve çözüm odaklı çalışmasını destekleyebilir.
İnsan, zorlandığı anlarda yalnızca bir çözüm değil, aynı zamanda anlaşılma ve içini ifade etme ihtiyacı da hisseder. Bu ihtiyaç bazen bir insanla kurulan samimi bir konuşmada, bazen kendi kendine söylenen birkaç cümlede, bazen de Rabbine dua ederek dile gelir. Aslında dua, insanın iç dünyasında taşıdığı duyguları Rabbine yöneltmesi yani kendini seslendirmesidir. Kişinin sevincini, korkusunu, pişmanlığını ya da çaresizliğini Rabbine sözle arz etmesi, ruhu ve zihni düzenleyen güçlü bir içsel süreçtir. O halde dua, yalnızca bir ibadet değil; insanın duygusal yüklerini anlamlandırmasına, iç dünyasını sakinleştirmesine ve Rabbine yakınlaşmasına vesile olan güçlü bir manevi destektir.
Yazıyı dinlemek isterseniz:
https://open.spotify.com/episode/64qxNWRxt9JqKaOIy8KKc0?si=7dpQ3E7HQYih1RqKZ00BAQ
[email protected] X:@esrabc
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

KADİR GÜRCAN

ABDULLAH AYMAZ

HARUN TOKAK
ESRA BÜYÜKCOMBAK

PROF. DR. ŞERİF ALİ TEKALAN

AKP ve MHP’den yeni infaz sistemiyle adli suçlular...

Fenerbahçe ve Acun Ilıcalı'nın loca kavgası büyüyo...

Ukrayna ordusu yeni taarruza mı hazırlanıyor?

Bir bacağı olmayan engelli işçiye kilit taşı döşet...

SDG'den Türkiye gazetesine yalanlama: Bu hassas dö...


