[Tarık Burak yazdı] O günlerde Hocaefendi’yi anlayabilseydik…

Samanyoluhaber yazarı Tarık Burak'ın Hocaefendi'nin hayatını anlattığı yazı dizisi "Aşık-ı sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi' serisinin 30'uncu bölümünü yayımlıyoruz.

O günlerde Hocaefendi’yi anlayabilseydik…
TARIK BURAK

Hocaefendi’nin Avrupa seyahati sırasında gördükleri hiç iç açıcı değildi. Çalıştıkları fabrikaların bekâr evlerinde ve “haym” adı verilen işçi yurtlarında kalan Türkler’in manevi ve sosyal hayatları perişan durumdaydı. Allah’ın sevkiyle çıktığı bu seyahatte sadece Türkiye’de hizmet etmekle geleceğin dünyasının ıslah edilemeyeceğini bu vahim durumla görüyordu.


ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİNİN HOCAEFENDİ'Yİ TANIMASI

Fethullah Gülen Hocaefendi, Bornova’da vaaz ve sohbet vermeye başlayınca üniversite öğrencileri onu yakından tanımaya başladılar. Bu, Hocaefendi için de yeni bir durumdu. O zamana kadar üniversite camiası Hocaefendi’yi pek bilmiyordu. Bornova vaazları aynı zamanda, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin mesajlarının toplum tabanına daha hızlı yayıldığı bir dönem oldu. 

O yıllarda Hocaefendi’nin yol göstermesiyle Ege Üniversitesi’ndeki öğrenciler, asistanlar ve öğretim üyeleri, Ege Bölgesi’nin zeki ama imkânları olmayan öğrencileri için ilk defa üniversite hazırlık kursları başlattılar. 1976’dan itibaren başlayan bu kurslar ücretsizdi ve ders verenlerin hiçbiri bu hizmetin karşılığı olarak bir ücret almıyordu.

Bu üniversiteliler, öğrencilere sahip çıkmak için tıpkı esnaflar gibi olağanüstü fedakârlıklar gösterdiler. Bu destanlara mevzu olacak bir Hizmetin ilk tuğlalarıydı. Onları, çizmelerini giymiş bir yurdun inşaatında işçi gibi çalışırken, inşaata kum ve tuğla taşırken, bahçede yurdun öğrencileri için koyun keserken görmek mümkündü. 

Bu manzaralar Ege Bölgesi esnafının, işçisinin, kadınının, erkeğinin bu eğitim kurumlarına sahip çıkma azmini âdeta kamçılıyordu. 

Elinde lahmacun arabası lahmacun sata sata: ‘Hocam siz talebelere yer arıyor, onları barındırmak için tehalük gösteriyorsunuz. Ben şu arabacığımla lahmacun sata sata iki kulübecik yaptım. Bu iki kulübecikten bir tanesi bana yeter. Kabul buyurursanız ikincisini içinde talebeler kalsın diye vermek istiyorum.’ diyen cömert insanlar bu işe sahip çıkıyordu. Aynı kişi aynı zamanda: ‘Kardeş, hocama söylesen acaba giyip kullandığı eski ayakkabılardan var mı? Hiç ayağımda ayakkabı kalmadı. Verse de giysem’ diyordu. 

Yeniden bir sahabe devri başlamış, yeniden malını ve canını feda eden insanlar ortaya çıkmıştı. 

Önceleri cami çıkışında açılan yardım torbalarına 5-10 lira atınca mutlu olan esnaf, şimdi neredeyse malvarlığının tamamını eğitim kurumlarına bağışlama noktasına geliyor; ama yine de sahabi gibi bir şey yapmadığına inanıyordu. Çünkü inşa ettiği eğitim kurumundan ne tür insanların yetiştiğini bizzat görüyordu. 

Ege esnafından İsmail Güzel, hayatında nasıl bir dönüşüm yaşadığını şöyle anlatıyor: “Dükânın kapısına gelen kişiye o günün parasıyla 5 lira veya 50 kuruş vermeyi hayır sanıyorduk. Halbuki Hocaefendi, ‘Şu yurtta iki yüz kişi varsa bunu bin kişiye çıkarırsanız memlekete, millete hayırlı bir insan yetiştirmiş olursunuz’ diyordu. Bunu yapmanın büyük sevabından bahsediyordu.”

SİYASİ LİDERLERDEN GÖRÜŞME TALEBİ

Hocaefendi, bu dönemde siyasilerin görüşme taleplerini şöyle anlatıyor: “Demirel'den böyle talepler geldi. Pek hatırlamıyorum, ama o günlerde Salih Özcan milletvekili idi. O aracılık yapmış olabilir. Ankara'da bulunduğum bir sırada, yine Özkan isimli tüccar bir arkadaş -ki sayın Demirel'in yakınıydı, bizi de tanıyordu- haber getirdi. Demirel'in görüşmek istediğini söyledi. 

Ben o günkü şartlar itibariyle kabul edemedim. Onun medyanın diline düşeceğini de hesap etmiş olabilirim. Sayın Demirel'le başbakanlığı döneminde bir kere görüştük. Ona da görüşmek denemez. Ben Sultanahmet Camii'nde vaaz ediyordum. O gün Demirel de İstanbul'daymış. Zannedersem reis-i cumhur orada olduğu için Bakanlar Kurulu İstanbul'da toplanacaktı. 

Günlerden Cuma. Demirel, Cuma namazı münasebetiyle Sultanahmet'e geldi. Yanında merhum Çağlayangil de vardı. Namazdan sonra musafaha ettik ve ayrılıp gittiler.

Israrla görüşmek isteyenlerden biri de Alparslan Türkeş Bey oldu. Aracı olan şahıs kırabileceğim bir insan değildi. Bana, Türkeş Bey'den bir mektup da getirmişti. Mektupta haddimin çok üstünde iltifatvâri ifadeler de vardı. Ancak ben yine kabul etme niyetinde değildim. Allah şahit ki çok sıkıldım, günlerce uykum kaçtı. Hatta, 'Rabbim canımı alsın da kurtulsam ve hiçbir siyasî ile görüşmesem.' dedim. Onların istekleri normaldi, ama ben uzak kalmak istiyordum.

İhtilal olunca, zaten Türkeş Bey'i de içeriye aldılar. Beni de aramaya koyuldular ve görüşemedik... Yani ben, bütün siyasîlere karşı hep aynı tavrı sergiledim. Onlarla görüşmekten şiddetle kaçındım. 

İsterseniz siz bunu şahsım adına bir his olarak değerlendirebilirsiniz. Yani kendimi onlardan küçük gördüğüm için görüşmekten kaçındığımı söyleyebilirsiniz. İşin bu yönü için söz söylemek bana düşmez. Ancak, eskiden beri ruhuma hakim olan bir düşünce vardır. Bunu yer yer, görüşme teklifi getiren arkadaşlara söylediğim de oldu. Burada da bir kez daha tekrarlamakta bir mahzur görmüyorum. 

Bu adamlar politikacıdır; görüşmeleri, konuşmaları hep birer siyasî yatırım olabilir. Bugün burada bizimle oturur bir şeyler konuşurlar, yarın gider bunu bir yerde kendilerine malzeme yapabilirler. Bu iş basına akseder ve bunun tekzibi de mümkün olmaz. Toplumun bir kesimini diğer kesimine karşı çok rahatlıkla kullanabilirler. Bazen de başlarındaki insanlarla onun cemaatini karşı karşıya getirebilirler. Benim bu davranışımda isabet edip etmediğimin kritiği için ise, henüz çok erkendir. Bakalım ileride Mevla neler gösterir?”

SABANCI'NIN HİZMET İLE İLK TANIŞMASI
 
Sakıp Sabancı’nın Hizmetle ilk tanışması 1977 yılında gerçekleşmişti. Amerika’daki tedavisinden dönmüş olan Sabancı’yı o yıllarda İstanbul Karaköy’deki yerinde Hacı Kemal Erimez ziyaret etmişti. Sabancı’nın ABD’de hastanedeki tedavisi sırasında bir rahip odasına gelip, “Size dua edeyim” deyince Sabancı, “Ben Müslüman’ım, kendim dua ederim” cevabını vermişti.  Sabancı Türkiye’ye dönünce hastanede yaşadığı bu olayı anlatmış ve gazetelere manşet olmuştu. Bu ziyaret sırasında Kemal Erimez, Sabancı’ya İstanbul’da muhtaç öğrencilere burs verilmesi için yaptıkları çalışmalardan bahsetti. Sabancı, “Biz bir vakıf kurduk, Türkiye çapında 300 öğrenciye burs veriyoruz” dedi. Bunun üzerine Kemal Erimez, “İstanbul’da sadece bir arkadaşımız 300 burs veriyor” karşılığını verdi. Erimez’in anlattıklarından sonra hayrete düşen Sabancı, “Benim bu ülkenin yıkılmayacağına olan kanaatime bir taş daha koydunuz” ifadesini kullandı. 

AVRUPA SEYAHATİ (1977)

Peygamber Efendimiz Aleyhissalat u vesselam buyuruyor ki, ‘Bir gün benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacak.’ Yani, gecesi gündüzü olan insanların bulunduğu her yere benim namım ulaşacaktır, demiş.
Bu gaybi bir haberdir. Müslümanlar için gösterilen bir ufuktur, bir gaye-i hayaldir. Bu hedef ile yanıp tutuşan Fethullah Gülen Hocaefendi, Avrupa’da yaşayan Türkler’i ziyaret etmek için 1977 yılının Kasım ayında Almanya’ya gitti.

Hocaefendi’nin bu seyahat sırasında gördükleri hiç iç açıcı değildi. Çalıştıkları fabrikaların bekâr evlerinde ve “haym” adı verilen işçi yurtlarında kalan Türkler’in manevi ve sosyal hayatları perişan durumdaydı. Allah’ın sevkiyle çıktığı bu seyahatte sadece Türkiye’de hizmet etmekle geleceğin dünyasının ıslah edilemeyeceğini bu vahim durumla görüyordu. Onun için Peygamber Efendimiz Aleyhissalat u vesselam, insanlığın huzuru için güneşin doğup battığı her ufku hedef göstermişti.

Hocaefendi, 9 Aralık 1977’de Berlin’de Peygamber Efendimiz Aleyhissalat u vesselam’ı konu alan bir konferans verdi. Şöyle diyordu:

‘O Aleyhissalat u vesselam, dünyaya bir sinek kanadı kadar ehemmiyet vermiyordu. Sultanlara tahtlar bahşedip taçlar giydirdiği halde, olabildiğine zâhidâne yaşıyor ve âdeta hayatını dünyaya karşı oruca niyet etmiş gibi fevkalâde bir zühd içinde geçiriyordu; yemiyor, yediriyor; giymiyor, giydiriyor; bir damla nimet karşısında yüz defa şükürle gürlüyor ve hep minnet hisleriyle oturup kalkıyordu. 

Mârifet, muhabbet ve haşyet duyguları itibarıyla O her zaman meleklerle at başıydı; dünyadaydı ama dünyevî değildi, ukbâ yolundaydı, orayla da evvelen ve bizzat irtibatı yoktu; gönlü hep Rabbinde, gözü O'nun âsârında, âsârına renk, şekil, desen kazandıran esmâsındaydı. 

Dünyaya bir ukbâ koyu nazarıyla bakıyor, onu bir mezraa gibi görüyor; ekiyor, biçiyor ve elde ettiklerini de hep ötelere bağlıyordu. Rüzgârların tohumları sağa-sola taşıyıp neşv ü nemaya emanet ettikleri gibi O da esiyor-savuruyor; yoksulları görüp-gözetiyor, açları doyuruyor ve kendisi çok defa aç yatıp kalkıyordu. İki cihanın sultanı olarak yürüyüp Rabbine ulaştığında ne sarayı ne villası ne servet ü sâmanı ne de eş ve evlâdına bıraktığı bir malı vardı. 

Kendi gibi yaşamış, dünyayı kendi gibi değerlendirmiş ve kendine yakışır şekilde buradan göçüp gitmişti. O, dünyaya dünya kadar, ötelere ve öteler ötesine de onların kıymetleri ölçüsünde değer vermiş ve ona göre bir tavır sergilemişti.’

12 Aralık 1977’de Münih’te verdiği konferansın başlığı ise: “Kurtarıcı Neslin Vasıfları” idi. Hocaefendi, Hamburg, Frankfurt, Hannover gibi şehirlerde de konferanslar verdi. Almanya’daki Türkler kendisine yeni model bir Mercedes hediye etmek istediklerinde bunu şiddetle reddetti. Kendi deyimiyle ‘bu Avrupa gezisinde bir topluiğne bile’ hediye kabul etmedi.

Manevi temelleri sarsılan bu cemiyet içinde kendini korumak çok zordu. Ahlâkî değerler yerle bir edilmişti. İnsanlığın ebedi hayatını yakıp kavuran bu müthiş tauna insanlar ne gibi çarelerle karşı koyacaktı? 

Çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş batıl formüller işe yaramazdı. Özellikle Münih’te bulunduğu sırada BMW fabrikasında çalışan Muhsin isimli bir işçinin “Hocam, bize sahip çıkın!” feryadı onun rikkatine çok dokundu. Bu umumi bir haykırıştı aslında.

Hocaefendi bu seyahat boyunca Almanya’da çok üzücü hadiselerle de karşılaşıyordu. Asrın hastalıklarından birisi olan ayrılık, burada dindar bir hayat süren gurbetçi Türkler arasında katı gruplaşmalar şeklinde kendisini gösteriyordu. Fatih Camii’ne devam eden grup Mevlana Camii’ne gitmiyordu. Bu gruplar, Hocaefendi’nin kendi mekânlarında konuşmalar yapmasını, öteki gruplara gitmemesini istiyordu. Bu, Hocaefendi’nin tarzı değildi. 

Hatta bu yüzden Köln’deki konferans programını iptal etti. Çünkü konferans tarihinden bir gün önce program yapılırken, gözü önünde iki ayrı gruba mensup kişiler kavgaya tutuştu. Hocaefendi bu şartlarda yapacağı bir konuşmanın yararlı olacağına inanmıyordu. Normalde Almanya dışındaki Avrupa ülkelerine de gitmeyi düşünüyordu. Ama bu tablo onu rahatsız edince seyahat programını kısa tutup Türkiye’ye döndü.

Döndü ama tam 13 yıl boyunca Muhsin adlı bu işçinin “Hocam, bize sahip çıkın!” feryadının acı ızdırabını ruhundan hiç atamadı. Nesilleri kavuran bu alevler karşısında yerinde duramazdı zaten. Bu derdin sancısıyla kıvrandı durdu. Bu duygularını şöyle dile getirdi:

‘Peygamber Efendimiz Aleyhissalat u vesselam: ‘Siz benim adımı, nam-ı celilimi güneşin doğup battığı her yere götürün.’ Buyuruyor. 

O ilk Müslümanlar İslamı çok iyi yorumlamasalardı, bizim anladığımız manada seslendirmeselerdi nasıl böyle bir Müslümanlığı anlayacaktık. Onlar da ömürlerini, ömr-ü tabiîlerini tamamladılar ve göçüp gittiler Allah’a. Vazife başında gittiler. Şimdi gele gele bu vazife size düştü. Ama acıdır çok, Allah Resul’ünün nam-ı celili güneşin doğup battığı her yere gidemedi henüz.

Sizin arkadaşlarınız Sibirya’larda yaz günlerinde sıcağın otuz kırk derece olduğu kış günlerinde soğuğun altmış derece olduğu bir yerde o nam-ı celili Muhammedî’yi şöyle veya böyle tutturabilir miyiz diye, buza yazı yazar gibi oraya o namı yazmaya çalışıyorlar. Eski Moğolların ülkesine, bilmem ki Güney Kutup’ta insan var mıdır? Oralara kadar dünyanın her yerine nam-ı celili Muhammedî’nin götürülmesi. Bırakın buraları da bir Almanya’ya gidin.. 

Dünya kadar yer gezersiniz de ruh-u revani Muhammedî minarelerde şehbal açmaz. İngiltere’de dünya kadar yer dolaşırsınız da ezan sesi duymazsınız. Camileri vardır ama sizin camilere benzemez. Müezzinleri kapalı yerlerde ezan okur. İmamların sesi sokağa taşmaz. Oralarda sokakları da alacak şekilde gürül gürül namaz kılınmaz. Itri’nin bestesiyle salat-u selamlar okunmaz. Allahu Ekberler denmez.

Ve Allah Resul’ünü, kaldığım sürece ben oralarda çok garip hissettim. “Çok az anılıyorsun ya Resulullah, herhalde çok gurbet yaşıyorsun buralarda” dedim kendi kendime.

Oralara bile nam-ı celili Muhammedî götürülememiş. Biz mi vefasız, bize yakın olan bizden evvelkiler mi vefasız, tarih mi vefasız, tarihseller mi vefasız kim vefasız bilemeyeceğim. Ama herhalde dostun vefasızlığı bahis mevzu düşmanın husumetinin yanı başında.

Bunun için güneşin doğup battığı her yere mutlaka ulaşmamız lazım. Bunu ister bir emir telakki edersiniz sahibinden. İster bir gaye-i hayal telakki edersiniz. Sizin için bir ufuk, bir hedeftir. Buraya ulaşın demiştir ümmetine.

Eğer tutulup kaldırılmayı düşünüyorsanız, dağınıklığınızın giderilmesi ve toparlanmayı düşünüyorsanız bu işe sahip çıkın. İslam’ın dağınık şemnini bir araya getirin ki Allah da sizi dağınıklıktan kurtarsın, derlenip toparlanmanıza yardımcı olsun ve tutsun sizi tutup kaldırdığınız hakla beraber kaldırsın. Hakkı koyacağı yere koysun. Hak sahiplerini, ihkak-ı hak yapanları hakkı kaldırıp koyduğu yere koysun.

Başlamış bir şey. Başlamışı bitirin inşallah. Siz bitirmeye azmederseniz Allah sizi çoğaltmakta, sizi ikmal etmekte, itmam etmekte ve bu işi bitirmede size yardımcı olacaktır.”

Hocaefendi, görüştüğü herkesi bu işe sahip çıkmaya teşvik etti. Nihayet, onun bu ızdırabına Yüce Allah, Almanya, Belçika ve Hollanda’da lütfettiği öğrenci yurtlarıyla icabet etti. Zira, muztarın duasına icabet eden Allah’tı.

Fethullah Gülen Hocaefendi, 24 Kasım 1990 tarihinde, Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki Türkler’in ısrarlı davetleri üzerine tekrar Avrupa’ya gitti. İstanbul’dan kalkan uçakla Hollanda’nın Amsterdam şehrine indi. Vaaz kasetleri 1970’li yıllardan beri Avrupa’daki Türkler arasında yaygın olarak dinleniyordu. Hollanda’nın başkenti Amsterdam, okyanusun kenarında ve su seviyesinin altında bir şehirdi. 

Hocaefendi, buradan bir Türk öğrenci yurdunun bulunduğu Rotterdam’a giderken yolda gördüğü manzaralar dikkatini çekti. Şehir ve kasabaları kastederek, “Hiç boş yer bırakmamışlar. Çok güzel dizayn yapmışlar” dedi.

Hollanda’da bir hafta boyunca Türklerle görüşen Hocaefendi, buradaki yurtta sohbet etti. Anadolu insanın himmetleri burada meyve vermeye başlamış, yurtlar açılmıştı. 13 yıl önce geldiği bu topraklarda Efendimiz’in (sav) garipliği sona eriyordu artık. Gözleri çeşme olup şükür gözyaşları döktü. 1985’e kadar Hollanda’da ön plandaki Türkler daha ziyade, Türkiye’deki çeşitli terör faaliyetlerinden dolayı iltica eden insanlardan oluşuyordu. 

Türk öğrenci yurdunu yöneten Akyazılı Vakfı’nın hepsi üniversite mezunu olan kurucuları, ilk defa Türk cami ve cemiyetlerini bir araya getirerek resmi kuruluşlarla muhatap oldular. Hatta televizyonda belli bir saat yayın yapma imkânı bile elde etmişlerdi. Türklerin bu şekilde düzgün bir imajla Hollanda devletiyle muhatap seviyeye gelmiş olması Hocaefendi’yi sevindirdi.

Hocaefendi’yi en çok sevindiren hususlardan birisi de Türk insanın Avrupa ülkelerinde “işçi” rolünün ötesinde bir toplumsal konum elde etmiş olmasıydı. Öyle ki Hollanda polisi, Amsterdam ve Rotterdam’da yeni bir mahallede cami ve yurt açma teşebbüsünde bulunan Türkler için, Hollandalıların kapılarına “Bu insanlardan size zarar gelmez” şeklinde kâğıtlar bırakmıştı.

Hocaefendi, Hollanda’daki Türklere, “Burada kalın, vatandaş olun, çocuklarınıza sahip çıkın” dedi. Onun bu sözlerinin özel bir anlamı vardı. Çünkü 1960’lı yıllardan beri Almanya ve Hollanda’ya gelen Türk işçiler, kömür ocaklarında, gemilerde ve cam fabrikalarında ağır işlerde çalışmış, çok para kazanıp bir an önce Türkiye’ye dönmenin hesabını yapmışlardı. O günlerde bu ülkelere gelen bazı Türk hocalar da “Buraları ecnebi (yabancı) memleketi, bir an evvel Türkiye’ye dönün. Uçağın kuyruğunda bile olsa cenazenizi Türkiye’ye getirin.” diyordu. 

Aileler dönüyor, dönmek istemeyen çocuklar kalıyordu. Nasıl olsa “yabancı memleket” diye düşünen Türkler, bu ülkelerin vatandaşı olmak için özel bir çaba sarf etmiyordu. Hocaefendi’nin 1990’da Avrupa’daki Türklere verdiği mesaj açıktı: “Yaşadığınız ülkelerin verdiği vatandaşlık haklarından yararlanın, seçme ve seçilme hakkı elde edin. Çocuklarınızı üniversiteye gönderin.” biçimindeydi.

Türk işçilerin çocuklarının neredeyse tamamı sanat okullarına gidiyordu. İşçinin çocuğu işçi olur mantığı hâlâ egemendi. Sanat okuluna giden çocuk iş bulur düşüncesi hâkimdi. Böylece diplomasız işçi babanın diplomalı işçi oğluyla bu süreç devam ediyordu. O yüzden örneğin 1980’li yılların başına kadar Alman üniversitelerinde okuyan Türk öğrenci sayısı yok denecek kadar azdı.

Hocaefendi’nin Türklere verdiği bir diğer mesaj, doğru insan olmaları, Müslümanlığın öngördüğü dürüstlük kurallarını hayatlarına yansıtmalarıydı. Çünkü 1962’den itibaren Avrupa’ya olan Türk işçi akınında, 300 kişilik yurtlarda, tek odalı bekâr evlerinde kalan eğitim seviyesi hayli düşük bu insanların bir kısmı çeşitli suçlara karışıyordu. 

Zaman zaman çeşitli suistimaller oluyordu. Örneğin “çocuk parasını” istismar ederek, sahte evlilik yöntemiyle üzerine dört beş çocuk yazdıran insanlar çıkmıştı. Fabrikalardaki kocaman mescitlerin bazıları, namaz kılmadıkları halde buralara gidip uyuyan ve işlerini aksatan bazı işçiler yüzünden kapatılıyordu. 

Malulen emekli olup, yüzde 80-90 maaş bağlanarak Türkiye’ye gönderilen insanların bazılarının sağlam oldukları açığa çıkıyordu. Bazı Türk işçiler de Alman kadınlarla evlenince Türkiye’deki aileler yıkılıyordu. Oysa bir Müslüman, her yerde Müslüman gibi yaşamak zorundaydı ve dinin özü doğru insan olmaktı.

Almanya ve Hollanda’da bu temasları yapan Hocaefendi, Danimarka, Fransa ve İtalya’ya geçti. Danimarka’daki Türklerin sosyal hayattaki canlılıklarından memnun kalan, Fransa’da yaşayan Türklerin davetlerine katılıp sohbetler yapan Hocaefendi, Paris’teki Louvre Müzesi’ni tarihi Notre Dame Katedrali’ni gezdi. 11 Aralık 1990 günü Paris ile Strasbourg arasındaki seferlerine yeni başlamış olan hızlı trenin ilk seferine katıldı. 

İlk seferini yapan tren, Paris’ten Strasbourg’a olan 500 kilometreyi 2,5 saatte aldı. Hocaefendi bu yolculukta, yeni basılacak olan Sonsuz Nur kitabının ilk cildinin tashihini yaptı.

Hocaefendi, 13 Aralık 1990 günü Paris’ten Roma’ya geldi. Ertesi gün cumaydı. Cuma namazını yapımı hâlâ süren Roma Camii’nde kıldı. Roma Mescidi de denilen bu yapı, aslında bütün İslam ülkelerinin yardımıyla yapılmasına rağmen, Suudi Kralı’nın camisiymiş gibi algılanıyordu. Turgut Özal, Roma’yı ziyaret edince Türkiye’nin de camiye katkıda bulunmasını sağladı. 

Hocaefendi, kendisine eşlik eden birkaç arkadaşıyla birlikte ikindi namazına kadar Roma Mescidi’nin içinde oturdu. O sırada orada caminin içinde yeni Müslüman olmuş bir İtalyan ile bir Pakistanlı’nın bir hadis konusu üzerine kavga edercesine tartıştıklarını gördü. Bu manzara karşısında üzülen Hocaefendi, yanındaki arkadaşlarına, “Bağnazca düşünceler Müslümanlığa gölge oluyor, Müslümanlığın çehresini karartıyor.” dedi.  

Bir gün Roma’da kalan, ertesi gün İngiltere’nin başkenti Londra’ya geçen Hocaefendi, burada iki gün kaldı. Buradaki Türk toplumunun düzenlediği programlara katıldıktan sonra tekrar Amsterdam’a geçti ve 25 gün süren Avrupa turunu tamamladıktan sonra 19 Aralık 1990 günü İstanbul’a döndü.

Ve bugün yaşanan süreçle bütün bu coğrafyalarda Peygamber Efendimiz’in (sav) garipliğini gidermek ve İslam’ın aydın çehresini yansıtmak için -geç de olsa- binlerce hizmet insanı var. Onlar bu işi bitirmeye azmederse Allah onları ikmal edip İslam’ın güzel yüzünü göstermede onlara yardımcı olacaktır.

Devam edecek…

31 Ağustos 2019 00:53
DİĞER HABERLER