Oğul, Beni Kime Bırakıp Gittin?

Oğul, Beni Kime Bırakıp Gittin?
Serin bir güz akşamı, İsveç’in güneybatısındaki Kållered mülteci kampındaydık.
Kållered; ormanlarla çevrili, hafif dalgalı arazisi, gölleri ve küçük akarsularıyla dünya cenneti gibi bir yer. Kampa günün her saatinde, dünyanın dört bir yanından mülteciler geliyor. Beş yıl önce ben de iltica için bu kampa gelmiştim. İnsan, bir zamanlar uğradığı, bir süre ârâm ettiği o eski durakları yeniden görünce bambaşka, duygulara kapılıyor.
O akşam, kuzeyin bu soğuk ülkesine henüz yeni gelmiş olan Yusuf ile Zeynep’e misafir olduk.
Kampın dar odasında gösterişten uzak, yalnızca temel ihtiyaçları karşılayacak kadar eşya vardı. Tahta zeminin iliklere işleyen soğuğunu kırsın diye serilmiş yıpranmış bir halı hemen göze çarpıyordu. Odanın ortasındaki küçük masada, elektrikli ısıtıcıda demlenen çaydan buram buram buhar yükseliyordu. Dışarıdaki buz gibi İsveç akşamına inat, odaya ılık bir samimiyet yayılmıştı.
Yusuf henüz otuzunda bir gençti; fakat yüzündeki çizgilere, bakışlarındaki derinliğe bakınca yaşından çok daha fazlasını yaşadığı hemen anlaşılıyordu. Yaşadıklarının ağır yorgunluğu, hapishane duvarlarının gölgesi ve mülteciliğin o belirsiz hüznü gözlerinin buğusundan okunuyordu. Çay bardağını iki eliyle kavramış, parmaklarını ısıtırken bakışlarını halının desenlerine dikmişti. Bir süre sessiz kaldı. Sonra derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı:
“Akdeniz Üniversitesi’ni bitirince Antalya’da Hizmet okullarında öğretmenliğe başladım.”
Birden portakal çiçeklerinin kokusu doldu yüreğime.
“Antalya benim de üniversiteden sonraki ilk görev yerimdi.” dedim.
“Biliyorum.” dedi Yusuf. “Arkadaşlarla hep hatıralarınızı yâd ederdik.”
“Nice dostlarımız, nice hatıralarımız var o şehirde.” dedim.“Bu mevsimde Antalya ışıl ışıldır. Kışlık portakalların hasat zamanıdır. Orada geçmiş günlerimiz, hasretlerimiz, ümitlerimiz, hüzünlerimiz, sevinçlerimiz var. O eski günler bir an olsun hayalimizden çıkmıyor. O güzel günler, artık benim için yürek yakan hüzünlü bir tebessümden ibaret.
Ayrılık…
Bir tek türküleri güzel, o kadar.
Neyse, dedim, seni dinliyoruz, anlat bakalım.”
“2018'de tutuklandım.” diye devam etti Yusuf. “Bir gün koğuşumuza Musa adında bir ağabey geldi. Elli yaşlarında, yüzü nurlu, güzel bir insandı. Koğuşta âdettir; yeni gelenin hemen etrafı sarılır, hâl hatır sorulur, bir muhabbet halkası oluşur. Musa Ağabey konuşurken bekâr olduğunu söyledi. Bunu söylerken sesine öyle derin bir hüzün çöktü ki yüreğim burkuldu. Sırf ona teselli olsun diye, ‘Üzülme ağabey,’ dedim. ‘Bir gün buradan çıkarız, Allah karşımıza hayırlı bir nasip çıkarır. Sen annesini alırsın, ben de kızını; böylece hısım akraba oluruz.’ O an öylesine, havaya söylenmiş bir sözdü işte.
Bir gün, ‘tabut’ dediğimiz ring aracıyla mahkemeye gidiyorduk. Araçta başka koğuşlardan, kader ortağı olduğumuz arkadaşlar da vardı. Askerler bizi duruşma saatine kadar hücrelere koydular. Hücrede Yakup adında bir arkadaşla kaldım. Bir ara bana dönüp, ‘Yusuf,’ dedi. ‘Sana kalbim ısındı. Evlenmek ister misin? Sana yardımcı olmayı çok isterim.’
‘İsterim tabii!’ dedim gülerek. ‘Ama abi, yaşımız otuza gelmiş, dibi görmüşüz zaten. Buradan ne zaman çıkacağımız da belli değil. Bizimle kim evlenir ki?’
‘Eşim Tuba kadınlar koğuşunda kalıyor.’ dedi. ‘Onunla bir konuşayım.’
Yakup Bey eşiyle konuşmuş. Eşi de konuyu koğuşundaki Zeynep’e açmış. ‘Falanca koğuşta böyle biri var. Evlenmeyi düşünür müsün?’ Zeynep temkinli bir sesle, ‘Babam da o koğuşta kalıyor. Nasıl biriymiş, bir de ona sorayım.’ demiş.
Meğer kızın babası, bizim koğuştaki Musa Ağabey’miş! Zeynep ilk açık görüş gününde durumu babasına açmış.
Babası, ‘Kızım, iyi bir çocuğa benziyor.’ demiş. ‘Ama biliyorsun, bu demir parmaklıklar ardında evlilik kolay değildir. Annenle biz ayrı yaşıyoruz. Koğuşa ilk girdiğim gün etrafımı sardılar, evli olup olmadığımı sordular. Annenden ayrı olduğum için bekârım dedim. Kederim sesime yansımış olmalı ki Yusuf bana, ‘Ağabey, üzülme! Bir gün buradan çıkarız, Allah nasip eder, iyi insanlarla karşılaşırız. Sen anasını alırsın, ben de kızını.’ dedi. Şu takdir-i İlâhîye bak! Bu gidişle annenle biz de yeniden barışacağız galiba.’
Zeynep birkaç gün sonra tahliye oldu ve ilk açık görüş gününde karşıma çıktı. Benim için sekiz yıl hapis isteniyordu. Zeynep gözlerimin içine bakarak, ‘Beklerim.’ dedi, başka hiçbir şey söylemedi.
Nikâhımız korona döneminde kıyıldı. Nikâh memuru, ‘Kariyerimde korona döneminde hapishanede kıyılmış bir nikâh da olsun.’ demiş. Aramızda cam bir duvar vardı. Damadın, gelinin ve şahitlerin bir arada olması gerekiyormuş. Memur başka belediyelere danıştı. ‘Olur.’ dediler. Ben o soğuk cam bölmenin ardından bütün gücümle ‘Evet!’ diye haykırdım. Memur, ‘Biraz daha yüksek sesle, şahitler de duysun.’ dedi. Avazım çıktığı kadar bağırdım. Ardından Zeynep’in dudaklarından dökülen o tatlı ‘Evet!’ hapishanenin taş duvarlarında yankılanarak bütün hücrelerimi, bütün damarlarımı dolaştı. O sevinç dalgası bütün koridorlara, bütün koğuşlara yayıldı. O an sanki bütün duvarlar yıkılmış, ben de özgürlüğüme kavuşmuştum.
Zeynep üç yıl boyunca tek bir görüşü bile aksatmadı. Her görüş günü otobüs otobüs aktarma yapıp anamla birlikte gelirdi. Anam, camın ardından avucunu cama dayar, ‘Sabret oğul, bu da geçer!’ derdi. Zeynep’le anam o uzun görüş kuyruklarında birbirine can yoldaşı oldular.
Hapiste çıkınca Zeynep’le evlenecek ve anamı da yanıma alacaktım. Anam çok yalnızlık çekmişti.
Üç yıl sonra nihayet ben de tahliye oldum. Ne var ki polis peşimizi bir türlü bırakmadı. Her sabah baskın korkusuyla, siren sesleriyle uyanıyorduk. Yardım ettiğimiz aileler birer birer tutuklanıyordu. Tehlike, karanlık bir gölge gibi etrafımızda dolaşıyordu. Derken bir kızımız oldu. En çok da onun için korktuk. ‘Ben bu ülkede kendi çocuğumu yetiştiremem.’ dedim. Biz yeterince acı çekmiştik; aynı acıları onun da yaşamasını istemedik.
Evlenmemize vesile olan o güzel insanlar, Yakup Bey ile Tuba Hanım, bizden önce İsveç’e gelmişlerdi. Bize ‘Siz de buraya gelin.’ dediler.
Böylece gurbet hazırlıkları başladı. En zoru gitme kararımızı anama söylemekti. Yola çıkmadan bir gün önce yanına uğradım. Hiçbir şey belli etmeden elini öptüm, başımı dizine koydum. Saçlarımı okşadı. ‘Ne oldu oğul, bir hâlin var?’ dedi. ‘Hiç ana, özlemişim.’ dedim. ‘Bu ülkeden gidiyoruz’ diyemedim. Kapıda durup ben sokağın köşesini dönene kadar arkamdan baktı.
Meçhule yolculuk başladı.
Gece zifiri karanlıktı. Bir arkadaş bizi sınıra kadar getirdi.
Sınırı kolayca geçtik.
Artık özgürdük.
Kızımız, kangurunun içinde annesinin göğsüne sokulmuştu. Ne zaman kucağıma almak istesem ağlıyordu. Oysa sessiz olmamız gerekiyordu. Bir ara Zeynep soluk soluğa kaldı. Yığılıp kalacak sandım. ‘Bu yol bitmeyecek.’ dedim içimden. Fakat o anın verdiği gizli bir güçle mi bilmem, yollar adeta ayaklarımızın altında dürülüp kısaldı.
Bilmediğimiz yollardan, dağlardan geçiyorduk. Rehberimiz soluklanmak için mola verip de yere oturduğumuzda ne kadar yorulduğumuzu, kollarımızın, bacaklarımızın nasıl sızladığını ancak o zaman fark ediyorduk. Ama bunun hiç önemi yoktu.
Yedi saatlik yorucu bir yürüyüşün ardından bir Yunan köyüne ulaştık. Evlerin ışıkları yanıyordu. Herkes evinde huzur içinde oturuyordu; bizse yollardaydık. İlk evin hizasına gelince bir köpek havlamaya başladı. Rehberimiz, ‘Korkmayın, köyün köpekleri bağlıdır.’ dedi. O evi geçince köpek sustu. Bu kez bir sonraki evin köpeği havlamaya başladı. Köyden çıkana kadar biri susup öbürü havladı. Sanki birbirlerine haber veriyorlardı. Bazı ev sahipleri perdelerini aralayıp bakıyordu. Köylüler, bizim gibi yurtsuz yuvasız kuşların göçüne artık alışmıştı.
Şafak sökmeye yüz tutarken başka bir köye vardık. Köy derin uykusundan yavaş yavaş uyanıyordu. Bazı köylüler günlük işlerine çoktan koyulmuştu. Köy kahvesi açıktı. Orada biraz dinlenip çay içtik. Kahveci çok iyi bir insandı. ‘Buradan geçenler hep uğrar.’ dedi. Anadolu’nun yol üstü kahvehanelerini andırıyordu. Oradan bir otobüsle Selanik’e geçtik. Oradan trenle Atina’ya, ardından da sıcak yuvamızı kurmamıza vesile olan güzel insanların yaşadığı bu soğuk ülkeye geldik.”
Yusuf elindeki çay bardağını masaya bırakıp derin bir iç çekti. Odada bir an yalnızca dışarıdaki rüzgârın uğultusu duyuldu.
“Bu süreçte bütün acılara, bütün ayrılıklara katlandım.” dedi. “Lâkin anam… Onu bir an olsun aklımdan çıkaramıyorum. Diyarı-ı gurbetten ilk aradığımda anam marketteymiş. Telefon birden kapandı. Bir şey oldu diye çok korktum. On beş dakika sonra telefonu açtı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu:
‘Ah oğul, ah! Âhir ömrümde Yusuf’um bana bakar diyordum. Oğul, beni kimlere bırakıp gittin?’ ”
Yusuf’un dudaklarından dökülen bu son cümle, sık ormanların ortasındaki mülteci kampının o dar odasında uzun süre yankılandı. Aslında bu feryat yalnızca Yusuf’un anasının değildi. Vatanından, toprağından, evladından koparılmış nice ananın yıllardır değişmeyen ortak ağıdıydı.
Daha geçen gün, gurbetteki bir arkadaşımın anası vefat etmişti. Haberi aldığında gözyaşları içinde bana içini dökmüş,
“Anamın kabrine bir kürek toprak bile atamadım.” demişti, hıçkırıklar arasında.
Anaların âhı, gurbetin soğuk duvarlarına çarpıp içimize akıyor. Gurbet belki bedeni kurtarıyor; ama ruhun bir yarısını hep o vedasız ayrılıklarda, o feryatlarda ve alınamayan helalliklerde bırakıyor.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

ARİF ASALIOĞLU
ESRA BÜYÜKCOMBAK

HARUN TOKAK

PROF. DR. ŞERİF ALİ TEKALAN

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN


Yapay zeka kırmızı çizgiyi aşıyor mu? Faili meçhul...

Rusya ve ABD birbirine mi bağlanıyor: Musk'a flaş ...

TIR ile yolcu otobüsü çarpıştı, çok sayıda ölü ve ...

Yolcu otobüsü ile tır çarpıştı: 11 kişi hayatını k...

Katliam gibi kaza: 11 kişi hayatını kaybetti, 27 k...






