Öyle olceemiş!...
Risale-i Nur’un mânevi avukatı merhum Ahmed Feyzi Kul Ağabeyimiz anlatmıştı:
Beni alıp karakolun nezarethanesine kapattılar. Namaz vakti geçmesin diye jandarma erlerinden birisine, “Evladım abdest alacak bir su getiriver” dedim. Biraz sonra köylerden vazifeden dönen başka bir jandarma eri beni görünce, beni hırsız-arsız birisi zannedip “Utanmıyor musun? Elime bir sopa alıp geleyim de sana göstereyim!” deyip gitti. Arkasından ilk jandarma bir ibrik su getirdi. Abdest almaya başlayınca elinin sopasıyla öbürü geldi… Baktı ben abdest alıyorum. Şaşırdı kaldı. Ne diyeceğini bilmeyerek çekti gitti…
Neyse beni mahkemeye sevk ettiler. Hâkim, bir hanımefendi idi… (Ahmed Feyzi Ağabey çok iknâ edici konuşurdu. Hâkim Hanımefendi onu dinledikten sonra, çok üzülmüş ama elinden gelen bir şey yok…) “Ah amcacığım, sizin gaybî tutuklamanız yukarıdan gelen bir emirle… Ben sadece gıyabiyi vicâhîye çevirip emri yüzünüze okuyabiliyorum. Kusura bakma… Amcacığım keşke kılsan beşini, bilsen işini ve evinde eşini… Başka şeylere karışmasanız. Bak şimdi şu yaşında hapislerde perişan olacaksın!..” dedi. Ben de, “A kızım İslamiyet o kadar basit ve kolay değil!..” dedim.
Mahkemeden hapse, hapisten trene bindirip Denizli Hapishanesine sevk etmek için trene bindirdiler.
Trene bir bindik… İçerisi Risale-i Nur talebeleriyle dolu. Tanıdığım, tanımadığım ama Risalelerden Lâhikalardan isimlerimi bildiklerim hepsi orada!.. Üstad Hazretleri orada!.. Herkes neşe ve huzur içinde…
Denizli İstasyonuna geldik. Bir de baktık ki, İstasyondan itibaren hastaneye kadar… Sağlı sollu ikişer sıra silahlı Jandarma grubu dizilmiş. Biz aralarından hapse sevk ediliyoruz.
Hapishanede aramızda bir de Hizmetle hiç alakası olmayan birisi de var. Hiç aramıza karışmıyor, dışarıdan Cumhuriyet ve benzeri gazeteler getiriyor. Bize hep somurtup duruyor. Aradan altı ay geçti. Bizim gibi onu da bırakmıyorlar. Ne yapsa fayda bulamadı. Bir gün baktım koğuşun içinde bir baştan bir başa volta atıp duruyor. Her başa varınca da elini kaldırıp; “Öyle olceemiş!..” diyor. Her halde kafasını bozdu, şuna biraz bir şeyler söyleyeyim diye yanına yaklaştım. “Mustafa…” dedim. Eli havada kaldı ve gülmeye başladı… Sonra konuşmaya başladı: “Bizim köyde eskiden bir hoca varmış. Allah’a ve Kadere çok derin imanı varmış. İki kişi bunu bir denemek istemişler. Hocanın iki tane koyunu varmış. Sürünün içinden o ikisini alıp dağda bir mağaraya kapatmışlar. Sonra gelip “Hocam sizin koyunları kurtlar kapıp götürdü, biz gördük” demişler. Hoca onlara, “Allah’ın takdiri öyleymiş. Öyle olceemiş!..” demiş.
Öbür gün hava çok sıcakmış, köyün bütün koyunları söğüt ağaçlarının gölgesine toplanıp gölgelenmeye başlamışlar. Fakat köyün yukarısındaki dağlara bardaktan boşanırcasına yağmurlar yağmış. Seller oluşmuş ve aka aka köye ulaşmış… Söğütlerin olduğu yerdeki dereden taşkın biçimde akmaya başlamış. Tabii ne kadar koyun varsa, hepsini toplayıp götürmüş… Bu sefer bu iki kişi ezilip bükülerek eğilip dökülerek “Hocam çok özür dileriz. Biz senin koyunlarını bir mağaraya kapatmıştık. Onlar selden kurtulmuş oldular!...” demişler. Hoca her zaman dediği gibi “Takdir-i İlâhî öyleymiş, öyle olceemiş!” demiş. Ben de o hoca gibi öyle olceemiş diyorum. Altı aydır burada somurtuyorum. Ama siz huzur ve neşe içindesiniz. Ben boşuna uğraşıyorum. Takdir-i İlahî böyleymiş… Kadere teslim oluyor ben de sizler gibi olmaya çalışacağım.” dedi…
Uhud Savaşı sırasında olanları Kur’an-ı Kerim Âl-i İmran suresinde çok veciz bir şekilde şöyle anlatıyor: “Sonra o kederin arkasından Allah size bir güven indirdi ki, (bu güvenin yol açtığı) uyuklama hâli, bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir grup da Allah’a karşı haksız yere câhiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar. ‘Bu işten bize ne?!’ diyorlardı. De ki: ‘İş (zafer, yardım, her şeyin karar ve buyruğu) tamamen Allah’a aittir. Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. ‘Bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik.’ diyorlar. Şöyle de ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. Allah içinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). Allah, içinizde ne varsa, hepsini bilir.” (Âl-i İmran, 3/154)
Şu süreçte Hizmet erleri, Hizmet içine oturmamışlar, Beklentililer, Tenkitçiler namına neler varsa sanki hepsi de bir şekilde temsil ediliyor. Herkes kendisini burada bulabilir.
Bu âyetin izahını, bir sonraki yazımda hem de M. Fethullah Gülen Hocaefendinin yazdıklarından takip edebiliriz.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

KADİR GÜRCAN

ABDULLAH AYMAZ

HARUN TOKAK
ESRA BÜYÜKCOMBAK

PROF. DR. ŞERİF ALİ TEKALAN

AKP ve MHP’den yeni infaz sistemiyle adli suçlular...

Fenerbahçe ve Acun Ilıcalı'nın loca kavgası büyüyo...

Bir bacağı olmayan engelli işçiye kilit taşı döşet...

Putin'den Ukrayna'ya: Pandora'nın kutusunu açtılar...

Ukrayna ordusu yeni taarruza mı hazırlanıyor?


