[Prof. Dr. Osman Şahin] Tarafgirlik, Cemaat enaniyeti ve Aidiyet

Samanyoluhaber.com Yazarı Prof.Dr. Osman Şahin yeni bir yazı dizisine başladı
PROF.DR. OSMAN ŞAHİN 

Maddi ve manevi donanımı tam olan mürşidlere tabi olmak çok büyük öneme sahip olmakla beraber, toplumdaki birlik ve beraberlik ruhunun muhafaza edilebilmesi adına, bu tabiiyetlerin taassuptan uzak olması ve bu bağlılıklarda dengenin korunması ve başkalarına ve diğer topluluklara insafla ve hakkaniyetle yaklaşılması gerekmektedir. 

Uhuvvet Risalesi’nde bu hakikat, “Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit; “Mesleğim haktır veya daha güzeldir.” demeye hakkın var. Fakat, “Yalnız hak, benim mesleğimdir.” demeye hakkın yoktur!.. “Rıza gözü hiçbir ayıbı görmez. Gazap gözü bütün kusurları ortaya çıkarır.” sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlân ile mahkûm edemez.” sözleriyle ifade edilmektedir.

HAKİKATİ SADECE KENDİ MESLEĞİNE HASRETME VE BAŞKALARINI REDDETME

Hocaefendi, "Kalb ve Ruh Hayatında Mürşidin Rolü" başlıklı Kırık Testi’de bir mürşid-i kâmile bağlanan insanların “hak sadece benim mezhebimdir ve diğerleri dalalettedir” deme hatasına düşmemeleri gerektiği ile ilgili önemli bir hususun altını çizmektedirler: 

“Fakat kanaatimce, günümüzü doğru okuyan, çağın dertlerine önemli reçeteler sunan mükemmel bir mürşid-i kâmil bile olsa, insan asla inhisara gitmemeli, darlığa düşmemelidir. Evet, böyle bir zatı bulmuş olsanız dahi, siz kalkıp başka insanlara; “Eğer siz bu zata bağlanmaz, onun dediklerini dinlemez ve yazdıklarını da okumazsanız dalalettesiniz.” gibi bir yaklaşım içine girerseniz aidiyet mülahazasına sapmış, meseleyi bir darlığa mahkûm etmiş ve diğer müminlere karşı korkunç bir suizan içine girmişsiniz demektir. 

Çünkü pekâlâ sizin gibi düşünmeyen ve farklı bir seyr u süluk çizgisini benimseyen bir insan da Allah’ın izni ve inayeti ile Mürşitler Mürşidi, kemal ehlinin en kâmili Efendiler Efendisi’nin ardından yürüyebilir ve halisane cennete girebilir. Bu açıdan mesleğinin muhabbeti ile yaşamak önemli bir düstur olsa da, başkalarını çekememezliğe girme ve hele işi adavete götürme asla doğru değildir.”

Hocaefendi, aynı yazıda, Bayezid-i Bistâmî Hazretleri’ne ait olduğu ifade edilen “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” sözünün bazıları tarafından yanlış ve dar bir yoruma tabi tutulmasındaki yanlışlığı nazara vermektedirler:

“Kanaatimce, kâmil bir üstadın önem ve gereğini ifade eden geniş manalı bu sözü böylesine dar bir çerçevede yorumlamak, onu suizanna ve aidiyet mülahazasına açık, İslâm’ın evrensellik ve kuşatıcılığına muhalif nahoş bir ifade haline getirmek demektir. Zira elimizde Kur’an ve Sünnet’in temel disiplinleri var ve o disiplinler kendisine inanan bütün gönülleri kucaklayacak bir enginlik ve kuşatıcılığa sahiptir.”

M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Aidiyet Mülâhazasına Takılmadan Muhtaçlara Yardım Etme”  başlıklı Kırık Testi”de dünya çapında insanlık adına çok büyük faydalar vaad eden güzel işler eğer aidiyet mülahazalarına alet edilmiş ise bir taraftan dini ve diyaneti sevmeyen insanlarda hafakanlar meydana getireceğini bir diğer taraftan da tahkiki imana ulaşamamış ve hala teoriyi aşamamış Müslümanlarda gıpta ve haset duygularını tetikleyeceğini ifade etmektedirler:

“İşte cemaat enaniyeti veya aidiyet mülâhazası da bütün bunlar gibi Allah belâsı bir virüs olmaya adaydır. Aslında farklı duygu ve düşüncedeki insanların ortak bir gaye ve mefkûre etrafında bir araya gelerek birlik oluşturmaları ve sonrasında bu potansiyeli iyilik ve hayır adına değerlendirmeleri onlar için büyük bir nimettir. Fakat Hz. Bediüzzaman’ın da dikkat çektiği üzere şayet şahsî enaniyetler aidiyet mülâhazasıyla daha da kuvvet kazanıyor, esasında bir dantelanın farklı nakışları gibi olan cemaat, tarikat ve hareketler arasındaki nüanslar büyütülerek birer ayrılık ve çatışma vesilesine dönüşüyor ve haset duygusunun da sevkiyle insanlar alan kapma kavgasına tutuşuyorlarsa, işte o zaman aidiyet mülâhazası toplumsal bir maraz hâline gelir.”

Süreç öncesinde yapılan hizmetlerde belki de bu hususlara tam riayet edilememiş olmasının da düşman olanların büyük bir hazımsızlıkla ve kin ve nefretle hareket ederek hizmetleri bitirmek adına her türlü yollara başvurmalarında ve haset duygusunun tesiri altındaki bazı Müslüman grupların bu saldırıları desteklemelerinde veya bu zulümlere seyirci kalmalarında payı vardır.

MADDÎ ve MANEVÎ SUKÛTUN NEDENLERİ
M. Fethullah Gülen Hocaefendi aynı yazıda, kurtuluşun ille de bir tarikat, cemaat veya harekete intisapla mümkün olacağını iddia etmenin arkasındaki nedenlere ve bu düşüncenin yol açacağı problemlere dikkat çekmektedirler: 

Hz. Pîr, inhisar-ı fikrin, nefis sevgisinden kaynaklandığını ifade etmiştir. Yani bir insanın her şeyi kendi fikirlerine bağlı götürmesi, bir nevi bencillik ve egoizmadır. İşte bunun farklı bir çeşidi de, aidiyet mülahazasına girmektir. Yani mutlak doğruyu, sadece mensup olduğu tarikat, cemaat veya hareketin düşünceleri içinde görmek, bunun haricinde bulunan kişilerin ise havanda su dövdüğüne inanmaktır. Fakat bilinmelidir ki böyle bir yaklaşım, maddî manevî sukûta sebebiyet verebilecek korkunç bir suizandır.

Evet, şahsî enaniyetler cemaat enaniyetine dayandığı takdirde daha bir kuvvet kazanır. Bu açıdan geleneksel olarak turuk-ı âliye içinde yer alan bir tarikata veya bir cemaat ve harekete mensup olan kişiler, bir taraftan gittikleri yol veya mensup oldukları zatı isabetli görmenin ve ona derin bir muhabbet duymanın yanı başında diğer yandan başkalarını haksızlığa mahkûm etme gibi bir haksızlığa düşmemelidir. Yoksa hak yolda giderken hiç farkına varılmaksızın şeytanî bir yola sapılmış olur. Böyle bir tehlike herkes için muhtemeldir.”

Aslında, hakikatleri ve doğruları, kendilerine veya sadece kendi mensup bulundukları gruba mahsus olarak görme, insanların bencilliklerinden ve içine düştükleri egoizmden kaynaklanmaktadır. 

Ayrıca, bu insanlardaki enaniyetler cemaat enaniyeti ile de beslenip iyice kuvvet kazandığında, kendileri dışındakilerde hiçbir güzellik ve doğrunun olamayacağı düşüncesi ortaya çıkar ki, neticede, bu şeytani yola girenlerin maddi ve manevi ölümler ve hüsranlar yaşamaları kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu hastalıktan kendilerini kurtaramayan bazı toplulukların kendileri dışındakileri tekfir etmeye kadar gidebildikleri de görülebilmektedir.

“Eleştiri ve Tenkitte Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar” başlıklı Kırık Testi’de, tarafgirlik, aidiyet mülahazası ve cemaat enaniyetinin hakikatlerin görülüp anlaşılabilmesi önünde büyük bir engel olduğu hususuna dikkat çekilmektedir:

“Körü körüne bir ideolojiye sahip olma da insanda körlük hâsıl eden faktörlerden bir diğeridir. Evet, bir ideolojiye körü körüne bağlanan bir insanın doğru görmesi ve objektif olması çok zordur. Hangi ideolojiye bağlanmış olursa olsun bu türden insanlar, ele aldıkları meseleleri kendi belirledikleri doğrular açısından değerlendireceklerinden çok defa insanları yanıltırlar. Çünkü kendi doğrularını topluma da dayatmak isterler. Bu yüzden de çok defa toplumda bir kısım çatlamalara, yarılmalara, patlamalara yani gayr-i tabiî bir kısım değişimlere sebebiyet verirler.

Tarafgirliğin, aidiyet mülahazasının ve cemaat enaniyetinin de önemli bir körlük sebebi olduğunu ifade etmek gerekir. Kendi meşrebini hâkim kılmaya ve kendi düşüncesine göre bir yere varmaya çalışan insanlar da görmeleri gerekli olan şeyleri objektif bir şekilde göremezler. Çünkü onlar bütün meseleleri hep kendileri için ifade ettiği manaları itibarıyla değerlendirmeye alırlar. Ancak bütün kulluklardan kurtulmuş Hakk’ın azat kabul etmez kullarıdır ki her şeyi doğru veya doğruya yakın görebilirler.”
Türkiye’de Hizmet insanlarına karşı yapılan zulümler karşısında özellikle Müslüman cemaatlerin sessiz kalmalarının arkasındaki en önemli sebebin tarafgirlik, aidiyet mülahazası ve cemaat enaniyetinden kaynaklanan körlük olduğu görülmektedir. 

İslâm dini bütün mahlukata karşı şefkatli olmayı emretmesine rağmen cemaat taassubundan kurtulamayan bu insanlar kendi dinlerinden olan kardeşlerine karşı bu şefkati gösteremedikleri gibi ayrıca bunların önemli bir kısmı da düşmanca tavırlar içerisine girebilmişlerdir. 
O kadar ki, Hizmet Hareketinin gasp edilen kurum ve müesseseler kendilerine pay edilince, bunların savaşlardan elde edilen ganimetler gibi helal olduklarını iddia edebilecek kadar alçalabilenler olmuştur.       
İnşaallah sonraki yazıda aynı konuya devam edelim.
10 Ocak 2022 16:30
DİĞER HABERLER