Saray bakanlarının 10 gündür süren ekonomi yalanları...

''Bugün ekonomi, üretimde de finansmanda da dışa bağımlı. TL’deki her değer kaybı hem üretim maliyetini, hem borç yükünü arttırıyor. Bu da yetmiyor, hastalar için ilaçlar pahalanıyor, kamyoncu için köprü ücretleri artıyor, ulaşımda akaryakıt maliyeti her geçen gün daha da artıyor.''
Selin Sayek Böke / Birgün gazetesi
Kimi kandırdığınızı sanıyorsunuz

Geleneksel “en kötüsü geride kaldı’’ laflarıyla süren umut tacirliği, “paramız değer kaybetti, çok iyi oldu rekabetçiliğimiz arttı’’ diyen “yerli ve milli’’ yaklaşım, “kurdaki değişimin sorumlusu, gelmeyen uzun vadeli yatırımlardır’’ diyen sorumluluk alma kültüründen yoksun siyasi anlayış… Evet, doğru bildiniz, Saray rejiminin bakanlarından son on gündür bu açıklamalar geliyor.

Açıklamaların her biri Saray rejiminin adım adım kurduğu ekonomik düzenin yarattığı yıkımın devam edeceğinin de itirafı. Gerçekte şunu söylüyorlar: Bizim rantçı sermayeden yana, emek karşıtı olan bu düzenimiz yüzde 1’i yüzde 99’a tercih eden bir düzendir. Hukuku yok eden, kurumları bir bir yıkan, liyakat yerine sadakati koyan bu düzen medyanın da tek elde toplandığı, gerçeklerin havuzda boğulduğu, internetin sansürlendiği düzendir. Öyle olmaya da devam edecek.

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek diyor ki, “TL’deki değer kaybı (ekonomimizi) rekabetçi kılmıştır.’’ TL’deki değer kaybının, emek emek üretilmiş malların, yabancı tüketiciler için ucuzlamış olması üzerinden övünülen bir rekabetçilik anlayışı. Emeğin hakkını daraltarak maliyet düşürme yoluna giden ve böylece rekabet gücü elde etmeyi hedefleyen anlayış.

Emek karşıtı düzen işte budur. Açlık sınırı 1.663 TL iken asgari ücretin 1.604 TL olması, maliyet düşürmek için emeğin güvencesiz çalıştırılması, her üç çalışandan birinin kayıt dışı olmasıdır. Şimşek, bu acımasız, vahşi kapitalist düzenden duyduğu memnuniyeti ve devam edeceğini “müjdeliyor.’’

Oysa bir ekonomiyi rekabetçi kılacak olan, maliyet düşürmek, parasına değer kaybettirerek mallarını ucuzlatmak değildir. Hele AKP ekonomisinin yarattığı dışa bağımlı üretim yapısı düşünüldüğünde, bu politika yanlışlığının ikiye katlandığını, ekonomi bilen herkes görür. Çünkü TL değer kaybettiğinde ithal ara malı pahalanır, üretim girdilerinin maliyeti artar, yani üretilen nihai ürün yabancılar için ucuzlar ama mesela Türkiye’deki milyonlarca KOBİ için TL’deki her bir değer kaybında üretim yapmak zorlaşır. Bugün olduğu gibi. Nitekim TL değer kaybetse de, övünüldüğü gibi ihracatın çok da artmadığı, dış ticaret açığının azalmadığı da yıllardır yaşanan bir gerçek...

Bugün ekonomi, üretimde de finansmanda da dışa bağımlı. TL’deki her değer kaybı hem üretim maliyetini, hem borç yükünü arttırıyor. Bu da yetmiyor, hastalar için ilaçlar pahalanıyor, kamyoncu için köprü ücretleri artıyor, ulaşımda akaryakıt maliyeti her geçen gün daha da artıyor. Ama AKP’nin bakanı, TL’nin değer kaybında, bu kayıpları sağlığıyla, emeğiyle, üretimiyle, ücretiyle ödeyen milyonları, yani yüzde 99’u görmüyor. O rantçı sermaye için, bu sermayenin rekabet gücünü artırmaya kilitlenmiş.

Şimşek diyor ki “Türkiye’nin de kırılganlıkları var, biz şimdi potansiyel şoklara karşı nasıl hazır olabiliriz ondan bahsediyoruz.’’ Hatırlatmalı: şoklara dayanıklılık arttıran değil şoklara daha açık bir ekonomiyi 16 yılda AKP kurdu. Şirketlerin dövizle borçlanma tercihlerini eleştiren Bakanların, o şirketler dövizle borçlanabilsin diye 2009 yılında 32 Sayılı Karar’da yapılan değişiklikte imzaları var. O imzalarla, kimi döviz kredilerinde vade sınırını kaldırdılar, döviz geliri olmayan firmaların döviz kredisi kullanabilmesine imkânı sağladılar. Unutmuşa benziyorlar.

Enflasyonda, cari açıkta, dış kaynakların niteliğinde belirginleşen bu ekonomik kırılganlıklar, Türkiye ekonomisini bize benzeyen diğer ekonomilerden olumsuz yönde ayrıştırıyor. Eğer mesele küresel gelişmeler olsaydı, benzer ekonomilerde de benzer bir değer kaybı gözlemlenirdi. Oysa TL kendine benzeyen para birimlerinden negatif ayrışıyor! Mesela son bir haftada TL yüzde 1,05 değer kaybederken, Brezilya Real’i yüzde 0,6 değer kaybetti. Aynı hafta içinde Endonezya’nın, Güney Afrika’nın, Hindistan’ın para birimleri, bırakın değer kaybetmeyi, dolara karşı değer kazandılar.

“Uzun vadeli doğrudan yatırımlar gelmiyor, bu da kura yansıyor,” diyenler bunun nedenini de söylemeli. Mesela şunları saymalı: Saray rejiminin alamet-i farikası olan siyasetin gölgesinde güvenilirliği aşındırılmış kurumlar, siyasi ideolojinin arka bahçesine dönüştürülen eğitim, yürütme karşısında önünü ilikleyecek düğme arayan yargı, havuzun sularında boğdurulan medya, kalıcı OHAL’le kural haline gelen keyfilik, adil ve güvenli seçim hakkının ittifak adı altında gasp edilmesi…

Bütün bu dengesizlikler, bu makroekonomik kırılganlıklar Saray Rejimi’nin siyasi tercihle ortaya koyduğu ekonomik modelin sonucu.

O zaman çare belli. Başka bir ekonomik modeli tercih edecek yeni bir siyaseti kurmamız gerekiyor. Yüzde 99’dan yana olacak, emek temelli sınıf siyaseti yapacak, eşitliği, özgürlüğü kuracak, laikliği siyasal İslam’ın dayattığı dışlayıcılığa karşı sözle de, eylemle de savunacak ve bir kurucu iddia ortaya koyacak yeni bir siyaseti… Bu siyaseti örgütlemeye, bu eşit, özgür, laik, barışçı ve demokratik gelecek için biz, hep birlikteyiz, demeye ihtiyacımız var.

Bu geleceğin ekonomisinin halkın ekonomisi olduğunu anlatmaya, bunu çoğaltmaya ihtiyacımız var. Bu halkın ekonomisinin rekabetçi gücü ücretsiz, bilimsel ve laik bir eğitime dayanacak. Özgürlükler, bu eğitimin yenilikçi ve farklı fikirleri çoğaltmasına imkan verecek. Farklı fikirler yenilikleri, yenilikler üretimde yüksek katma değeri, yüksek katma değer, artan geliri ve refahı getirecek. Artan refah, yüzde 99’u gözeten bir sosyal devlet anlayışıyla hakça bölüşülecek. Ve o gün geldiğinde biz bu sefer hakkıyla “En kötüsü geride kaldı” diyeceğiz…

29 Mart 2018 17:04
DİĞER HABERLER